31 Ekim 2009 Cumartesi

Gündemci Baba

Gündemci Baba bana yeni bir gündem getirdi. Islak imzalı bir gündem. Artık hükümetin yüzüne gözüne bulaştırdığı Kürt açılımını tartışmayacağım.

Azerbaycan’la soğuyan ilişkiler... Üfff. Bu konu çok eskidi. Düşünmek bile esnetiyor.

Domuz gribi yayılıyor. Halk endişe içinde. Aşı yaptırmalı mı yaptırmamalı mı?

Hayır, hayır bunları da duymak istemiyorum. Sonra! Sonra! Şimdi zamanı değil!

Ermenistan’a kapı açılacak mı, Azerbaycan’la nişan atılacak mı?

Bırak şimdi!

Gündemci Baba karşılık beklemeden yeni gündemler getiriyor, yaz kış gündemsiz kalmıyorum. Noel Baba gibi ben uyurken bacadan içeri giriyor, gündemimi bırakıyor ve çıngıraklı ren geyiklerinin çektiği kızağıyla gündemler diyarında hasat yapmaya gidiyor.

Biliyorum bana hiç beklemediğim anda, hiç beklemediğim yeni gündemler getirecek. Bu güne kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. “Artık tükendi, yeni gündem bulamaz” dediğim an yeni bir gündemle çıkageliyor. Beni utandırıyor.

Ama Gündemci Baba’nın bir şartı var.Yeni gündem verdi mi eskisini geri istiyor.

Alıştım. Gündemsiz yaşayamam. Onun için ne derse yapacağım, sırayı bozmayacağım.

Kürt açılımını unut, bir kenarından ıslak imza makinesini de sen tut, dedi. Unutacağım, tutacağım.Gündemci Baba gündemi değiştirinceye kadar Albay Çiçek’in ıslak imzasını bileceğim, bildireceğim, konuşacağım dinleyeceğim, izleyeceğim, izleteceğim, yorumlayacağım, yorumlatacağım.

Gündem Baba’yı çok seviyorum. Beni düşünme ve kavrama zahmetinden kurtarıyor. Oyalanıyorum. Dertlerimi unutuyorum.

Üç milyon işsizi düşünmüyorum. Ekonominin yerinde saymasına aldırmıyorum. İhalesiz dağıtılan milyarlarca dolarlık devlet işi aklımın köşesinden geçmiyor.

Dökülen okullar ve üniversiteler ve hastaneler vız geliyor tırıs gidiyor.
Rüşvetçiler rüşvetlensin, yolsuzlar yolsuzlansın, politikacılar iktidarda para, muhalefette demagoji bassın... Hepsi sana kalsın.

Bırak, gözlerim kaymış, böööyle baygın gibi yatayım.

Devamlı sinemada gibiyim, bir film bitiyor, diğeri başlıyor. Günde yirmi dört, haftada yedi. Kaykılacak gibi oldum mu geliyorlar iki omuz kemiğimin ortasındaki zembereği yeniden kuruyorlar, devam diyorlar, devam, devam, devam. Yol tükenir, gündem tükenmez.

Halkın afyonu din değil gündemdir, biliyorlar.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Bu yazı kestane mevsiminde aşka dair değildir

Olabilirdi de. Bundan sonra ekonomi haberleri ve yorumları dışında da yazı yazacağım. Onun için bu kestane mevsiminde aşka dair bir yazı da olabilirdi. Her ikisiyle de son birkaç gün içinde karşılaştım.

Hafta sonunda Şile yakınındaki köylerden birine giderken ormanın kıyısında kestane toplayan aileler gördüm. Dün bir lokanta bulmak üzere İstiklal Caddesi’nden aşağı yürürken (gök mavi, hava ılık) kaldırımlarda mevsimin yeni kestanelerini kızartan kestaneciler vardı.

Aşk? Onu da gördüm.

Tramvaydan inenlerde. Sevgilisinden ayrılınca rejim yapmaya ve saçlarını kesmeye karar veren kadında. Elinde kepçe, yemek tencerelerinin arkasında hazır bekleyen beyaz aşçılarda. Müşterileri her gün daha azalan iğne iplik terzilerde. Kumaşçılarda. Nar suyu içen işadamında. Mavi gözlü olmak için mavi lens takan liseli kızda. Kitaplarını göğsüne bastırmış hızlı adımlarla yürüyen tesettürlü öğrencide. Buğulu demirhindi içeceği musluğunu çeviren tezgâhtarda.

O sabah NASA Satürn’ün çevresinde yeni bir halka bulduğunu açıklamıştı. Satürn’den altı milyon kilometre uzaklıkta başlayan halkanın eni 12 milyon kilometre idi.

Antrenman yapan futbolculara toplar ağdan fileler içinde getirilir. Satürn’ün yeni halkası bir ağ olsaydı içine bir milyar dünya sığdırılabilirdi. Düşün ki, dedim kendi kendime, Satürn Güneş Sistemi’ndeki sekiz gezegenden biridir ve ne en büyüğü (bu Jüpiter’dir) ne de Güneş’ten en uzak olanıdır (Neptün).

Uzay ölçülerinde arka bahçeden daha yakın olan Satürn’ün bir tek halkası 12 milyon kilometre eninde ise ışık yıllarıyla ölçülen kâinatın eni ne olabilir?

Kâinat ne kadar büyük ve sen ne kadar küçük ve önemsizsin, diye düşündüm kendi kendime.

Bir hiç bile sayılmazsın.

Boyumun ölçüsünü gerçi biliyordum ama bunu bir defa daha öğrenmek nedense beni keyiflendirdi. Belki bundan dolayı her tarafta aşk gördüm.

Aslından keyifsiz olmalıydım. Gazeteden dönüyordum. Milliyet’te moraller sıfırdı. Erdoğan’ın vergi memurları Timurleng’in Yıldırım Bayazıd’a yaptığından beter etmişti herkesi. Herkesin aklında “Yarın ne olacak” endişesi vardı.

Buna benzer tatsızlıkları ilk defa yaşamadığım için pes demeden, yılmadan, vazgeçmeden, değişmeden sonuna kadar devam etmekten başka bir yol olmadığını biliyorum. Benim için, hiç olmazsa.

Sonunda başbakanlar, generaller gider, gazeteciler kalır.