28 Kasım 2009 Cumartesi

Genetiği değiştirilmemiş siklamenlerim

Dünya 4.5 milyar yıl önce meydana geldi. İlk 500 milyon yıl hayat yoktu. Sonra tek hücreli yaratıklar görüldü, ardından birkaç hücreli basit varlıklar ve bunlar üç milyar yıl boyunca yeryüzünde hayatın tek temsilcisi oldular.

Beş yüz milyon yıl kadar önce bilim adamlarının hala açıklayamadığı bir hayat patlaması meydana geldi. Dünya inanılmaz bir süratle sayısız karmaşık yaratıkla doldu.

Bugün var olan canlı zenginliğinin başlangıcı Kambriyen olarak bilinen o dönemdir.

O çağdan beri canlılar çevreye uyum sağlayarak ve kazandıkları özeklikleri ve tecrübeleri genleriyle bir sonraki nesle aktararak, çoğalarak ve değişerek yaşıyor.

Uyum sağlayamayanlar veya dinozorlar gibi meteor kazasına uğrayanları, yok oluyor.


Çevreye uyum canlı olmanın belki en önemli özelliğidir.

Kural basit: Çevre sürekli değişmekte. Ya buna ayak uydurursun ya ebediyen uyursun.

Bahçemin değişik yerlerinde
Kıbrıs’a has yabani bir siklamen türü olan cyclamen cyprium var.

Bu kuralın işleyişini onlarda görüyorum.

Siklamen yumru halindedir ve kurak yazı dinlenerek geçirir.

Toprak soğuyup ilk yağmurla ıslanınca harekete geçer. Önce yapraklarını açar, sonra çiçeklerini.

Normal cyclamen ciprium’un yaprağı başparmağınız ile işaretparmağınızın uçlarını birleştirdiğiniz zaman meydana gelen yuvarlaktan biraz daha büyüktür. Sapı 3-4 santimdir.

Ama, aslında “normal” siklamen diye bir şey yoktur. Çevre neye olanak veriyorsa normal odur.

Loş yerlerde orta boy tabak büyüklüğünde yaprak çıkaran siklamenler var.

Dün sapı iki karış olan siklamenler gördüm. Şömine için yığdığım dalların altında kalmışlar, güneşe ulaşmak için saplarını “normal”in neredeyse yirmi misli uzatmışlardı.

Yaşamak için ihtiyaç duydukları güneş ışığını toplamak amacıyla ne kadar uzun
sap gerekiyorsa o kadar sap, ne kadar büyük yaprak gerekiyorsa o kadar yaprak.

Ne bir milim az, ne bir milim çok.

Onlara bu milimetrik hassaslığı sağlayan nedir? Nerede durulacağını nasıl biliyorlar?

İçlerinde barındırdıkları, kökü dört milyar öncesine giden genlerden. Genleri siklamenlere çevrenin buyruğunu tercüme edip gelişmelerini ona göre ayarlamalarını sağlıyor.

Dünyada sessiz sedasız çalışan böyle sonsuz gen var. Genetikçilerin oynadıkları genler bunlardır.

Siklamenler doğaya uyum sağlıyor, genetikçiler doğayı insana uymaya, sadece onun çıkarına çalışmaya zorluyor.

Doğanın bir parçası, insan, bütünden, yani doğadan, daha güçlü ise başarılı olabilirler.

Ne diyorsunuz? Şansları var mı?

14 Kasım 2009 Cumartesi

Sert bir yağmur düşecek

Çekili perdelerin arkasındaki bahçede bir dana ağlıyor. Bayramda kurban edilmek için şişmanlatılmakta olan bir dana.

Bütün gün aralıklarla ağladı.

Akşam olunca, onunla aynı bahçeyi paylaşan bahçedeki köpekler de havlamaya başladı, onlar havladı, dana ağladı. Bu koro uzun süre devam etti.

Köpekler yalnız bırakılmaktan hoşlanmıyor, dana ise çok geçmeden öleceğini biliyor. Onun için ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor.

Sesi yükseliyor, bulutların içinden geçiyor, dünya ile uzay arasındaki sınırı aşıyor, uyduların arasından sıyrılıyor, sır boşluklardan geçiyor, kâinatta masumların gözyaşlarının biriktirildiği yere uçuyor.

Gece yarısına doğru, sesler kesilir, araç trafiği azalır, köprü sakinleşir, hırsızlar sokağa çıkmaya hazırlanırken, dana ve köpekler de susuyor ve sabaha kadar sessiz kalıyorlar.

Köpekler uyuyor ama dana uyanık. Görmüyorum ama hissediyorum bunu.

Yanılıyor da olabilirim. Belki dana da uykudadır -ruhların ertesi güne devredilmeden elden geçirildiği garajda.

Dananın ağlamasını ilk duyduğumda sokak arasındaki bu bahçede ne yapıyor olduğunu anlayamamıştım. Sonra bir kuzu melemesi de duydum ve jeton düştü. Kurban Bayramı uzak değildi.

Kendimizi hayvanlardan farklı ve üstün addediyoruz ama özde aynıyız. Başlangıcımız ve sonumuz aynı.

Onlar da hayattan zevk alıyor -eminim bizden daha çok çünkü bizim gibi özlerine yabancılaşmadılar- ve ölümden korkuyor. Onlar da özlem ve yeis duyuyor.

Dana ağlıyor, yerini özlüyor, anasını ve buraya gelmeden önce birlikte olduğu diğer hayvanları.

“Birileri lütfen beni alsın ve geri götürsün. Burada kimseyi tanımıyorum. Yalnızım” diyor.

Nasıl bilmiyorum, ama yakında bıçak altında öleceğini biliyor.

Perdeyi çeksem onu göreceğim ama çekmiyorum.

Yağmur başladı. Damlalar gürültüyle kaldırımdaki çimento torbalarının üzerine atılmış naylonun üzerine düşüyor.

Kireç ve kum kokuyor. İnşaat kalıntıları içindeyim. Ceketim tozlu, çoraplarım kirli.

Yarı karanlıkta yatağa uzanmış Bob Dylan’ın 1964’te New York Philharmonic Hall’daki konserinin kaydını dinliyorum.

“Sert bir yağmur düşecek” diye söylüyor genç ve hevesli bir sesle. “Tek renk siyah, tek sayı hiç olacak.”

Hiçbir şey için kurban kesemem.
Hiçbir tanrı için, hiçbir yaratığı kurban edemem.
Hiçbir şey için kendimden başka hiçbir canlıyı adayamam.