14 Aralık 2008 Pazar

Asil martı

Otel odasında koltuğa yatar gibi oturmuş, yüzünü pencereye çevirmiş, dışarıyı seyrediyordu. Yatakta, uzandığım yerden burnunun ve dudaklarının ucunu görüyordum. Arkasında, çamlarla kaplı tepenin yeşilliğinin içinde ve üzerinde, yosunlarda yüzen balıkları andıran bembeyaz martılar çığlık çığlığa uçuşuyordu. Sonra, kargaların sesini duydum. Buna, aşağılardan, dalgaların karaya vuruşunun sesi eklendi, orkestrada müziğe son giren bir enstrüman gibi.

Aynı anda var olmalarına rağmen, bu üç sesi bu sırayla duymuştum. Neden böyle olmuştu? Acaba kulaklarımızda duyduklarımızı sıraya sokan bir tertibat mı var? Ve eğer varsa sırayı ne, hatta kim tayin ediyor?

Nefes alıp verdikçe göğsü inip kalkıyordu.

Ona yumuşak bir şey söylemek geçti içimden ama kelimeler dudaklarıma kadar gelip konuşulmamış kaldı. Konuşsam sukunetini bozacak, oturuşunu değiştirmesine neden olacaktım. Uzayan o an dağılıp kaybolacaktı.

Ertesi gün ben adaya gidecektim, o İstanbul’da kalacaktı.

“Ozanköy’de bensiz yaşayabilecek misin?” diye sormuştu.

“Yanlış soru. ‘Bensiz yaşayabilecek misin?’ diye sormalıydın.”

Pencereyi açmış olmamıza rağmen oda sıcaktı. Resepsiyondaki kadın, “Oldukça doluyuz” demişti ama tarihi ahşap binadan dönüştürülmüş otel bomboş gibi sessizdi. Belki bütün müşteriler bizim gibi sessiz yapılan şeylerle meşguldüler.

Resepsiyondaki kadın, memelerinin arasındaki vadiyi gösteren kolsuz bir süveter giyiyordu. Siyah süveter siyaha boyalı saçlarının rengindeydi. İkisini de aynı boyayla boyamıştı sanki. Siyah, ona, otel gibi eski bir zamandan kalmış, dönüştürülmüş bir hal vermişti.

“Bu martıların sesine bayılıyorum” dedi başını çevirmeden onları seyretmeye devam ederek.

“Bir martı olup böyle sesler çıkartmak ister miydin?”

“Evet, ama ben çöplüğe tenezzül etmezdim.”

“Ne yerdin?”

“Balık yerdim. Ben asil bir martı olurdum.”

Daha sonra, zaman zaman çiseleyen yağmurda, ağaçların arasındaki yoldan kasabaya yürürken bakımsız bahçelerden birini çevreleyen çitin paslı demirlerinde “I love Yusuf” yazılı olduğunu gördüm.

Yürürken konuşmak, yürümek kadar hoştu. Yağmur ağaçları sadece doyurmamış uykudan uyandırmış, yıkamıştı. Ormanda yağmurun insanlardan çok bitkiler için olduğunu iyice anlıyordunuz.

İki yaşlı adam konuşa konuşa bizi geçip koya bakan banklardan birine oturdu. Biz de ondan sonraki banka oturduk. Koyda, arkasında bir sandal çalkalanan demirlemiş bir kotra vardı. Üzerinde kimse yoktu.

Sağımızda, ölenleri de kalanları da çoktan unutulmuş eski sanatoryum, verem öksürüklerinden arınmış, sessiz ve boş, bizim gibi geçen tankeri seyrediyordu.

“Sence, neden hep aşk ilanları yazılır duvarlara da nefret ilanları yazılmaz?”

“Sevgi, coşkuyla dışarı vurulur. Nefret ise içeri atılır ve öfkeyle büyütülür” dedi.

“Sen asil bir martı değilsin sadece. Ayrıca feylezof bir martısın.”

Lokantada garson bizi tanıdı ve ısmarladığımız mezelerden sadece taze olanları masamıza getirdi. Herkesin ezbere bildiği meyhane şarkıları çalıyordu. Gidip gelen vapurları görmeden ve duymadan rakı içip sohbet ettik. Karanlık oldu. Almaya paramız olmadığı halde, camlarına satılık ilanları asılmış ahşap evlerin önünde düşler kurarak otele geri döndük.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Sabah uyanmak bir mucizedir

Tatil yazıları - 3

İnsan en çok tek başına olduğu zaman hürdür. Öyle diyorlar. Yeni uyandım. Yalnızım.

Zamanımın efendisiyim. İstediğim kadar yatakta kalıp uyanmanın esrarını düşünebilirim.


Yorganın altında gece boyu biriken ısıda sıcağım. Kollarımı dışarı çıkarıyorum, soğuk. Oda ısıtılmamış, başka bir iklimin hükmü altında. Ama kalorifersiz Akdeniz evlerine alışkınım. Isı farkı beni rahatsız etmez. Hoşuma gider, hatta.

Gözlüklerimi takıyorum. Başımın altındaki yastığın üzerine bir yastık daha koyuyorum.

Her sabah uyanmak bir mucizedir, düşünecek olursanız. Uyanıyorum ve dünyamı bıraktığım gibi buluyorum. Hayat, sadık bir köpek gibi, yerdeki yıldızlı halının üzerine uzanıp uyanmamı beklemiş sanki, kaldığımız yerden birlikte devam etmemiz için.

Ben uyanmazsam dünya devam edecek mi, etmeyecek mi? Benim uyanmadığım dünya var mı, yok mu?

Yataktan istediğim zaman çıkabilirim. Duş alıp kahvaltı yapabilirim. Kahvaltı yapıp duş alabilirim. Duş ve kahvaltından önce kitap okuyabilirim. Hiçbirini yapmayıp, tembel tembel Sally’nin duvardaki tablosunu seyredip düşünmeye devam edebilirim.

Onu görmeyeli kaç yıl oldu? Adayı terk etmeden satmıştı bana bu resmini.

Birlikte yatağa girebileceğiniz en iyi ikinci şey iyi bir kitaptır.

Kararımı verdim. Kitap okuyacağım. Penelope Fitzgerald’ın The Beginning of Spring adlı kitabını okuyorum. Bitmesine az kaldı. Sakin, sarışın, kavrayışsız, çekici, yumuşak başlı, İngilizce bilmeyen Rus mürebbiye Lisa, ona karşı istekle içi titreyen Frank’ı Moskova’da bırakıp, çocuklarıyla, verandasından birkaç metre ötede ormanın başladığı kır evine gidiyor. Huş ağaçları ve mantarlar. Kestane ve titrek kavak. Büyük ve küçük kuşlar. Geceleyin ağaçların arasından uzanan eller.

Bitirinceye kadar yataktan çıkmayacağım. Bu kitap bana o kadar çok zevk veriyor ki hiç sona ermesin istiyorum, aslında.

İyi bir kitaptan iyi ne var?

Çay yapıp yatağa getirsem ve içerek kitabı okusam daha mı keyifli olur? Hatta tepside kahvaltı bile getirebilirim.

Hayır. Önce kitabı bitireceğim.

İnsan en çok tek başına olduğu zaman hürdür, ama en mutlu?

Yalnızlıkla başkalarıyla beraber olmanın dengesini tutturduğu zaman, belki.

İnsanın en az farkına vardığı ihtiyaçlarından biri tek başınalıktır. Tek başına olmak yalnız olmak değildir. Tek başına olmak bir seçenektir. Yalnızlık ise çoğu zaman sizi seçer.

İnsan tek başına mı olur yoksa dışarıdaki kalabalıktan içerideki kalabalığa mı döner, o başka bir konu.

Pencereden güneş giriyor. Oysa ben yağmur sesi duymak istiyorum.

Yağmursuzluğun ikinci yılına girdik. Belki de Afrika çölü kuzeye göç ediyor ve ilk durağı burası. Dün bahçede yürürken kurumuş veya kurumaya yüz tutmuş yeni servi ağaçları gördüm. “Av yasaklanmış”, diyor Abdullah. “Bahçede eskisinden daha çok kuş var”, diyor. Yem için geliyorlarmış. Kuşlara atmak için buğday satın alacağım. Öğleden sonra.

Yapacak o kadar az şeyim var ki, hangisini önce yapmasam diye düşünürken gece oluyor.

12 Aralık 2008 Cuma

Konuşan ağaçlar ve mavi ışık

Tatil yazıları - 2

Yaz sonuna doğru, yalnız yaşadığı evinin geniş arazisinde bir arkadaşıyla beraber geziniyordu.

Yan yana duran üç sığla ağacının önünde durdu ve “Bu üç ağaç diğerlerinden erken yapraklarını dökecek” dedi.

“Nereden biliyorsun” diye sordu arkadaşı.

“Bana söylediler” dedi, “Benimle konuşuyorlar.”

“Sen kafayı yemişsin” dedi arkadaşı.

Bu olaydan sonra bir gece bahçeye gökten mavi bir ışığın indiğini gördü. Minare büyüklüğündeki ışık fırıl fırıl dönüyordu. Şaşkınlık ve huşu içinde ve biraz da korkuyla ışığı seyretti.

Bahçesine mavi bir ışık indiğini, üç ağacın yapraklarının diğerlerinden önce döküleceğini, söylediği arkadaşına anlattı.

“Sen iyice kafayı yemişsin” dedi arkadaşı.

Bir din adamına gitti. Bahçeye inen mavi ışığı anlattı, ne anlama geldiğini sordu. “Sana bir mesaj yollandı” dedi, din büyüğü. “Ama sen ne olduğunu anlamadın. İyi ki anlamadın.”

Gerçekten kafayı yemiş miydi?

Ünlü bir psikoloğa gitti. Başına gelenleri anlattı ve aklını kaçırmış olma ihtimali olup olmadığını sordu: “Aklımı kaçırıp kaçırmadığımı kaç seansta öğrenebilirsiniz?”

“On seansta” diye cevap verdi doktor.

Ama beşinci seanstan sonra, “Sizin bir şeyiniz yok. Akli melekeleriniz tamamen yerinde” dedi. Doktor, “Ağaçlar sizinle konuşmuşsa konuşmuştur. Mavi ışık gördüyseniz de görmüşsünüzdür” dedi.

Camdan, yapraklarını diğerlerinden erken dökmüş, konuşan üç sığla ve mavi ışığın indiği yer görünüyordu.

Yanan ateşin karşısındaki L şeklindeki koltukta oturuyorduk.

İnsanların ilk ateş yakıldığından beri seyretmekten en çok zevk aldıkları şeylerden biri olan alevleri seyrederek ve ilk duyduklarından beri duymaya bayıldıkları çıtırtıları dinleyerek ısınıyorduk.

Çıtırtıların, konuşan ağaçların veda sözleri, tohumdan kesilinceye kadar durdukları yerde biriktirdikleri akıl mesajları olabileceğini hiç düşünmüş müydü?

Dumanı derin derin içine çekip füüü diye üfleyerek, pipo içiyordu.

“Şimdi ben ne yapacağım?” diye sordu.

“Bir şey yapmana gerek yok” dedi, “Konuşmaya devam ettikleri sürece ağaçları dinlemeye devam et. Eğer yeniden mavi ışık inerse, keyfini çıkart.”

Ama bir şey eksikti. Veya bir sorun vardı.

Delirmiş olsaydı, deneyimlediklerini hakiki bir etki olmadan duyu organlarının tembih almış gibi çalışmasına verebilecekti-keçileri kaçırmış birinin bu şekilde mantıklı düşünebileceğini farz edebilirsek.

Ama delirmediğine göre, duyduklarını duymuş ve gördüklerini görmüş olmalıydı. Mazereti yoktu. Yaşadığı veya yaşadığını sandığı ve daha önce hiç kimsenin yaşamadığı bir hadiseyle tek başına idi.

Bu ise delirmekten daha zor bir şeydi.

11 Aralık 2008 Perşembe

Kırkından sonra azmayanı teneşir paklar

Tatil yazıları - 1

Artık benden geçti, diyenlerdenseniz Penelope Fitzgerald’ın öyküsünü dinlemeye ihtiyacınız var.

Fitzgerald geçen yüzyılın en önemli İngiliz romancılarından biriydi. 2000 yılında, ardında çok övülmüş ve ödül kazanmış dokuz roman bırakarak 84 yaşında öldü.

Onu sadece birkaç ay önce keşfettim. “Maalesef” diyecektim ama bir bakıma Fitzgerald’la geç buluşmam, romansız kaldığım bir döneme rastlamış olduğu için iyi oldu. Ömrünü okuyarak geçiren bütün insanlar, parasız kalan emekliler gibi, bir gün gelir romansız kalır.

Bir ay kadar önce, bir yerlerde, Fitzgerald’ın Offshore adlı romanı hakkında bir yazı okudum.

İlgimi çekti. Ismarladım ve büyük haz alarak okudum. İnsanın bitirmek istemediği bir şekerlemeyi ağzında yavaş yavaş evirip çevirerek emdiği gibi cümlelerini ağır ağır, tekrar tekrar okuyarak kitabı bitirdim.

Nasıl olmuş da bu kadar yıl Fitzgerald’dan haberim olmamıştı?

Şimdi üçüncü romanını okuyorum. Bu yazdığı son kitap olan ve birçok eleştirmenin şaheseri olduğunu söylediği The Blue Flower’dır. Türkçesi Mavi Çiçek adıyla yayımlandı.

Fitzgerald ilk romanını 61 yaşında yayımladı. Bundan önce üniversite bitirdi, İkinci Dünya Savaşı’nda BBC’de çalıştı, evlendi, bir kitapçı dükkânında tezgâhtarlık yaptı, ünlü Italia Conti konservatuvarında ders verdi, üç çocuk sahibi oldu, anneanne oldu. Eleği asma yıllarından biri olarak kabul edilen 60’ında roman yazmaya başladı.

İlk romanı The Golden Child’ı 1976 da, ölen eşini eğlendirmek için yazdığı söylenir. Üçüncü kitabı Offshore 1979’da İngiltere’nin en büyük edebi ödülü olan Booker’i aldı. Londra’da, Thames nehrinin kıyısına demirlemiş teknelerde yaşayan bir grup yetişkin ve çocuğu anlatır. Fitzgerald, çocuklarıyla bir süre böyle teknelerde yaşamıştı.

Fitzgerald’ın bütün eserleri kısadır. En uzun romanı 200 küsur sayfa. Sanırım anlatmak istediklerinin yarısını yazdığı, geriye kalan yarısını okurlarının anlayışına bıraktığı için. Kendisi “Hep, okurun kendine çok fazla şey anlatılmasını hakaret olarak algıladığını düşünmüşümdür” der.

Romanlarında, öyküleri, ani dönemeçlerde, beklenmedik yönlere sapar.

“Bir Penelope Fitzgerald romanı okumak acayip bir arabada gezintiye çıkarılmaya benzer” diyor ünlü İngliz romancı Sebastian Faulks. “Arabanın her şeyi, makinesi, karoseri ve içi birinci sınıf. Sonra, birkaç kilometre gittikten sonra, birileri direksiyonu söküp pencereden dışarı atıyor.”

İnsan hür olmadığı için değil, hür olduğunu anlamadığı için hür değildir.

Hangi yaşta ne yapılacağı toplumsal bir yalandan başka bir şey değildir. Toplum gaddar bir diktatör gibi mensuplarını sıraya sokmaya, benzerleştirmeye çalışır, sıradışı olanları, eksantrikleri, sapıkları cezalandırır. Kırkından sonra azanın teneşir tarafından paklanacağını buyurur. Gerçekte teneşir kırkından sonra azmayanı paklar.

İnsan özgürdür. Hayat kavranmak ve tadı çıkarılmak üzere ona verildi. İnsan kendi hayatının tek sahibidir. Kendinden başka kimseye, aile, toplum, vatan gibi mesaisini ve özgürlüğünü vergiye bağlayan tahsildarlara borcu yoktur. Tarlasını kendi eker, ödülleri, cezaları, mutlulukları, gözyaşlarını oradan kendi hasat eder.

Ve bütün bunları yaparken, umarım, Fitzgerald gibi, yüzünden hiç eksik olmayan bir tebessümle.

7 Aralık 2008 Pazar

Amerikan güzelinin aynası

Bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olan bir arkadaşım var.

Adı Rosie. Onu hiç görmedim. Az daha görüyordum. Ama olmadı.

Bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olduğunu onu bana yollayan arkadaşımdan öğrendim. Rosie İstanbul’a geldi. Randevulaştık. Ama hastalandığım için buluşamadık.

Ancak mail'leşmeye devam ettik ve elektronik düzeyde arkadaş olduk. Rosie’yi hiç görmediğim için bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olup olmadığını bilmiyorum ama Amerika’nın en eksantrik kadınlarından biri olduğunu garantileyebilirim.

Ondan aldığım son mesajda aynalardan bahsediyordu.

“Pazartesi günü ilk çekimi aldım” diye yazdı, ilk çekini nereden, ne için aldığını açıklamadan.

“Gidip bozdurdum ve bir tek şey satın aldım: Bir ayna. Yüzüm durmadan değişiyor. Bir süreden beri bunun farkındayım (dakikadan dakikaya değil de saat başı diyebileceğim bir süratle yüzüm değişik görüntüler veriyor). Çoğu zaman bu görüntüler beni şaşırtıyor onun için yüzüme sadece banyoda değil (onu başkaları ile paylaşıyorum)... Kendi odamda, istediğim zaman rahat rahat bakabilirsem belki... Ne öğrenebileceğimi pek kestiremiyorum ama... Her neyse. Özetlemek gerekirse: Gidip kendime bir ayna aldım. İsviçre’de senin aynan var mı?”

Ona şu cevabı verdim:
“Avusturya. Şu anda İsviçre’de değil Avusturya’dayım. Kaldığım pansiyondaki banyomda (onu başkaları ile paylaşmıyorum) ayna var. İstediğim zaman yüzümü inceleyebilirim. Ama aynaya her baktığımda, hep, aynada yüzüne bakan bir adam görüyorum. Dünyada ayna olmayan yer var mı? Ama şunu düşündün mü? Hiçbir yerde, bizi başkalarının gördüğü gibi gösterecek bir ayna yoktur.”

Tevrat’ta şöyle diyor: Şeyleri oldukları gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz.

İnsan hiçbir aynada kendini olduğu gibi göremez. Ayna kişiliğimizi yansıtmaz.

İnsanın kendini olduğu gibi görebilmesi için kendinden başka bir yerde durması, yani kendinden başka biri olması gerekir, ki o da mümkün değil.

Başkaları bizi bizim kendimizi aynada gördüğümüz gibi görmez. Başkaları hem bizi görür hem de hareketlerimizi ve kişiliğimizi.

Bir zamanlar, genç ve güzelken, çok hoş, sarı saçlı, çilli, yeşil gözlü, güzel vücutlu, iyi huylu bir sevgilim vardı.

“Benim gibi çirkin birinin nesini beğeniyorsun, Allahaşkına?” diye sordum ona bir gün.

“Ben aynı şeyi sana soracaktım” diye cevap verdi.

O zaman anladım ki görmek ve göstermek aynaların yapabileceğinden daha karmaşık bir şey.

Gelecek mektubumda bunu Rosie’ye yazmalıyım.