11 Aralık 2008 Perşembe

Kırkından sonra azmayanı teneşir paklar

Tatil yazıları - 1

Artık benden geçti, diyenlerdenseniz Penelope Fitzgerald’ın öyküsünü dinlemeye ihtiyacınız var.

Fitzgerald geçen yüzyılın en önemli İngiliz romancılarından biriydi. 2000 yılında, ardında çok övülmüş ve ödül kazanmış dokuz roman bırakarak 84 yaşında öldü.

Onu sadece birkaç ay önce keşfettim. “Maalesef” diyecektim ama bir bakıma Fitzgerald’la geç buluşmam, romansız kaldığım bir döneme rastlamış olduğu için iyi oldu. Ömrünü okuyarak geçiren bütün insanlar, parasız kalan emekliler gibi, bir gün gelir romansız kalır.

Bir ay kadar önce, bir yerlerde, Fitzgerald’ın Offshore adlı romanı hakkında bir yazı okudum.

İlgimi çekti. Ismarladım ve büyük haz alarak okudum. İnsanın bitirmek istemediği bir şekerlemeyi ağzında yavaş yavaş evirip çevirerek emdiği gibi cümlelerini ağır ağır, tekrar tekrar okuyarak kitabı bitirdim.

Nasıl olmuş da bu kadar yıl Fitzgerald’dan haberim olmamıştı?

Şimdi üçüncü romanını okuyorum. Bu yazdığı son kitap olan ve birçok eleştirmenin şaheseri olduğunu söylediği The Blue Flower’dır. Türkçesi Mavi Çiçek adıyla yayımlandı.

Fitzgerald ilk romanını 61 yaşında yayımladı. Bundan önce üniversite bitirdi, İkinci Dünya Savaşı’nda BBC’de çalıştı, evlendi, bir kitapçı dükkânında tezgâhtarlık yaptı, ünlü Italia Conti konservatuvarında ders verdi, üç çocuk sahibi oldu, anneanne oldu. Eleği asma yıllarından biri olarak kabul edilen 60’ında roman yazmaya başladı.

İlk romanı The Golden Child’ı 1976 da, ölen eşini eğlendirmek için yazdığı söylenir. Üçüncü kitabı Offshore 1979’da İngiltere’nin en büyük edebi ödülü olan Booker’i aldı. Londra’da, Thames nehrinin kıyısına demirlemiş teknelerde yaşayan bir grup yetişkin ve çocuğu anlatır. Fitzgerald, çocuklarıyla bir süre böyle teknelerde yaşamıştı.

Fitzgerald’ın bütün eserleri kısadır. En uzun romanı 200 küsur sayfa. Sanırım anlatmak istediklerinin yarısını yazdığı, geriye kalan yarısını okurlarının anlayışına bıraktığı için. Kendisi “Hep, okurun kendine çok fazla şey anlatılmasını hakaret olarak algıladığını düşünmüşümdür” der.

Romanlarında, öyküleri, ani dönemeçlerde, beklenmedik yönlere sapar.

“Bir Penelope Fitzgerald romanı okumak acayip bir arabada gezintiye çıkarılmaya benzer” diyor ünlü İngliz romancı Sebastian Faulks. “Arabanın her şeyi, makinesi, karoseri ve içi birinci sınıf. Sonra, birkaç kilometre gittikten sonra, birileri direksiyonu söküp pencereden dışarı atıyor.”

İnsan hür olmadığı için değil, hür olduğunu anlamadığı için hür değildir.

Hangi yaşta ne yapılacağı toplumsal bir yalandan başka bir şey değildir. Toplum gaddar bir diktatör gibi mensuplarını sıraya sokmaya, benzerleştirmeye çalışır, sıradışı olanları, eksantrikleri, sapıkları cezalandırır. Kırkından sonra azanın teneşir tarafından paklanacağını buyurur. Gerçekte teneşir kırkından sonra azmayanı paklar.

İnsan özgürdür. Hayat kavranmak ve tadı çıkarılmak üzere ona verildi. İnsan kendi hayatının tek sahibidir. Kendinden başka kimseye, aile, toplum, vatan gibi mesaisini ve özgürlüğünü vergiye bağlayan tahsildarlara borcu yoktur. Tarlasını kendi eker, ödülleri, cezaları, mutlulukları, gözyaşlarını oradan kendi hasat eder.

Ve bütün bunları yaparken, umarım, Fitzgerald gibi, yüzünden hiç eksik olmayan bir tebessümle.