26 Aralık 2009 Cumartesi

Avatar

Avatar filmi gösterildiği ilk hafta sonu dünya çapında gişelerde 242 milyon dolar topladı.

Filmin yapımına 240 milyon dolar, pazarlamasına 150-200 milyon dolar para harcandı. Yatırımın geri alınması için daha kat edilecek yol var. Ama hedefin çok kolay yakalanacağını ve geçileceğine inanıyorum.

Tahminim, Avatar’ın bütün zamanların en fazla gelir getiren filmlerinden biri olacağı.
Hindu inancına bağlı olanlar, doğruluk ve dürüstlük azalınca tanrıların bir canlı olarak kendilerini dünyaya indirdiklerine inanır.

Bu inişe “avatar” denir.

Hindular avatarı andıklarında daha çok Tanrı Vişnu’nun inişlerini kasteder. Vişnu’nun balık, kaplumbağa, yaban domuzu, yarı insan yarı aslan, cüce, kutsal çoban gibi değişik hallerde dünyaya on avatar yaptığına inanırlar.

Hintlilerin en popüler ilahi kişilerinden biri olan Krişna kendi inişini kutsal kitap Bhagavadgita’da (Tanrı’nın Şarkısı) şöyle anlatır:

“Ne zaman doğrulukta düşüş veya günahkârlıkta yükseliş olursa o zaman kendimi yollarım. İyiliği korumak, kötülüğü yıkmak ve doğruluğu yerleştirmek için her çağda değişik bir canlı yaratık haline gelirim.”

Filmde bir tanrı insan olmaz, bir insan tanrılaşır. Bu insan bir onbaşıdır. Uzayın derinliklerinde Pandora adlı gezegende görev yapmaya gider. Oradaki askerlerin görevi dünyada kilosu 20 milyon dolar eden bir madeni topraktan çıkaran Amerikan (başka hangi millet olabilir?) şirketini korumaktır.

Pandora dünyanın 360 milyon yıl öncesini andırır.

Amerikalıların maden için kazıp dünyaya benzettiği yerler hariç, bakir ve bozulmamış, saf ve temizdir. Sular pırıl pırıldır ve balıklarla doludur. Göklerde bulutlar halinde kuşlar uçuşur. Uçan ve karada yaşayan dinozorlar, gökyüzünü delen ağaçlar, uçan dağlar var.
Pandora’nın yerlileri Na’vi adlı bir halktır. Na’viler insan benzeri, doğayla bütünleşmiş, insan gibi yaratıcısından kopmamış, muhteşem yaratıklardır. Yarı insan yarı kaplandırlar.

Ve “yeşili yok eden, anasını öldüren” beyaz adamın para için Pandora’nın ırzına geçmesini önlemeye çalışır. Cennetten kovulmamışlar uzay çağı silahlarına karşı ok ve yaylarla karşı durur.

Aslında değişik şekillerini çok gördüğümüz basit bir öykünün uzayda oynanan bir versiyonudur Avatar.

Ama bir anlamda farklıdır çünkü insanın ruhunun derinliklerinde hasret duyduğu şeylere dokunur. İyilik kötülüğü, yeşil siyahı, tokluk açgözlülüğü, uysallık barbarlığı alt eder. Baktığınız her yer güzel, eğer Na’vi iseniz, dokunduğunuz herkes dosttur.

Sinemadan coşku ve sevinç içinde, başka türlü bir insan olarak çıkarsınız.

Not: 1 Ocak’a kadar kısa bir tatil yapacağım. Görüşmek üzere ve yeni yılınız kutlu olsun

19 Aralık 2009 Cumartesi

Zavallı kalbimi rahatlat

Amerika’nın bir numaralı kitap eleştiri dergisi olan New York Review of Books hediye verme mevsimi olan yıl sonuna doğru postadan kitap ilanlarıyla dolu geliyor.

Ağzımı sulandırıyor.

Özal ve internetten önce kitap almak için Londra’ya giderdim. Artık Amazon.com var. İstediğim kitabı hemen ısmarlayabilirim. Ama ısmarlamalı mıyım?

Okunmayı bekleyen kitaplarım odalarımda depremlerin okyanusunun üzerine ittiği tepeler gibi yükseliyor, hayat kısalıyor, zaman daha hızlı akıyor.

Okunmayı bekleyen kitaplarımdan biri zamanın akışının muammasına dair: Neden zaman, standart olmasına rağmen, bazen yavaş, bazen çabuk geçer? Kitabı bitirince (sıra gelirse!) cevabını veririm.

Ama işe “Al beni” diyen Hybrid adlı bir kitap. Uygarlılık boyunca insanların bitkileri çiftleştirerek ve aşılayarak yarattıkları hibritleri anlatıyor. Muhakkak genetiği değiştirilmiş bitkileri de anlatıyordur.

Nobel Edebiyat Ödülü alan Herta Müller’in iki romanının çevirisi çıkmış. Ödülü alıncaya kadar adını duymamıştım. Birini ısmarlasam mı? Ama hangisini? En iyisi ikisini birden mi almak?
Leo Tolstoy’un ölümünden önce yazdığı yazıları toplayan Last Steps (Son Adımlar) adlı bir kitap var. Kapağında sakallı, gömlekli bir ihtiyar Tolstoy mutsuz gözlerle fotoğraf makinesine bakıyor.

Mutlu adam neden roman yazsın?

Give My Poor Heart Ease (Zavallı Kalbimi Rahatlat). Mississippi Delta’sında köle zencilerin müziği olarak doğan blues müziğini ve Afrika’ya dayanan köklerini anlatıyor.

Blues şarkıcıları, bizim sazlı âşıklarımız gibi, metal telli gitarlarıyla kasaba kasaba dolaşır, sokak köşelerinde çoğu kendi besteleri olan şarkılarını söylerlerdi.

Blues’a has bir stilde çaldıkları gitarları açık havada daha çok ses versin ve dikkat çeksin diye 12 telli idi. Gelen geçenin şapkalarına attığı paraları toplayıp başka bir kasabaya veya bir şölende veya bir içki evinde şarkı söylemeye giderlerdi.

Çoğu genç yaşta, sefil öldü. İlk kayıtları 1920’lerde yapılan Blind Willie Mctell, Robert Johnson, Blind Boy Fuller gibi şarkıcılar bugün ustalıkları ile şaşırtıyor.

Amerikan müziğinin tamamın blues’dan gelir. Elvis Presley’den Bob Dylan’a, Ray Charles’tan Rolling Stones’a birçok sanatçının müziğinde blues kokusu ve dokusu var.

Bütün bunları son zamanlarda öğrendim. Bob Dylan’a merak saldıktan sonra. En önemli ilham kaynaklarından birinin blues olduğunu öğrenince blues CD’leri almaya başladım.

Bu kitabı alayım mı almayım mı diye uzun zamandan beri düşünüyordum. Sanırım diğerlerini ısmarlamasam bile bunu ısmarlayıp zavallı kalbimi rahatlatacağım.

Sonunda, kitap sadece okunmak için değildir. Güzel şeylerle çevrelenmek içindir.

17 Aralık 2009 Perşembe

Yanlış yerde

Yanlış yerde doğdunuz çocuklar. Benim gibi Kıbrıs’ta doğacaktınız ve çocukluğunuzu ve lise yıllarınızı orada geçirecektiniz.

Amerika’da zenci çocuklar zenci olduklarını, yani büyük toplumun küçük, geri, hor görülen bir mensubu olduklarını 4-5 yaşlarında anlarmış.

Ben Rum çoğunluğun içinde istenmeyen bir Türk azınlığa mensup olduğumu sıcak bir gün köy kuyusundan su çekerken Rum çocuklar tarafından taşlandığımda öğrendim.

Orada, pasaportunuzu kaybettiğinizde pasaport kuyruğuna girecektiniz, sıranız geldiğinde Rum memurun “Siz aptal Türkler hep pasaport kaybedersiniz. Geç sıranın sonuna” dediğini duyacaktınız. Sıranız tekrar geldiğinde, “Öğle tatili oldu. Git öğleden sonra gel” diyecekti.

Sekiz yüz seksen yarışını kazandığınızda jimnastik öğretmeninizin sizi kutlamak yerine ikinci gelen Rumun yanına gidip “Sen nasıl bir Türke geçilirsin?” diye onu nasıl azarladığını duyacaktınız.

Havaalanı gümrüğünde sadece sizin bavulunuz didik didik aranacaktı ve arkadaşınıza getirdiğiniz bir şişe rakıya bedelinin iki misli gümrük vergisi alınacaktı.

Bir gün eve geldiğinizde sokak kapısı açık, komşuları girişte birikmiş bulacaktınız. Yukarı çıktığınızda babanızı dövülmüş, kolu kırık, yatakta yatar bulacaktınız. Rumlar tarafından tenha bir yerde kıstırılmış, canını zor kurtarmıştı.

Hayatınızın ilk yıllarını geçirdiğiniz köy can korkusuyla boşaltılacak, geri döndüğünüzde taş üstünde taş bulamayacaktınız.

Tanıdıklarınız köyden şehre gitmek için yola çıkacak, hiç varamayacaktı.

İçinden geçtiğiniz köylerde yaşayanlar öldürülecek, toplu mezarlara gömülecekti.

Polis tarafından götürülüp bir daha geri dönmeyenlerin hikâyelerini dinleyecektiniz.

Duvarlarda, öldürülenlerin büyütülmüş vesikalık siyah beyaz fotoğraflarını görecektiniz.

Geceleyin patlama sesleriyle uyanacaktınız. Çok uzaklarda olmayan bir yangının damların üzerindeki alevini görecektiniz, yanan ahşabın çıtırtısını duyacaktınız, korkudan uyuyamayacaktınız.

Aylarca, dağda, elinizde eski bir tüfek, aç ve pireli, nöbet tutacaktınız ve her sabah orada olmamak isteğiyle uyanacaktınız.

Bir gün, bir sahil köyünde, size elinde bomba patlayıp ölen arkadaşınızın arkada bıraktığı pantolonu ve gömleğini getireceklerdi ve parçalanıncaya, giyilmez oluncaya kadar onları giyecektiniz.

Pasaportunuz iptal edilecekti, vatandaşlıktan atılacaktınız, yıllarca memleketinize dönemeyecektiniz.

O zaman kolaylıkla anlayacaktınız barış güvercini ağzında zeytin dalıyla havalandığı zaman av tüfeğini çıkarmak değil, onun konması için yer açmak gerektiğini.

11 Aralık 2009 Cuma

Sokakta öpüşme özgürlüğü

Meşhur olmak bir değiş tokuştur. Kişi şöhreti alır, karşılığında özel hayata sahip olma özgürlüğünü verir. Bir defa verdi mi de, bir daha geri alamaz.

Meşhur değilseniz hayatınız size aittir, yakın çevreniz dışında kimseyi ilgilendirmez. Sokakta tanınmadan yürüyebilirsiniz. Sizinle göz teması kurmak isteyenlerden kurtulmak için geceleri bile güneş gözlüğü takmak zorunda kalmazsınız.

Beyoğlu’nda bir bardan çıkarken kendinizi tutamayıp sevgilinizi öperseniz ertesi gün bir gazetede fotoğrafınızı görmeyeceğinize emin olabilirsiniz.

Meşhur kişi ise, istese de istemese de, sona ermeyen, halka açık bir sitcom’un kahramanıdır.

Hayatı didik didik edilir, her adımı izlenir. Hayatı kısmen kendinin, kısmen herkesindir.

Meşhur olmanın bedelidir bu ve başında keyif verse de zamanla ağır bir yük haline gelir.

Bütün bunları, geçenlerde, Amsterdam Havaalanı’nda sesi kısık bir ekranda Tiger Woods’la ilgili bitmeyen haberleri izlerken düşündüm.

Woods dünyanın en ünlü ve başarılı golfçüsüdür. Servetinin 750 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Evli ve çocuk sahibi Woods yakınlarda esrarengiz bir araba kazası geçirdi. Ardından kokteyl barda garsonluk yapan bir kadın, onunla 31 ay süren bir aşk hayatı yaşadığını açıkladı.

Bu gelişmeler, gelirinin büyük bir bölümünü sponsorluklardan kazanan Woods’u darmadağın etti. Nike’tan Tag Heuer’e birçok şirket onu kullanarak yılda 100 milyon dolarlık reklam harcaması yapıyor.

Bu paraların harcanmaya devam edilmesi Tiger Woods’un skandallardan uzak yaşamasına bağlı.

Bizde Tiger Woods gibi uluslararası üne sahip kişiler yok.

Ama bizim ünlülerimiz de, zaman zaman onun gibi, şanssız anlarında kameralara yakalanabiliyorlar.

Bu tür “dikkatsizlikler” özel hayatın dokunulmazlığına mı girer yoksa “haber”e mi? Basılmalı mı, basılmamalı mı?

Bir ünlünün evlilik dışı ilişki yaşarken yakalanmasını yazmakta kamu yararı yoktur. Yazılması özel hayata tecavüzdür. Masum insanların, özellikle eşlerin ve çocukların, derin bir biçimde incinmesine neden olabilir.

Bütün bunlara rağmen bir gazete editörü olsam, her olayı ayrı ayrı değerlendirerek, bu tür haberleri ve fotoğrafları ben de kullanırdım.

Tiger Woods haberinin New York Times’tan en paspal tabloid gazetelere dek ABD’de her yerde kullanılması gibi.

Politikacılar, yıldızlar ve hatta gazeteciler gibi şöhret sahibi kişiler sosyal normların dışına çıktıklarında özel hayatları özel olmaktan çıkar. Yaşamlarının acı gerçeğidir bu.

Cini şişeden çıkaran, onunla yaşamak zorundadır.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Genetiği değiştirilmemiş siklamenlerim

Dünya 4.5 milyar yıl önce meydana geldi. İlk 500 milyon yıl hayat yoktu. Sonra tek hücreli yaratıklar görüldü, ardından birkaç hücreli basit varlıklar ve bunlar üç milyar yıl boyunca yeryüzünde hayatın tek temsilcisi oldular.

Beş yüz milyon yıl kadar önce bilim adamlarının hala açıklayamadığı bir hayat patlaması meydana geldi. Dünya inanılmaz bir süratle sayısız karmaşık yaratıkla doldu.

Bugün var olan canlı zenginliğinin başlangıcı Kambriyen olarak bilinen o dönemdir.

O çağdan beri canlılar çevreye uyum sağlayarak ve kazandıkları özeklikleri ve tecrübeleri genleriyle bir sonraki nesle aktararak, çoğalarak ve değişerek yaşıyor.

Uyum sağlayamayanlar veya dinozorlar gibi meteor kazasına uğrayanları, yok oluyor.


Çevreye uyum canlı olmanın belki en önemli özelliğidir.

Kural basit: Çevre sürekli değişmekte. Ya buna ayak uydurursun ya ebediyen uyursun.

Bahçemin değişik yerlerinde
Kıbrıs’a has yabani bir siklamen türü olan cyclamen cyprium var.

Bu kuralın işleyişini onlarda görüyorum.

Siklamen yumru halindedir ve kurak yazı dinlenerek geçirir.

Toprak soğuyup ilk yağmurla ıslanınca harekete geçer. Önce yapraklarını açar, sonra çiçeklerini.

Normal cyclamen ciprium’un yaprağı başparmağınız ile işaretparmağınızın uçlarını birleştirdiğiniz zaman meydana gelen yuvarlaktan biraz daha büyüktür. Sapı 3-4 santimdir.

Ama, aslında “normal” siklamen diye bir şey yoktur. Çevre neye olanak veriyorsa normal odur.

Loş yerlerde orta boy tabak büyüklüğünde yaprak çıkaran siklamenler var.

Dün sapı iki karış olan siklamenler gördüm. Şömine için yığdığım dalların altında kalmışlar, güneşe ulaşmak için saplarını “normal”in neredeyse yirmi misli uzatmışlardı.

Yaşamak için ihtiyaç duydukları güneş ışığını toplamak amacıyla ne kadar uzun
sap gerekiyorsa o kadar sap, ne kadar büyük yaprak gerekiyorsa o kadar yaprak.

Ne bir milim az, ne bir milim çok.

Onlara bu milimetrik hassaslığı sağlayan nedir? Nerede durulacağını nasıl biliyorlar?

İçlerinde barındırdıkları, kökü dört milyar öncesine giden genlerden. Genleri siklamenlere çevrenin buyruğunu tercüme edip gelişmelerini ona göre ayarlamalarını sağlıyor.

Dünyada sessiz sedasız çalışan böyle sonsuz gen var. Genetikçilerin oynadıkları genler bunlardır.

Siklamenler doğaya uyum sağlıyor, genetikçiler doğayı insana uymaya, sadece onun çıkarına çalışmaya zorluyor.

Doğanın bir parçası, insan, bütünden, yani doğadan, daha güçlü ise başarılı olabilirler.

Ne diyorsunuz? Şansları var mı?

14 Kasım 2009 Cumartesi

Sert bir yağmur düşecek

Çekili perdelerin arkasındaki bahçede bir dana ağlıyor. Bayramda kurban edilmek için şişmanlatılmakta olan bir dana.

Bütün gün aralıklarla ağladı.

Akşam olunca, onunla aynı bahçeyi paylaşan bahçedeki köpekler de havlamaya başladı, onlar havladı, dana ağladı. Bu koro uzun süre devam etti.

Köpekler yalnız bırakılmaktan hoşlanmıyor, dana ise çok geçmeden öleceğini biliyor. Onun için ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor.

Sesi yükseliyor, bulutların içinden geçiyor, dünya ile uzay arasındaki sınırı aşıyor, uyduların arasından sıyrılıyor, sır boşluklardan geçiyor, kâinatta masumların gözyaşlarının biriktirildiği yere uçuyor.

Gece yarısına doğru, sesler kesilir, araç trafiği azalır, köprü sakinleşir, hırsızlar sokağa çıkmaya hazırlanırken, dana ve köpekler de susuyor ve sabaha kadar sessiz kalıyorlar.

Köpekler uyuyor ama dana uyanık. Görmüyorum ama hissediyorum bunu.

Yanılıyor da olabilirim. Belki dana da uykudadır -ruhların ertesi güne devredilmeden elden geçirildiği garajda.

Dananın ağlamasını ilk duyduğumda sokak arasındaki bu bahçede ne yapıyor olduğunu anlayamamıştım. Sonra bir kuzu melemesi de duydum ve jeton düştü. Kurban Bayramı uzak değildi.

Kendimizi hayvanlardan farklı ve üstün addediyoruz ama özde aynıyız. Başlangıcımız ve sonumuz aynı.

Onlar da hayattan zevk alıyor -eminim bizden daha çok çünkü bizim gibi özlerine yabancılaşmadılar- ve ölümden korkuyor. Onlar da özlem ve yeis duyuyor.

Dana ağlıyor, yerini özlüyor, anasını ve buraya gelmeden önce birlikte olduğu diğer hayvanları.

“Birileri lütfen beni alsın ve geri götürsün. Burada kimseyi tanımıyorum. Yalnızım” diyor.

Nasıl bilmiyorum, ama yakında bıçak altında öleceğini biliyor.

Perdeyi çeksem onu göreceğim ama çekmiyorum.

Yağmur başladı. Damlalar gürültüyle kaldırımdaki çimento torbalarının üzerine atılmış naylonun üzerine düşüyor.

Kireç ve kum kokuyor. İnşaat kalıntıları içindeyim. Ceketim tozlu, çoraplarım kirli.

Yarı karanlıkta yatağa uzanmış Bob Dylan’ın 1964’te New York Philharmonic Hall’daki konserinin kaydını dinliyorum.

“Sert bir yağmur düşecek” diye söylüyor genç ve hevesli bir sesle. “Tek renk siyah, tek sayı hiç olacak.”

Hiçbir şey için kurban kesemem.
Hiçbir tanrı için, hiçbir yaratığı kurban edemem.
Hiçbir şey için kendimden başka hiçbir canlıyı adayamam.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Gündemci Baba

Gündemci Baba bana yeni bir gündem getirdi. Islak imzalı bir gündem. Artık hükümetin yüzüne gözüne bulaştırdığı Kürt açılımını tartışmayacağım.

Azerbaycan’la soğuyan ilişkiler... Üfff. Bu konu çok eskidi. Düşünmek bile esnetiyor.

Domuz gribi yayılıyor. Halk endişe içinde. Aşı yaptırmalı mı yaptırmamalı mı?

Hayır, hayır bunları da duymak istemiyorum. Sonra! Sonra! Şimdi zamanı değil!

Ermenistan’a kapı açılacak mı, Azerbaycan’la nişan atılacak mı?

Bırak şimdi!

Gündemci Baba karşılık beklemeden yeni gündemler getiriyor, yaz kış gündemsiz kalmıyorum. Noel Baba gibi ben uyurken bacadan içeri giriyor, gündemimi bırakıyor ve çıngıraklı ren geyiklerinin çektiği kızağıyla gündemler diyarında hasat yapmaya gidiyor.

Biliyorum bana hiç beklemediğim anda, hiç beklemediğim yeni gündemler getirecek. Bu güne kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. “Artık tükendi, yeni gündem bulamaz” dediğim an yeni bir gündemle çıkageliyor. Beni utandırıyor.

Ama Gündemci Baba’nın bir şartı var.Yeni gündem verdi mi eskisini geri istiyor.

Alıştım. Gündemsiz yaşayamam. Onun için ne derse yapacağım, sırayı bozmayacağım.

Kürt açılımını unut, bir kenarından ıslak imza makinesini de sen tut, dedi. Unutacağım, tutacağım.Gündemci Baba gündemi değiştirinceye kadar Albay Çiçek’in ıslak imzasını bileceğim, bildireceğim, konuşacağım dinleyeceğim, izleyeceğim, izleteceğim, yorumlayacağım, yorumlatacağım.

Gündem Baba’yı çok seviyorum. Beni düşünme ve kavrama zahmetinden kurtarıyor. Oyalanıyorum. Dertlerimi unutuyorum.

Üç milyon işsizi düşünmüyorum. Ekonominin yerinde saymasına aldırmıyorum. İhalesiz dağıtılan milyarlarca dolarlık devlet işi aklımın köşesinden geçmiyor.

Dökülen okullar ve üniversiteler ve hastaneler vız geliyor tırıs gidiyor.
Rüşvetçiler rüşvetlensin, yolsuzlar yolsuzlansın, politikacılar iktidarda para, muhalefette demagoji bassın... Hepsi sana kalsın.

Bırak, gözlerim kaymış, böööyle baygın gibi yatayım.

Devamlı sinemada gibiyim, bir film bitiyor, diğeri başlıyor. Günde yirmi dört, haftada yedi. Kaykılacak gibi oldum mu geliyorlar iki omuz kemiğimin ortasındaki zembereği yeniden kuruyorlar, devam diyorlar, devam, devam, devam. Yol tükenir, gündem tükenmez.

Halkın afyonu din değil gündemdir, biliyorlar.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Bu yazı kestane mevsiminde aşka dair değildir

Olabilirdi de. Bundan sonra ekonomi haberleri ve yorumları dışında da yazı yazacağım. Onun için bu kestane mevsiminde aşka dair bir yazı da olabilirdi. Her ikisiyle de son birkaç gün içinde karşılaştım.

Hafta sonunda Şile yakınındaki köylerden birine giderken ormanın kıyısında kestane toplayan aileler gördüm. Dün bir lokanta bulmak üzere İstiklal Caddesi’nden aşağı yürürken (gök mavi, hava ılık) kaldırımlarda mevsimin yeni kestanelerini kızartan kestaneciler vardı.

Aşk? Onu da gördüm.

Tramvaydan inenlerde. Sevgilisinden ayrılınca rejim yapmaya ve saçlarını kesmeye karar veren kadında. Elinde kepçe, yemek tencerelerinin arkasında hazır bekleyen beyaz aşçılarda. Müşterileri her gün daha azalan iğne iplik terzilerde. Kumaşçılarda. Nar suyu içen işadamında. Mavi gözlü olmak için mavi lens takan liseli kızda. Kitaplarını göğsüne bastırmış hızlı adımlarla yürüyen tesettürlü öğrencide. Buğulu demirhindi içeceği musluğunu çeviren tezgâhtarda.

O sabah NASA Satürn’ün çevresinde yeni bir halka bulduğunu açıklamıştı. Satürn’den altı milyon kilometre uzaklıkta başlayan halkanın eni 12 milyon kilometre idi.

Antrenman yapan futbolculara toplar ağdan fileler içinde getirilir. Satürn’ün yeni halkası bir ağ olsaydı içine bir milyar dünya sığdırılabilirdi. Düşün ki, dedim kendi kendime, Satürn Güneş Sistemi’ndeki sekiz gezegenden biridir ve ne en büyüğü (bu Jüpiter’dir) ne de Güneş’ten en uzak olanıdır (Neptün).

Uzay ölçülerinde arka bahçeden daha yakın olan Satürn’ün bir tek halkası 12 milyon kilometre eninde ise ışık yıllarıyla ölçülen kâinatın eni ne olabilir?

Kâinat ne kadar büyük ve sen ne kadar küçük ve önemsizsin, diye düşündüm kendi kendime.

Bir hiç bile sayılmazsın.

Boyumun ölçüsünü gerçi biliyordum ama bunu bir defa daha öğrenmek nedense beni keyiflendirdi. Belki bundan dolayı her tarafta aşk gördüm.

Aslından keyifsiz olmalıydım. Gazeteden dönüyordum. Milliyet’te moraller sıfırdı. Erdoğan’ın vergi memurları Timurleng’in Yıldırım Bayazıd’a yaptığından beter etmişti herkesi. Herkesin aklında “Yarın ne olacak” endişesi vardı.

Buna benzer tatsızlıkları ilk defa yaşamadığım için pes demeden, yılmadan, vazgeçmeden, değişmeden sonuna kadar devam etmekten başka bir yol olmadığını biliyorum. Benim için, hiç olmazsa.

Sonunda başbakanlar, generaller gider, gazeteciler kalır.

25 Eylül 2009 Cuma

KOLAY UYUDUĞUM GECELER

Kuzguncuk
Sonunda başladığım yere geri döndüm.

Son şarkı çalarken pencereleri kapatıyorum. Dışarıdan gelen serin hava esintisi durur durmaz sanki salon hemen ısınıyor.

Evde yalnızım.

Kedi ortadan kayboldu.

Uykum gelmedi ama yukarı çıkacağım ve ışığı söndürüp yatacağım. Başımı eski uykularla doldurulmuş yastıklara koyacağım, eski rüyalarla örülmüş pikeyi üstüme çekeceğim, terleyerek uyumaya çalışacağım.

Başka bir evde, gece bir yatakta, bütün pencereleri açık bir odada, cibinliğin altında, sırtın bana dönük, boydan boya sana dokunuyorum ve göğsün avucumda. Baykuş çığlıkları. Uçarken kanatları incirin yapraklarına dokunan yarasalar. Sabah Gönyeli taşında izini göreceğimiz sessiz salyangozlar. Hırsız gibi geceleyin ortaya çıkan kirpiler. Uykumdan uyandıran tilkiler. Elimin altında serin bir bacak.

Kolay uyuduğum o geceler bir daha olmayacak.

Dağda yaralar açıldı. Acı içinde bağırmıyor ve kanı akmıyor, onun yerine ben kanıyorum ve çığlık atıyorum. Ama ne onu gören var, ne beni duyan. Ağaçlar ölüyor. Ne hastalıklarının ne olduğunu söylüyorlar, ne şikâyet ediyorlar. Serçeler balkona akan saçaklardan kayboldu. Artık limon ağacının çevresinde oynayan kuş yok.

Sonunda başladığım yere geri döndüm.

Gene tek başınayım.

Büyüyüp sesi değişmiş ve olduğundan farklı bir hale gelmiş sivilceli bir çocuk gibi. Hem aynı, hem değişik. Hem kendimim, hem değilim.

Uykuya sarılıyorum – o ilk ve son ve sonsuz sevgiliye – ve sınır olmayan o sınırı geçip kayboluyorum.


***
Yasal Uyarı: Bu yazının tüm hakları Metin Münir'e aittir. Özel izin alınmadan kullanılamaz.

11 Eylül 2009 Cuma

Eskiden hastaydım, şimdi daha iyiyim

Rahmetli Bülent Ecevit beni ciddi bir hastalıktan kurtardı. Hastalığın adı yok. Onun için tarif ederek anlatmaya çalışacağım.

Bir gün ortaya yeni bir siyasetçi çıkar. İnsanlar ona inanır, kurtarıcı gibi görmeye başlar. Peşine düşer. Kusurlarına gözlerini kapar. Zaaflarını görmemeye veya görmezden gelmeye başlar.

Onun çözümlerinden başka bir çözüm olmadığına inanır. Dostlarına dost, düşmanlarına düşman olur.

Bunlardan biri olmak bir gazetecin kapabileceği en kötü hastalığı kapmak demektir.

Ben 1970’lerde kalabalıkların Karaoğlan’ı olan Ecevit’in büyüsüne kapılıp bu hastalığa duçar oldum. Onun Türkiye için bir kurtarıcı olacağına inandım. Yansızlıktan uzaklaştım.

Ecevit Türk politikacılarında az bulunan meziyetlere sahipti. Dürüsttü. Zarifti. Kültürlüydü. Çok iyi İngilizce biliyordu.

Ama kötü bir başbakan oldu ve kendisi dahil hiçbir şeyi değiştiremedi. Sinirli, fevri ve duygusaldı. Romantik ve hayalperestti. Ekonomiden anlamıyordu. Ortanın solunun davulunu çalıyordu ama ne ortayla, ne solla pek alakası vardı. Milliyetçi ve devletçiydi.

O aslında hiçbir zaman politikaya girmemeliydi.

İngiliz kumaşından spor ceket ve ütüsüz pantolon giyen, eski üniversitelerden birinde ders verip şiir yazan, bohem bir profesör olmalıydı. Kucağında kedisi, ince belli bardaklardan çay içen, kız öğrencilerin bayıldığı.

Ecevit aşkım bütün aşklar gibi hayal kırıklığıyla bitti. Hastalığı atlattım.

Şunları öğrendim: Kurtarıcı yoktur, fırsatçı vardır. Gazeteci hiçbir zaman bir politikacıya veya ideolojiye bağlanmamalı, yansızlıktan ayrılmamalıdır. Çünkü bir politikacıya veya ideolojiye bağlanan gazeteci, gazeteci olmaktan çıkar. İdeolog ve partizan olur. Körleşir ve sağırlaşır.

İşini doğru yapacak muhabir bir olayı veya kişiyi bütün yönleriyle görmelidir.

Ecevit’ten şunu da öğrendim. Gazeteci bir tek kişinin hizmetindedir: Her sabah elli kuruş veya neyse verip gazetesini alan kişinin. Ondan başka, ne vatana, ne millete, ne bir başbakan veya peygambere borcu yoktur.

Bu borcu ödemenin de tek yolu var: Doğruyu söylemek.

Benim o zamanlar olduğum gibi, amigolaşmış bir gazeteci doğruyu yazmak bir tarafa, çoğu zaman göremez bile.

Amigo, yandaşı olduğu adamın doğrusunu yazar.

O doğru da doğru görünebilir ama değildir. Çünkü siyasette doğru yoktur. Fırsat vardır. Gazetecilikte ise fırsat yoktur, doğru vardır.

Siyasetle dürüstlük ortak hiçbir paydası olmayan iki şeydir.

Gazetecilik ise dürüstlükle eşanlamlı değilse, gazetecilik değildir.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Mutluluk ada mı, tepe mi?

Mutluluk, insanın hayatının keyfine varmasıdır. Yaşadığı hayatı sevmesidir. Mutluluk göreceli değildir. Kendinizi sosyal ve ekonomik açıdan başkalarıyla karşılaştırıp onlardan daha iyi durumda olduğunuzu saptamanızla alakası yoktur. Mutluluk bir karakter özelliği değildir. Kişinin yaşamı boyunca değişkenlik gösterir. Dünyadaki insanların çoğu hayatın keyfini çıkarıyor. Mutsuzluk kural değil istisnadır. Mutluluk modern toplumlarda artma eğilimi içindedir. Modernleşmenin kötü olduğuna dair yaygın inanç doğru değildir. Modern Batı toplumlarında sosyal katmanlar arasında (zengin-fakir, erkek-dişi) pek fazla mutluluk farkı yoktur. Farklılıklar daha çok kişilerin psikolojik durumlarından kaynaklanır. Uluslar arasındaki mutluluk farkı azalma eğilimindedir. Bireyci toplumlarda yaşayan insanlar daha mutlu olma eğilimindedir. Homojen toplumlar, farklı ırklar ve dinler içerenlerden daha mutludur. Yukarıdaki gözlemlerin tamamını Rotterdam’da yaşayan Hollandalı profesör Ruut Veenhoven’in Dünya Mutluluk Veri Tabanı sitesinden aldım. Buna göre... Evet, tahmin ettiniz... Türk toplumu dünyada en mutsuz olanlar arasındadır.* Çad ve Togo’dan iyi, İran ve Hindistan’dan kötü durumdayız.

Pederşahi, otoriter, bireyciliği tercih etmeyen, dar gelirli, çok dinli ve çok ırklı, estetik duygusu gelişmemiş, talan ve ganimet kültürlü, gelir uçurumlu, yer yer feodal bir ulus olmamızın bir yansıması olmalı mutsuzluğumuz। Aristo, mutluluğu iyiliklerin en yücesi olarak addediyordu. “Yaşam, özgürlük ve mutluluk aramak” Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde “kimsenin elinden alınamayacak” insan hakları arasında sayıldı.Daha yakın zamanlarda ise dünyada gayrisafi milli mutluluğu gayrisafi milli hasıladan daha önemli sayan bir akım belirdi. Mutluluk sosyal politikaların bir amacı haline gelmeye başladı. Bizim kalyonumuz bu akımın kıyısına yeni yeni yaklaşıyor, maalesef. Mutluluk geleneğinden yola çıkmadık. Halkların mutluluğu, yedi yüzyıl buraları idare eden Osmanlı hanedanının yönetim felsefesinde önemli bir yer tutmuyordu. İnsan, toprak gibi, hanedana ait bir faktördü (ve toprak gibi) kendine ait, onu yöneticilere karşı koruyan haklara sahip değildi. Bu yavaş yavaş değişmekte ama yönetici/kul mantalitesi hâlâ çok güçlü. Yöneticinin Hazine’den dağarcığını doldurma özgürlüğü, anayasada yazılı olmasa bile, hâlâ özgürlüklerin en önemlilerinden biri.

Benden daha akıllı birinin tarifine göre, “Mutluluk ada değildir, tepedir.” Kolay ulaşılmaz demek istiyor belki.

Zirveye varmaları için ulusların gayret sarf etmeleri,tırmanmaları lazım. http://worlddatabaseofhappiness.eur.nl/hap_nat/nat_fp.php

24 Mayıs 2009 Pazar

ASM: Karanlıkta bir ışık

65 yıldır karanlık olan bir yerde ışık dolaşıyor. Karnımın içinde. Karnım adale, kan, yağ, dokudan meydana gelen bir mağara.

Olup bitenden habersiz, hareketsiz, ameliyat masasının üstünde ölü gibi yatıyorum. Gözkapaklarım, açılmalarını önlemek için beyaz flasterle tutturulmuş. Solunum cihazıyla nefes alıyorum. Kalp atışımı, tansiyonum ve ateşimi sürekli ölçen aletlere bağlıyım.

Bayıltıldıktan sonra cerrah, Profesör Metin Çakmakçı, göbeğimin altında bir kesik açıyor. Eldivenli eli, bir dartçınınki gibi, bir an nişan alır gibi bedenimin üzerinde duruyor, sonra kararlı bir biçimde aşağı inip bir santimetre civarında, uzunlamasına bir delik açıyor. Şaşırtacak kadar az kan akıyor.

Kesikten içeri metal bir boru; borunun içine ise ucunda ışık ve televizyon kamerası bulunan; tıp dilinde “laparoskop” olarak bilinen, bir aygıt sokuluyor. Cerrah Kemal Raşa’nın kullandığı bu aygıt görüntülediklerini solumdaki bir ekrana yansıtıyor. Ameliyat bu ekrana bakılarak yapılacak.

Çakmakçı emin parmaklarla ilk kesiğinin altına bir kesik daha açıyor, bir de onun altına.
Her bir kesiğin içine metal birer boru veya kılıf yerleştiriyor. Karnım, mevcut alanı büyütüp ameliyatı kolaylaştırmak için, gazla şişiriliyor. Ekrana yansıyan karın boşluğumda yengeç ayağına benzeyen iki metal aygıt beliriyor. Bunlar göbeğimin altındaki kılıflardan içeri sokulan bıçaklar. Ameliyat bunlarla yapılacak. Hareket etmeye başlıyorlar.

Ameliyatın amacı beni sol kasığımdaki fıtıktan kurtarmak. Fıtığa, karın duvarının delinmesi ve bağırsağın buradan çıkması neden oluyor.

Çakmakçı önce yavaş yavaş, delikten dışarı çıkmış yağ ve dokuları içeri çekiyor. Sonra kılıftan yeni bir metal yengeç ayağı sokuyor ve bunun içinden ağ şeklinde bir yama çıkarıyor. Fıtık deliğini bu yamayla kapatacak.

Ekrana bakarak ağı fıtık deliğinin bulunduğu yere sürüklüyor ve zımbalıyor. “Çıt çıt” diye sesler duyuyor muyum yoksa hayal mi gördüm, emin değilim.

* * *

Fıtık uzun zamandan beri beni rahatsız ediyordu. Ameliyat olmam gerektiğini biliyordum ama bugün yarın diyerek aylarca erteledim. Sonra bir gün Anadolu Sağlık Merkezi’ni * (ASM) gezmek ve doktorlarıyla tanışmak için bir davet aldım. ASM’de bir gün geçirdim ve iki ameliyat izledim. Bunlardan biri açık kalp ameliyatı, diğeri ise Çakmakçı ve ekibinin yaptığı fıtık ameliyatıydı. Bu ameliyatı izlediğim içindir ki, kendi ameliyatımı görmüş gibi anlatabildim.

O gün hastanede gördüklerim, tanıştığım doktorlar, ameliyatı yapan ekibin ustalığı ve sükûneti beni o kadar etkiledi ki, kendimi onlara teslim etmeye karar verdim.

İstanbul’un bitip Gebze'nin başladığı yerde kurulu olan ASM sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en yeni ve modern hastanelerinden biridir.

Onu diğer hastanelerden ayıran iki başka özelliği daha var: Vakıf malı olması ve kâr amacı gütmemesi; doktorlarının neredeyse tamamının sadece ASM’de çalışıyor olmaları, özel muayenehanelerinin olmaması.

150 milyon dolara mal olan ASM’yi bira sektörünün hâkimi olan Efes grubunun sahipleri Özilhan ve Yazıcı aileleri yaptırdı. Masraftan kaçınmayıp hastaneyi en modern ve pahalı aletlerle donattılar. Ülkenin en iyi doktorlarını oraya çekmeye çalıştılar.

Görebildiğim kadarıyla, hastanenin tek sorunu şehir merkezinden biraz uzak olması. Fakat hastane o kadar iyi ve konforlu ki ulaşım zahmetine katlanmaya değer.

Bilge köyünde 44 kişinin öldürüldüğü kan davası, Türkiye’nin, bir ayağı karanlık çağlarda, diğer 21. yüzyılda bir yer olduğunu gösterdi.

İyi ki ASM gibi karanlıkta bir ışık parlayan kurumlar da var ve bunlar içimizi ülkenin geleceğine dair iyimserlikle dolduruyor.

* http://www.anadolusaglik.org/

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Gelecek için beş akıl

Uluslararası Para Fonu 2008 istatistiklerine göre, Türkiye en zengin ülkeler listesinde 55’inci sıradadır.

Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla 27 üyeli Avrupa Birliği (AB) ortalamasının üçte biri kadardır. Anadolu’nun yoksul bölgelerinde gelir AB ortalamasının yüzde 10’una kadar düşüyor.

Örneğin kan davasında 45 kişinin katledildiği Güneydoğu’da.

Refah toplumu yaratamamak cumhuriyetin en büyük başarısızlıklarından biridir.

Bunun nedenlerinden biri, belki de en büyüğü, Türkiye’nin homojen bir nüfus yapısına sahip olmamasıdır.

Nüfus homojen değilse, yani inanç ve ırk açısından farklı olan büyük parçalardan müteşekkilse, iki şey olur:

Ya herkesin farklılığına saygı duyulur. İsviçre’de olduğu gibi. Ya da egemen olan parça daha küçük ve güçsüz olanları kontrol altında tutmaya, kendine benzetmeye çalışır. Bizim ülkemizde olduğu gibi.

Bu halde çatışma meydana gelir. Çünkü küçük gruplar boyunduruk altında olmaktan mutlu olmaz. Karşı koyar. Onları zapturapt altında tutmak pahalı, acılı ve bazen kanlı bir iştir. Türkiye kurulduğundan beri hükümetler bu politikayı izliyor. Sonuç yoksulluk ve geri kalmışlıktır. Uluslararası ilerilik liglerinin tamamında alt sıralardayız. Dikilen bayrakların boyutları büyüyor ama milli gelir kısa kalıyor. İnsanlarımız mutlu değil.

Bunlar saygısızlığın bedelidir.

O zaman değişik bir şey denemeyi düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Harvard Üniversitesi eğitim ve algılama profesörü Howard Gardner, “Gelecek İçin Beş Akıl”* adlı yeni kitabında önyargı ve tarafgirliğin beş yaşında yerleşik hale geldiğini söylüyor. Çocuk bu taze yaşta kendine benzeyenleri sevmeye ve saymaya başlıyor. Benzemeyenleri, başka sınıf din veya ırktan olanları, sevmemeye ve hor görmeye.

Bu bize Türk-Kürt-Alevi üçgeninde karşılıklı saygı yaratma işinin evde ve anaokulunda başlaması gerektiğini gösteriyor.

İnsanlar, ilk çağlardan beri, kopmak, gruplaşmak, ayrı yaşamak eğilimindedirler, diyor Gardner. Savaşın, ırk ayrımının ve birçok başka tatsız şeyin kökü insan gruplarının farklılığında yatıyor. Ama, globalleşen dünyada bin bir ırktan, inançtan, kabileden, tarikattan, kulüpten gelen insanlarla burun buruna yaşamak durumundayız. Bu dünyada uyum içinde, çatışmasız yaşamak için farklılıkları anlamak ve onlara saygı duymak şarttır, diyor Gardner.

Gardner’a göre, eğitim sistemleri insanları 21’inci yüzyıla değil, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllara hazırlıyor. Gelecek için “beş akıl” lazım: Disiplinli akıl, sentezci akıl, yaratıcı akıl, saygılı akıl ve ahlaklı akıl.

Bizim için altıncı bir akıl daha gerek: Diğerkâm akıl.

Tanrı Türkü korumasın. Ona akıl versin.

* Five Minds For The Future: Howard Gardner. Harvard Business School Press

23 Nisan 2009 Perşembe

Ekonomi biliminin en büyük muamması

Sık sık reform yapılması gerektiğinden ama yapılmadığından ve bunun iyi olmadığından bahsedildiğini duyuyoruz veya okuyoruz.

Ama reformun ne olduğundan ve hangi reformların yapılması gerektiğinden bahsedildiğini o kadar duymuyoruz.

Reform nedir? Kamu yararına olan değişikliktir.

Reform, kamu yönetiminin azınlığın değil, çoğunluğun refahına yönelik çalışmasını sağlamak için atılan adımlardır.

Reform kötü bir uygulamanın iyi bir uygulamayla değiştirilmesidir. Zorun kolay, kapalının açık, gerinin ileri, sorgusuz sualsizin hesap verilebilir, gayri adilin adil yapılmasıdır. Servet dağılımında adalet sağlamaktır. Uygarlık dağın zirvesi ise, reform zirveye tırmanmak için atılan adımlardır.

Türkiye her alanda reform gereksinimiyle kıvranan bir ülkedir.

Türkiye’de parti liderleri parti liderlerinin tayin ettiği delegelerin meydana getirdiği kongrelerde seçiliyor. Milletvekili adaylarını da parti liderleri belirliyor. Bu yöntemler parti liderlerinin seçimle değiştirilmesini imkânsızlaştırmakta, milletvekillerini parti başkanlarının esiri yapmakta, demokrasiyi engellemektedir. Bu sistemi bir köşeye atıp, yerine Batı demokrasilerinde görülen demokratik yöntemleri ikame etmek reformdur.

Bugün hemen hemen her alanda kamu yatırımları ihale değil, ihsan yöntemiyle yapılıyor.

Reform, ihaleleri Batı’da kabul edilmiş en iyi standartlara göre yapacak bir sistem geliştirmektir.

Bugün hiçbir denetime tabi tutulmadan paranızı yurtdışı herhangi bir bankaya havale edebilirsiniz. Bu fonların vergilendirildikten sonra transfer edilmesini sağlamak reformdur. Silah alımları bütçenin en büyük harcama kalemidir. Bu alımların ne amaçla, hangi öncelik sırasına göre, hangi yöntemlerle yapıldığı açık değildir. Bu alımları en şeffaf ülkelerde yapılan uygulamayla değiştirmek reformdur.

Reform yapmak iyi olduğuna göre, neden reform yapmak imkânsız denecek kadar zordur? Özellikle bizim gibi azgelişmiş, reforma en çok ihtiyacı olan ülkelerde?

Çünkü mevcut durum yöneticilerin ve onların destekçilerinin çıkarını gözetmekte, onları zenginleştirmektedir. Reform bu durumu onların aleyhine değiştireceği için yapılmaz.

Bu açıdan bakıldığında Meclis’teki bütün partiler aynıdır. Popüler olarak “hortumlama” olarak bilinen bu faaliyetin devam etmesi için Türkiye’nin mümkün olduğu kadar az demokratik olması gerekir. Az demokrasi az şeffaflık, az hesap sorabilirlik, az ışık, az ses demektir.

Ama bunlar popüler olmadığı için hiçbir politikacı az şeffaflık istiyorum, hesap vermek istemiyorum, ihaleleri istediğime vereceğim falan demez. Bunların tersini savunur. Yalan söylerler. Onun için politikacılar ne dediklerine göre değil, ne yaptıklarına göre tartılır. Neden bazı ülkelerin reform yapıp müreffeh olduğu, neden bazılarının yoksulluk ve gerilik içinde yüzdüğü ekonomi biliminin veya sanatının en büyük muammasıdır. Birçok teori var ama hiçbiri tatminkâr değil.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Barbaros Hayrettin’in kandilini kim yakacak?

Güzelliğin değerini bilmenin ve ondan zevk almanın bedeli var:

Çirkinlikten rahatsız olmak.

Mutsuz olmak, belki daha iyi bir kelime.

Dün karşıya geçmek için Beşiktaş iskelesine doğru yürürken bir an meydandaki Barbaros türbesinin yanında durdum. İstanbul’un incilerinden biri olan türbe Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa tarafından, ölümünden önce, 1541’de Mimar Sinan’a yaptırıldı. Orada eşi Bâlâ Hatun ile Cafer Paşa ve Cezayirli Hasan Paşa ile birlikte yatıyor.

Türbenin bahçesini çevreleyen demir parmaklıkları tutup oradaki mezarlara baktım. Kimisi büyük kimisi küçük, kimisi sarıklı kimisi tülbentli ölüler, orada, her biri bir Osmanlı yontma sanatının şaheseri mezarların altında uyuyorlar.

Irzlarına geçilmiş yontma sanatı şaheserleri, desem daha doğru olur sanırım.

Zamanla çatlayan, ikiye ayrılan veya bazı parçaları kopup veya kopartılıp yere düşen mermerler o kadar amatörce ve çirkin tamir edilmiş ki insanının başını gökyüzüne çevirip uluyası geliyor.

İşte bu mezarın başındaki sarık. Çimentoyla eski yerine oturtulmuş. Ama o kadar özensiz bir biçimde ki kaykılmış, kırık boyun gibi. “Eeeeee, ister dur ister durma be, seninle mi uğraşacağız” dediğini duyar gibiyim eli malalı bir hödüğün.

Çatlamış kutu biçimindeki mezar mermerleri de delinmiş ve deliklere yerleştirilen, U şekline bükülmüş paslı inşaat demiriyle birbirine tutturulmuş.

Başka ülkelerde kaldırımlar daha özenle tamir edilir, çocuklar. Bu akıl almaz ilkellik sanata, güzelliğe, tarihe, ölülere hakarettir, farkında değil misiniz?

Ne oldu? 1923 sadece Osmanlı’nın bitişi, Türkiye’nin başlangıcı değil, mimaride zevkin bitip zevksizliğin başlangıcıdır. Osmanlı mimarları nereye gitti, Türk mimarları nereden geldi?

Türkiye’yi dolduran çirkin, çevresiyle uyum içinde olmayan, antik çağlardan beri belli simetri ölçülerini yok sayan camiler hangi yeteneksizlerin eseri? Bu kadar çok yeteneksiz nasıl var olabildi? Herkes kör mü?

Türbe aynı meydanda bulunan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Deniz Müzesi’nin yönetimindedir, eğer buna yönetim denebilirse. Ziyarete kapalı. Allah bilir ne durumdadır.

Barbaros 1534’te yazdırdığı Vakfiye’de kabrinin üzerinde kandil yakılmasını vasiyet etti.

Yakıyor musunuz kandili, çocuklar?

İngilizler, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar Çanakkale’de gömülü askerlerinin mezarlarına nerdeyse 100 yıldır gül gibi baktıklarına göre sizin burnunuzun dibindeki bir türbede her akşam bir kandil yakmanız o kadar zor olmamalı.

Bir memlekette canlılara ne kadar değer verildiğini öğrenmek istiyorsanız ölülere ne kadar değer verdiklerine bakın, diye bir laf var, duymuş muydunuz?

1 Ocak 2009 Perşembe

Tecrübe sermayedir

Bir hafta kadar izin yaptım ama itiraf etmeliyim ki ilk yazımda ne yazacağımı düşünerek tatili kendime zehir ettim. Birazcık.

Yılın ilk yazısı benim için yazılması en zor yazıdır. Yılın ilk günü kim, neden seni okusun istesin, diye düşünürüm. (“Yılın geriye kanan 364 gününde kim, neden seni okusun diye düşünsen daha iyi olur” diyenlere de söyleyecek bir şeyim yok.)

Bu sene her zamankinden daha zor çünkü kötü haberden başka bir şey yok ve hiç olmazsa bugün, kötü haber taşıyıcısı olmak istemiyorum. Yoksa kolay.

Financial Times, batan gemi haberleriyle dolu bir denizcilik gazetesi gibi, felaket sicili haline geldi. Son haftanın haberlerini özetlesem sokağa çıkmak istemezsiniz.

Onun için, uzun düşünmelerden sonra, size şunu söylemeye karar verdim: Tecrübe sermayedir.
Bu sözü ben söylemiş olmayı çok isterdim ama hangisi olduğunu unuttuğum bir kitapta okudum.

Tecrübe sermayedir.

Sermaye sadece ticari bir iş yapmak için elde buluınması gereken nakit demek değildir.

Çok değişik sermayeler var. Güzellik veya yakışıklılık sermayedir. Yetenek sermayedir. Olgunluk sermayedir. Okunmuş kitaplar, bilinen diller, dolaşılmış ülkeler, bitirilmiş okullar, kazanılmış veya kaybedilmiş savaşlar, yatılmış hücreler, tadılmış acılar ve zevkler, sermayedir.

Felaket yılları, felaketin bir dayanıklılık testi olduğunu anlayabilenler için bir sermayedir.

Bu yeni yıl ne kadar zor olursa olsun, başımıza ne getirirse getirsin, kazandıracağı tecrübe hayatımızın geriye kalan yıllarında kullananacağımız bir sermaye olacak.

2001 krizinde birkaç günde gelirimin dörtte üçünü kaybetmiştim. Gelirimle birlikte, o günlerde hayatımı paylaştığım kadının da güvenini yitirdim. İkincisi birinden daha zordu. Zor zamanlar geçirdim.

Şimdi, yeni zor günlerin arifesinde, o günleri geçirmiş olduğuma memnunum. Beni bir açıdan (para) fakirleştirdiler, bir açıdan (tecrübe) zenginleştirdiler. Zamanla fakirlik kayboldu ama zenginlik bana kaldı.

Zor zamanlar, bana, hiçbir zaman kötü şansa teslim olmamayı, yenilgiyi kabul etmemeyi, mücadeleyi bırakmamayı öğretti.

O gün bugündür düşünürüm ki hayat bir denizdir gibidir ve bu denizde bazen insanın altında bir okyanus kotrası bulunur, bazen delik bir tekne. Deniz bazen uyur, bazen fırtınalıdır. Hangisi olursa olsun insanın görevi dırdır etmeden yolculuğa devam etmektir.

Kişilik edinilmiş tecrübelerin toplamından başka bir şey değil.