30 Kasım 2008 Pazar

Pardon, şu bacak benim mi?

Çok uzun yıllar önce Ankara’daki bir devlet hastanesinin koridorlarında yürürken duvarda asılı bir tabelada şunları okudum: “Katlanılması en kolay sancı başkalarının çektiğidir.”Neden hastanede idim, hatırlamıyorum. Hasta olarak olmadığım kesin ama kimi ziyarete gitmiştim? Tamamen aklımdan çıktı.Tabelada yazılanları ise hiç unutmadım. Ağrı insanı feylezof yapıyordu. Tabeladakileri okumak bana da biraz ağrı feylezofluğu bulaştırmıştı.Onun için Ağrının Memleketinde adlı kitabı görünce hemen ısmarladım. Yazarı ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının en ünlü Fransız yazarlarından biri olan Alphonse Daudet (1840-97). Bugün artık edebiyat fakültesi öğrencileri dışında hiç kimse onun eserlerini okumuyor. Oysa zamanında romanları ve tiyatro eserleri ona büyük ün ve servet kazandırmıştı. Daudet, 17 yaşında Paris’te frengi kaptı. Hastalık 25 yıl kadar etkisini fazla göstermeden vücudunda yaşadı. 1880’lere gelindiğinde frengi son dönemine girdi ve Daudet’ye 12 yıl tarifsiz acılar yaşattı. “Bazı günler var” diye yazdı, “uzun günler, sanki yaşayan tek şeyim sızım.”Hiçbir zaman iyileşmeyeceğini, hastalığın gittikçe ilerleyerek onu tamamen felç edeceğini, kör olabileceğini, akli melekelerini kaybedeceğini biliyordu. “Bu benim” diye kendini tarif etti: “Tek kişilik bir sızı bandosu.”Bütün tedavileri denedi. Ama o çağlarda frengi, tedavisi olmayan bir hastalıktı.İntihar etmeyi düşündü ama karısı vazgeçirdi. İngiliz şair Larkin’in dediği gibi: “Cesaret başkalarını korkutmamaktır.” Daudet ıstırabını, ailesine, sevdiklerine bir ıstırap konusu yapmadan çekmeye karar verdi. “Istırap çekmek hiçbir şeydir” dedi bir arkadaşına.”Bütün olay sevenlerinizin ıstırap çekmesine mâni olmak.”“Sızı her zaman onu çeken için yenidir; çevresindeki insanlar için ise yeniliğini kaybeder” diye yazdı benim duvarda gördüğüm yazının felsefesini, başka bir biçimde aksettirerek. “Herkes ona alışacak, benden başka.”Bir gün bir roman haline getirmek amacıyla not tutmaya başladı. Roman hiçbir zaman yazılmadı. Notlar Ağrının Memleketinde başlığıyla 1930’da yayımlandı. Benim okuduğum kitap bunun İngilizce tercümesi idi.“Sızının genel bir teorisi yoktur” diye yazdı Daudet. “Her hasta onu yeniden keşfeder ve herkes için sızının doğası değişiktir, her salonun akustiğine göre şarkıcının sesinin değişik olması gibi.”Ümitsiz vakaların gittiği bir kaplıcada, havuzda yanında duran belden aşağı felçli bir adamın, yanındaki kişiye şu soruyu sorduğunu duydu. “Pardon, beyefendi, ama şu bacak benim mi, sizin mi?” Diğeri, cevap verdi: “Sanırım sizin olacak.”

23 Kasım 2008 Pazar

Norveç’te on bin saati olan Türkler aranıyor

OSLO

Norveç’te yaşayan azınlıklar içinde yüksek eğitim yapmaya en az meraklı olanlar Somalililer ve evet, tahmin ettiniz Türklermiş.

Bir araştırmadan elde edilen bu bilgiyi Oslo’da yemek yediğim Türk kökenli bir politikacıdan öğrendim.

Oysa Norveç okumak isteyenler için cennettir. Petrol ve doğalgaz zengini ülke dünyanın en iyi eğitim sistemlerinden birine sahiptir. Üniversitede okumak isteyenlere devlet uzun vadeli ve düşük faizli kredi veriyor. Krediyle, Norveç dışında, Harvard (ABD) veya Oxford (İngiltere) gibi dünyanın en ünlü üniversitelerinde bile okumak mümkün.

Okuyanın çok ve daha iyi okuması için Norveç hükümeti, elinde çek defteri, hazırda bekliyor.

Yemekten sonra Wall Street Journal gazetesini karıştırırken İngiliz detektif romanı yazarı P. D. James ile ilgili bir yazı gözüme çarptı.

Bayan James dünyanın en ünlü detektif romanı yazarlarındandır. Son kitabını yazarken kalp krizi geçirmiş. Önce hastanede, ardından da yaşlı insanların nekahet dönemini geçirdiği bir hanede yatmış. Ama kitabını yazmaya ara vermemiş.

“Ölürsem kitabımın yarım kalma olasılığı korkunç bir düşünce” demiş Bayan James. “Kitabımı başkasının bitirmeye çalışmasını düşünmek bile korkunç.”

Bayan James 88 yaşında.

“Neden bazı insanlar olağanüstü başarılıdır da diğerleri değildir?” Bayan James’le ilgili yazının altında bu sorunun cevabını araştıran bir kitap yazan Amerikalı Malcolm Gladwell’le yapılmış söyleşi vardı.

Gladwell’in psikologlar tarafından yapılan araştırmalardan aldığı sonuçlara göre, “büyüklük”e ulaşmadan önce az 10.000 saat hazırlık gerekir. Çalışmak, yani.

“On yıl satranç oynamadan satranç ustası olan yoktur, 10 yıl kompozisyon çalışmadan büyük beste tapan bestekâr görülmemiştir” diyor Gladwell.

Araştırmalar 10.000 saat çalışmanın başarıya ulaşmak için bütün sahalarda standart olduğunu gösteriyor. Amatör ile dünya çapında üne ulaşmış arasındaki fark bu 10.000 saattir.

Bu ve bunun gibi araştırmaların anlattığı gerçek basittir: Başarılı olmak şansa veya yeteneğe değil çalışmaya bağlıdır.

“Şans hazırlıklı olmak (yani çok çalışmış olmakla) ile fırsatın karşılaşmasıdır.”

Yetenek ise çok ama çok çalışmakla başarma azminin bir başka adıdır.

Eğitim, kaderini değiştirmesi için insanın sahip olduğu en önemli, en herkese açık, en keyifli yoldur.

Norveç’te yaşayan Türkler neden bu yola girmiyor?

Kuyudaki insan bazen o kadar kördür ki kendisine atılan ipi bile görmez. Bazen cahillik böyle bir körlüktür. Cahilliğin sıfır noktasında değil eksisinde bulunulan bir cahilliktir bu. Kafada bilgiden çok bilgisizliğin, doğrudan fazla yanlışın bulunduğu bir durum.

Kim bu insanları düşünüyor? Kim onları kurtaracak?

16 Kasım 2008 Pazar

Geceyi karargâhta geçiriyorum

Artık geceleri sabaha kadar deliksiz uyuyamıyorum. Bazen uyuduktan bir saat sonra uyanıyorum. Bazen ezan sesiyle. Bazen saat üç civarında.

Bir süre yeniden dalmaya çalışıyorum. Başaramazsam, ki çoğunlukla başaramıyorum, kitap okumak için ışığı açıyorum. Bunu mümkün olduğu kadar geciktirmeye çalışıyorum, çünkü bu anlarda ışık ayazda kendiliğinden açılan pencereden içeri esen soğuk rüzgâr gibi ani, sert ve sevimsiz geliyor bana. Thoreau boşuna “Elektrik karanlığı öldürür, mum aydınlatır” demedi.

Bugünlerde Çin’de 618-907 yılları arasında hüküm süren T’ang hanedanının son çağlarında yazılmış şiirlerin İngilizce çevirilerini okuyorum. T’ang, Çin şiirinin altın çağı olarak addediliyor.

Tekrar tekrar okumama rağmen şiirlerin anlamını tam olarak kavrayamıyorum. Bin küsur yıl önce düşünülmüş düşünceler, milyarlarca yıl önce ölmüş yaratıkların kalıntılarından çok daha çok esrarengiz.

Çoktan ortadan kaybolmuş kentler, unutulmuş savaşlar, kim olduğu meçhul barbarlar, bilmediğim ağaçlar, bana yabancı olan efsanelere yapılan atıflar anlamamı zorlaştırıyor. Ama gene de okuduklarımdan keyif alıyorum.

Şimdi Çin bir çevre felaket bölgesi. Doğasının her parçasını feda etti, zenginleşmek için kızlarını satan bir baba gibi.

T’ang devrinde insanlar doğayla ve yabani hayvanlarla iç içeydiler. Bir yerden bir yere giderken kaplanlardan sakınmaları gerekiyordu. Nehirlerde su, aksettirdiği ay ışığı gibi temiz ve parlaktı. Elektriksiz geceler ay ve yıldızları insanlara yaklaştırıyordu. Ten ile soğuk arasında kalorifer yoktu. Savaş ve sürgünler, tehlikeli ve yavaş yolculuklar, gidip de gelmemeler, güneş doğmaya başlarken görülen rüyalar, ayın tepelere vuran “beyaz şafağı,” göl kenarları vardı.

Neredeyse tamamını anladığım bir şiir karşıma çıkınca seviniyorum. T’ang şairlerinin en büyüğü olarak addedilen Tu Fu’nin (712-70) Geceyi Karargâhta Geçiriyorum adlı şiiri bu.

Hasat zamanı açık bir gece.
Karargâhın avlusunda
Wu-tung ağaçları üşüyor.
Nehrin kıyısındaki kentte
Tek başıma uyanıyorum
Titrek mum ışığında.
Gece boyu çalan borular
Düşüncelerimi tedirgin ediyor.
Gökyüzü ayın görkemiyle yıkanmakta
Ama bakan kim?
Toz kasırgaları, yazamıyorum.
Hudut geçidinde bekçi yok.
Yolculuk etmek tehlikeli.
On yıldır yollarda,
İçim hüzün dolu.
İnce bir dala tünemiş kuş misali
Birkaç dakika huzur bulduğum için
Şükrediyorum.

Bu şiir bugün yazılmış olamaz mıydı?

İnsandan insana vasiyetsiz miras kalan, hiç değişmeyen şeyler var. Bin sene önce ile bugün ayağı kırılan bir insanın duyduğu ıstırap nasıl aynı ise eski dostlara duyulan özlem de aynı. Ay ışığında içilen şarabın keyfi. Karargâhta, en beklenmedik anda, insanı kasvete boğan ev hasreti.

El değişiyor ama tespih hep aynı.

İnsan olmak, düşüncelerin doğurduğu vahşi atların üzerinde yere düşmeden durmaya çalışmaktır.

İp kopup oyun bitinceye kadar.

9 Kasım 2008 Pazar

Yağmur cezası

OZANKÖY
Sabaha doğru yağmur sesiyle uyandım. Kuru kuyunun yanındaki dutun sararmaya başlayan yapraklarına yağmur taneleri düşüyordu. Burnuma ıslak toprak kokusu geldi ya da geldiğini hayal ettim.

Fizan çölüne oğul yollamış asker annesinin hasretine benzer bir özlemle yağmur bekliyorum aylardır. Birkaç gün önce yağmur beklentisiyle bahçemin dönümlerini sürdürdüm. Toprak gelecek yağmuru daha kana kana içsin, derinlerine çeksin diye. Ama yağmur gelmedi.

Sabahleyin beni uyandıran, yağmur dediğim şey, serpintiden başka bir şey değildi. Başlamasıyla bitmesi bir oldu. Otomobilimin ön camında kuruyan topraklı damlalardan başka bir emare bırakmadı.

Susuzluğa en dayanıklı Akdeniz bitkilerinden biri adaçayıdır. Sekiz, dokuz, hatta on ay yağmursuz yaşayabilir. Belki de ona acımtırak kokusunu ve tadını veren yağmur hasretidir.

Geçen gün bahçede yürürken patikanın sağındaki adaçaylarının kurumuş olduğunu gördüm. Evi aldığımda orada olduklarına göre en az yirmi küsur yaşındaydılar. Yağmur yediklerinde yeniden canlanırlar mı yoksa bir daha kalkmamak üzere mi düştüler, bilmiyorum.

Beşparmaklardaki ormanda bile ağaçlar ölüyor. Kahverengi kahverengi görüyorsunuz onları yeşilliğin içinde. Çamların ve servilerin yeşili solgun, tozlu bir renk almaya başladı.

Yürürken ağaçların arasından aşağıdaki gölette bir damla su kalmamış olduğunu görüyorum.

Ertesi gün gökyüzü masmavi. Bir tek bulut yok. Tişörtle dolaşıyorum. Gidip yüzsek mi diye düşünüyorum.

Keklikler ne içiyor?

“Ayın 12’sinde cemre düşecek” diyor kardeşim.

“Saatli Maarif Takvimi’nden mi öğrendin?”

“Hayır bundan.” Yanında, oturduğu koltuğun üstünde, kalın, siyah kaplı bir not defteri veya ajanda var. İki eliyle kaldırıp bana gösteriyor. “Bunun içinde şey var” diyor, gelecekte ne olacağını gören bir eski zaman peygamberinin bilgiç tebessümüyle. “Sen de varsın.”

Ağzında iki diş kaldı. İkisi de önde. Biri altta, diğeri üstte. Gülünce ilk dişlerini çıkaran bebeklere benziyor.

“Cemreye boş ver, yağmur yağacak mı onu söyle” diyorum.

“Kitap onu yazmıyor” diyor.

“Çöpe at o zaman onu.”

Çiçek ve ağaç satan seranın sahibesi, “Ayda bir su isteyen bitkilerden bir köşe yaptım” diyor.

Arkasından yürüyorum. Kaktüs, iris ve Japon gülü ile ekili bir alana götürüyor beni.

Ama ben inatla ve açgözlülükle bol su isteyen çiçekli sarmaşıklar, yakut çiçekli bodur bitkiler, sarı ve pembe çiçek veren zehirli ağaçlar alıyorum. Hayalimde, gökgürültülü eski yağmurların su içirdiği sarmaşıklar pergolalara, bahçe duvarlarına tırmanıyor, boru çiçekleri acı kokularını yatak odama yolluyor.

Bu kışın da geçen kış gibi yağmursuz geçebileceğine inanmak istemiyorum.

“Bu sene yağmurlu geçecekmiş” diyorum arkadaşıma.

Uyduruyorum tabii. Bu inancı destekleyecek bir bilgi ne bende var, ne de, muhtemelen, dünyanın herhangi bir meteoroloğunda. Ama ben inanmak istiyorum. “Martta bahçe yemyeşil olacak” diye atmaya devam ediyorum. “Her taraf kır çiçekleriyle dolacak.”

Ya olmazsa? Ya her şey adaçayı gibi ölürse?

Keklikler susuzlukta kırılıyor olsa bile av mevsimi açıldı. Milli park olan, avcılara kapalı alanlar dahi bu yıl ava açılmış. Pazar günü tüfek sesiyle uyandım. Öğleden sonra bahçede dolaşırken bir fişek buldum.

Acaba kümes hayvanları için de av mevsimi açıldı da haberim mi yok?

Yağmur yağmıyor. Yağmıyor. Yağmıyor.

Bir suç için cezalandırılıyor olabilir miyiz?

2 Kasım 2008 Pazar

Üç Maymun, bir Türkiye

Zifiri karanlıkta orman yolunda bir otomobil gidiyor ve yavaş yavaş korkunç şeyler olacağı içinize doğuyor.

Bu otomobil karanlıkta ilerlemiyor da sanki karanlığın kursağından midesine iniyor, bir daha ondan haber alınmamacasına kaybolmak üzere.

Uzaklaşıyor, ufalıyor, köşeyi dönüyor ve bilinmeyen bir uygarlığa ait, misyonu uğursuz bir uzay gemisi gibi kayboluyor. Kâinatın ve hayatın geldiği ve gideceği yer olan karanlıktan başka bir şey yok şimdi perdede.

Nuri Bilge Ceylan’a Cannes’da En İyi Yönetmen ödülü getiren Üç Maymun filmi bu karanlıkla başlıyor ve bitiyor.

Filmi geçen hafta sonu gördüm. Ve başıma balyozla vurulmuş gibi oldum. Gücü beni ürpertti. Amansız katılığının altındaki insanlık ve yumuşaklık gözlerimi yaşarttı.

Üç Maymun, ustalığının zirvesinde bir rejisörün başyapıtı. Film olarak bu güne kadar yapılmış -sadece Türkiye’de değil dünyada- en güzel filmlerden biri. Ceylan, kendine has bir sinema dili geliştirdi - her kelimesi jilet gibi keskin, gülle kadar ağır bir dil, süssüz, tavizsiz, yalın ve ürkütücü. Bu dili kullanarak dünya çapında bir rejisör olduğunu kanıtladı ve Üç Maymun’la Türk sinemasının bayrağını müthiş yüksek bir yere dikti. O kadar yüksek ki, buraya kendisinin bile bir daha tırmanması kolay değil.

Hiçbir sanat dalında sinemada olduğu kadar dünya standartlarını yakalamış değiliz. Bunda Ceylan’ın rolü herkesinkinden büyük.

Bu film beni çok etkiledi, çünkü yıllardır rakamlarla anlatmak istediğim şeyleri resimlerle ve benim hiçbir zaman anlatamayacağım kadar mükemmel bir biçimde anlatıyor. Hırsız ve duyarsız bir rejim tarafından mutsuzluğa, yoksulluğa, şiddete ve ümitsizliğe itilenlerin öyküsünü.

Üç Maymun’da beş kişi var. Görmeyen, duymayan, konuşmayan beş kişi. Daha doğrusu Türkiye’nin görmemeye, duymamaya, konuşmamaya mahkûm ettiği milyonlar arasından seçilmiş, sıradan beş insan. Onları sokakta görseniz başınızı çevirip bakmazsınız. Kimisi kurban, kimisi kurban eden gibi görünüyor ama, aslında, hepsi kurban. Hepsi Türkiye’nin çeşmelerinden payına düşen acıyı içiyor. Ve aslında hiçbiri sıradan değil, çünkü sıradan insan yok. Herkes özel.

Beş kişi dedim, ama aslında bu filmde altı kişi var. Bir uzay yaratığına benzeyen -hepimiz aslında uzay yaratıkları değil miyiz?- Bir küçük çocuk. O diğerlerinin aradığı ama bulmadığı ve bulamayacağı şeyleri temsil ediyor. Sevgiyi ve yumuşaklığı. Bir tek o kucağa alınıyor, o sevgiyle kolunu omza atabiliyor, sadece onun içeri girmesi için kapıya ihtiyaç yok.

Ceylan, Cannes’da “Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” demişti.

Yalnız, güzel ve korkunç deseydi belki daha doğru olacaktı.