28 Eylül 2008 Pazar

Bir ampul değiştirmek için kaç Zen Budist gerekir?

Sadece son derece esnek ve yumuşak olanlar son derece sert ve güçlü olabilir.
Eğer sorunun çözümü varsa tasalanmanın anlamı yok, sorun sonunda çözülecek. Eğer sorunun çözümü yoksa tasalanmaya mahal yok çünkü çözülmesi imkânsız.
Çok temiz suda balık yaşamaz.
Hiddet, niteliksiz olmanın belirtisidir.
Kızgın kişi her zaman yapabileceğinin fazlasını yapabileceğini sanır.
İnsanlar çoğu zaman akıl açıklarını hiddetle kapatmaya çalışırlar.
Nefret insanın kendine uyguladığı bir cezadır.
Hiddet, akılsızlıkla başlar, pişmanlıkla biter.
Kızgın adam ağzını açar, gözlerini kapatır.
Hiddet eser, aklın lambası söner.
Akıllı insan hatalarından ders alır. Başkalarının hatalarından ders alan ondan da akıllıdır.
Ne kadar sıkı tutarsanız, o kadar az şeye sahipsiniz.
Elde eden az şeye sahiptir. Dağıtanın çok şeyi var.
İnsanlara yol göstermek istiyorsan arkalarından yürü.
Bir samuray, Zen ustası Hakuin’e öldükten sonra nereye gideceğini sormuş. Hakuin, “Ben nereden bileyim?” diye cevap vermiş. “Nasıl bilemezsin?” demiş samuray. “Sen bir Zen ustasısın.” “Evet, ama...” demiş Hakuin, “ölü bir Zen ustası değilim.”
Muayyen bir işi yapabilmek için muayyen bir insan olmak gerekir.
Eğer gerçek aşkı bulmak istiyorsanız kendinizi sevmeyi öğrenin.
Hiçbir kar tanesi hiçbir zaman yanlış yere düşmez.
Öğrenmek nehrin aktığı yöne doğru kürek çekmek gibidir: İlerlememek gerilemek demektir.
Ruh ışık saçarsa insanda güzellik olur. İnsanda güzellik varsa yuvada uyum olur. Yuvada uyum olursa ulusta düzen olur. Ulusta düzen olursa cihanda sulh olur.
Samimi olmayana samimi davranmak tehlikelidir.
Kötü şeylerde yavaş ol, iyi şeylerde aceleci ol.
İyilik bağırır. Kötülük fısıldar.
Eskilerin yürüdüğü yolu izleme, onların aradığını ara.
Ne kadar sessiz olursan, o kadar çok şey duyarsın.
Hayat denize açılıp batacak bir gemiye binmeye benzer.
Oraya vardığınızda, orada orası olmadığını görürsünüz.
En az şey isteyenler Tanrı'ya en çok yakın olanlardır.
Her çıkış başka bir yerin girişidir.
İnsan tartışır, doğa yapar.
Saat beşte sevişmek için sana geleceğim. Geç kalırsam bensiz başla.
Soru: Bir ampul değiştirmek için kaç Zen Budist gerekir? Cevap: Üç. Biri değiştirmek için. Biri değiştirmemek için. Biri ne değiştirmek ne değiştirmemek için

21 Eylül 2008 Pazar

İki kişi

“Sen iki kişisin” diyorum ona. “Sen ve diğeri.” “Sen de iki kişisin” diyor.
“Diğeri geldiğinde beni senden uzaklaştırıyor” diyorum.
“Senin diğerin de beni senden uzaklaştırıyor” diyor.
“Benim diğerim senin diğerin geldiğinde ortaya çıkıyor. Senin diğerin gelmese benim diğerim ortaya çıkmayacak” diyorum.
Susuyor. Düşünüyor. Muhakkak bir şey söyleyecek. Son sözü söyleyen hep o olsun ister.
Mutfak çekmecesindeki iki kaşık gibi yatıyoruz. Başım başına dayalı. Saçları burnumu gıdıklıyor. Sol göğsü sağ avucumun içinde. Bazen elimi oradan çekip karnına götürüyorum. Karnının yumuşaklığına dokunmak hoşuma gidiyor. Küçük bir göbeği var. Hatırlayamadığım bir şeyi hatırlatacak gibi. Sonra avucumu kalçasına dayıyorum.
Uyumaya çalışıyorum ama uyuyamıyorum. Beş dakika uyumak bile bana iyi gelecek, biliyorum. Ama uyku benden kaçıyor. Bilerek kaçıyor sanki. İsteyerek. Vereceği dinlenmeden domuzluk olsun diye mahrum bırakarak.
Uyumadığımın farkında. Uyumaya başladığımı ellerimin titremesinden anlıyormuş.
Birbirimizi anladık mı? Ben ona ne dedim? O bana ne dedi?
Perdeleri çekik, loş odada sevişme sona erince sesleri yeniden duymaya başlarsın. Kedinin tuvalette bir şeylerle oynadığını. Sokaktan geçen bir aracın kornasını. Martıları. Bir yerlerde pencereden seslenen ama ne dediği anlaşılmayan kadının sesini. Üst kattaki tıkırtıyı.
Uzanıp yatak kenarındaki komodinin üstünden klimanın uzaktan kumandasını alıyorum ve düğmeye basıyorum. Bir şey olmuyor.
“Ters tutuyorsun” diyor.
Doğru tutarak düğmeye basınca klima derin bir nefes alıp mesaiye başlıyor, diğer sesleri uzaklaştırarak.
Konuşurken mi daha iyi anlıyoruz birbirimizi, susarken mi?
Kelimeler nasıl icat oldu? Herhangi bir kelimeyi ilk kim, nerede konuştu?
Kelimeler yalan söylemek için mükemmel ama doğru söylemek için yetersiz. Kelimeler siperde yatmaya uygun, ortada dolaşmaya değil.
Uykunun faydası burada belki. Kelimelerden uzaklaştırıyor insanı. Aklı kelimelerden boşaltıyor. Dinlenmek bu kelimelerin meydana getirdiği boşlukta meydana geliyor.
Vücudumuz dilimizden daha iyi biliyor konuşmasını. Vücut dilinin dağarcığında daha az şey var ama bunlar daha açık ve kesin. Gözler konuşuyor. El bir yere dokununca verdiği mesajın ne olduğunu anlamamak imkânsız.
Anlaşmak için kelimelere ihtiyaç yok aslında. Anlaşmamak için ise var.
“Benim diğerim, sana karşı korunmam gerektiğini düşündüğümde çıkıyor ortaya” diyor.
Söylemiştim. Son sözü söyleyecek diye. Karşılık olarak bir şey söylemek istemiyorum. Birinin son sözü söyleyebilmesi için birinin susması lazım.
Aslında iki kişiden de çokuz, hem o, hem ben, hem herkes. Sanki kişilik -o ne ise- birçok odası olan bir saray. Ne zaman hangi odasından hangi “ben”in çıkacağını bazen ben bile bilmiyorum.
Bu konuyu daha sonra konuşuruz belki. Veya konuşmayız.
“Acıkmaya başladık mı?” diye soruyorum.
“Ehh” diyor.
“Sahilde yürüyüp her zamanki lokantamıza gidelim mi?”
“Olur” diyor.
Bir süre daha yerimizden kıpırdamıyoruz. Bostandaki karpuzlar gibi, ikiye bölünmeden önce, bir süre daha, bütün olmanın tadını tatmak istiyoruz, o da, ben de. Bu konuda bir fikir ayrılığı yok. O ve ben varız şimdi. Diğerleri yok.

7 Eylül 2008 Pazar

Canlı

Havada kulağınıza hoş gelen bir şey varsa o müziktir. Evde yalnız, mutfaktaki sedire uzanmış, başım yastıklara gömülü, sabah çayının keyfini çıkarırken akordeon sesi duydum.
Ses köşebaşındaki sinagogun oradan geliyordu, yürüye yürüye çalan birinin akordeonundan çıkıyordu. Yavaş yavaş penceremin altına yaklaştı. Fincanı masanın üstüne bıraktım, pencereden dışarı baktım. Boş sokakta, güneş altında genç bir adamdı.
Ona baktığımı görünce durup kapımın önünde çalmaya başladı.
“Kimsiniz?” diye sordum, duraklayınca.
Görünüşünden ve sakin sakin akordeon çalarak yürümesinden Türk olmadığı belliydi.
“Ben Romen” dedi, çalmaya devam etti.
“Bir dakika” dedim.
Kafamı içeri çektim, cüzdanımdan 10 liralık bir banknot çıkardım, katlayıp aşağı attım. Eğilip parayı aldı, bana bir gülümseme yollayarak müziğiyle birlikte yürüyüp köşeyi döndü, gözden ve kulaktan kayboldu.
Müzik hayatın aynasıdır diyor ünlü piyanist Daniel Barenboim. Her ikisi de hiçbir yerden gelir, hiçbir yere gider.
Müzik dünyanın hem içindedir hem dışındadır diyor.
Müzik kendiliğinden var olmaz. Onu birisinin yaratması lazım. Bu yaratma işi enerjiyle olur. Müziğin arkasında bulunan, onu yokken var eden enerjidir. Dinlediğimizde, müziği duyarken enerjiyi de duyarız. Müzik enerjisini enerjimize katar, onu çoğaltır.
Bu enerji “canlı” müzikte vardır. Kaydedilmiş müzik, enerjisinden sıyrılmış olduğu için “ölü”dür.
Radyoda veya televizyonda dinlediğiniz bir canlı konser ise orada olmamanıza rağmen canlıdır. Oluşum halindedir. Orkestra ile dinleyiciler, müzisyenler ile müzisyenler, müzisyenler ile orkestra şefi arasındaki alışveriş ve karşılıklı etkileniş konsere can ve yön verir.
Ama canlıyken kaydedilmiş bir konser artık canlı değildir.
İki kapak arasında yaşayan bir roman ne kadar hayatsa, CD’ye alınmış müzik de o kadar müziktir.
Münih Filarmoni Orkestrası’nın ünlü şefi Sergiu Celibidache (1912-1996) hiç plak yapmadı, çünkü sadece müziğin “canlı”yken müzik olduğuna inanıyordu. Plağın hiçbir zaman “canlı” konserin hayatiyetini yakalayamayacağına inanıyordu.
Plak dinlemek Brigitte Bardot’nun fotoğrafıyla yatağa gitmeye benzer diyordu. Ama öldükten sonra ondan habersiz kayda alınan bazı konserleri CD halinde piyasaya sürüldü.
Genç Romen birkaç dakikalığına akordeonundan çıkan müziğin enerjisi ve güzelliğiyle sokağı doldurmuş, zenginleştirmişti. Görünmeyen bir bülbülün beklenmedik bir anda ötmesi ya da bir yelkenlinin geçip gitmesi gibi karşılıksız verilen bir güzellikti sokağa bahşettiği.
Müzisyen olmak insanı daha iyi bir insan yapar demişti hatırlamadığım birisi.
Müzik yapmak da dünyayı daha iyi bir yer yapar.

Not: Yarın 20 Eylül’e kadar tatile çıkacağım. Hoşça kalın.