23 Nisan 2009 Perşembe

Ekonomi biliminin en büyük muamması

Sık sık reform yapılması gerektiğinden ama yapılmadığından ve bunun iyi olmadığından bahsedildiğini duyuyoruz veya okuyoruz.

Ama reformun ne olduğundan ve hangi reformların yapılması gerektiğinden bahsedildiğini o kadar duymuyoruz.

Reform nedir? Kamu yararına olan değişikliktir.

Reform, kamu yönetiminin azınlığın değil, çoğunluğun refahına yönelik çalışmasını sağlamak için atılan adımlardır.

Reform kötü bir uygulamanın iyi bir uygulamayla değiştirilmesidir. Zorun kolay, kapalının açık, gerinin ileri, sorgusuz sualsizin hesap verilebilir, gayri adilin adil yapılmasıdır. Servet dağılımında adalet sağlamaktır. Uygarlık dağın zirvesi ise, reform zirveye tırmanmak için atılan adımlardır.

Türkiye her alanda reform gereksinimiyle kıvranan bir ülkedir.

Türkiye’de parti liderleri parti liderlerinin tayin ettiği delegelerin meydana getirdiği kongrelerde seçiliyor. Milletvekili adaylarını da parti liderleri belirliyor. Bu yöntemler parti liderlerinin seçimle değiştirilmesini imkânsızlaştırmakta, milletvekillerini parti başkanlarının esiri yapmakta, demokrasiyi engellemektedir. Bu sistemi bir köşeye atıp, yerine Batı demokrasilerinde görülen demokratik yöntemleri ikame etmek reformdur.

Bugün hemen hemen her alanda kamu yatırımları ihale değil, ihsan yöntemiyle yapılıyor.

Reform, ihaleleri Batı’da kabul edilmiş en iyi standartlara göre yapacak bir sistem geliştirmektir.

Bugün hiçbir denetime tabi tutulmadan paranızı yurtdışı herhangi bir bankaya havale edebilirsiniz. Bu fonların vergilendirildikten sonra transfer edilmesini sağlamak reformdur. Silah alımları bütçenin en büyük harcama kalemidir. Bu alımların ne amaçla, hangi öncelik sırasına göre, hangi yöntemlerle yapıldığı açık değildir. Bu alımları en şeffaf ülkelerde yapılan uygulamayla değiştirmek reformdur.

Reform yapmak iyi olduğuna göre, neden reform yapmak imkânsız denecek kadar zordur? Özellikle bizim gibi azgelişmiş, reforma en çok ihtiyacı olan ülkelerde?

Çünkü mevcut durum yöneticilerin ve onların destekçilerinin çıkarını gözetmekte, onları zenginleştirmektedir. Reform bu durumu onların aleyhine değiştireceği için yapılmaz.

Bu açıdan bakıldığında Meclis’teki bütün partiler aynıdır. Popüler olarak “hortumlama” olarak bilinen bu faaliyetin devam etmesi için Türkiye’nin mümkün olduğu kadar az demokratik olması gerekir. Az demokrasi az şeffaflık, az hesap sorabilirlik, az ışık, az ses demektir.

Ama bunlar popüler olmadığı için hiçbir politikacı az şeffaflık istiyorum, hesap vermek istemiyorum, ihaleleri istediğime vereceğim falan demez. Bunların tersini savunur. Yalan söylerler. Onun için politikacılar ne dediklerine göre değil, ne yaptıklarına göre tartılır. Neden bazı ülkelerin reform yapıp müreffeh olduğu, neden bazılarının yoksulluk ve gerilik içinde yüzdüğü ekonomi biliminin veya sanatının en büyük muammasıdır. Birçok teori var ama hiçbiri tatminkâr değil.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Barbaros Hayrettin’in kandilini kim yakacak?

Güzelliğin değerini bilmenin ve ondan zevk almanın bedeli var:

Çirkinlikten rahatsız olmak.

Mutsuz olmak, belki daha iyi bir kelime.

Dün karşıya geçmek için Beşiktaş iskelesine doğru yürürken bir an meydandaki Barbaros türbesinin yanında durdum. İstanbul’un incilerinden biri olan türbe Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa tarafından, ölümünden önce, 1541’de Mimar Sinan’a yaptırıldı. Orada eşi Bâlâ Hatun ile Cafer Paşa ve Cezayirli Hasan Paşa ile birlikte yatıyor.

Türbenin bahçesini çevreleyen demir parmaklıkları tutup oradaki mezarlara baktım. Kimisi büyük kimisi küçük, kimisi sarıklı kimisi tülbentli ölüler, orada, her biri bir Osmanlı yontma sanatının şaheseri mezarların altında uyuyorlar.

Irzlarına geçilmiş yontma sanatı şaheserleri, desem daha doğru olur sanırım.

Zamanla çatlayan, ikiye ayrılan veya bazı parçaları kopup veya kopartılıp yere düşen mermerler o kadar amatörce ve çirkin tamir edilmiş ki insanının başını gökyüzüne çevirip uluyası geliyor.

İşte bu mezarın başındaki sarık. Çimentoyla eski yerine oturtulmuş. Ama o kadar özensiz bir biçimde ki kaykılmış, kırık boyun gibi. “Eeeeee, ister dur ister durma be, seninle mi uğraşacağız” dediğini duyar gibiyim eli malalı bir hödüğün.

Çatlamış kutu biçimindeki mezar mermerleri de delinmiş ve deliklere yerleştirilen, U şekline bükülmüş paslı inşaat demiriyle birbirine tutturulmuş.

Başka ülkelerde kaldırımlar daha özenle tamir edilir, çocuklar. Bu akıl almaz ilkellik sanata, güzelliğe, tarihe, ölülere hakarettir, farkında değil misiniz?

Ne oldu? 1923 sadece Osmanlı’nın bitişi, Türkiye’nin başlangıcı değil, mimaride zevkin bitip zevksizliğin başlangıcıdır. Osmanlı mimarları nereye gitti, Türk mimarları nereden geldi?

Türkiye’yi dolduran çirkin, çevresiyle uyum içinde olmayan, antik çağlardan beri belli simetri ölçülerini yok sayan camiler hangi yeteneksizlerin eseri? Bu kadar çok yeteneksiz nasıl var olabildi? Herkes kör mü?

Türbe aynı meydanda bulunan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Deniz Müzesi’nin yönetimindedir, eğer buna yönetim denebilirse. Ziyarete kapalı. Allah bilir ne durumdadır.

Barbaros 1534’te yazdırdığı Vakfiye’de kabrinin üzerinde kandil yakılmasını vasiyet etti.

Yakıyor musunuz kandili, çocuklar?

İngilizler, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar Çanakkale’de gömülü askerlerinin mezarlarına nerdeyse 100 yıldır gül gibi baktıklarına göre sizin burnunuzun dibindeki bir türbede her akşam bir kandil yakmanız o kadar zor olmamalı.

Bir memlekette canlılara ne kadar değer verildiğini öğrenmek istiyorsanız ölülere ne kadar değer verdiklerine bakın, diye bir laf var, duymuş muydunuz?