13 Haziran 2008 Cuma

Gelen yolcu - iki gün önce

OZANKÖY

Bahçedeki en uzun servinin tepesinde bir saksağan oturuyor, yüzü birkaç saat önce kalkmış güneşe doğru.
Bu servinin tepesi bahçede kuşların en çok sevdiği yer. Saksağan yoksa karga, karga yoksa güvercin var... İzlediğim kadarıyla, bu mevki iriliğin belirlediği bir protokol sırasına göre kullanılıyor. Karga gelince saksağan, saksağan gelince de güvercin tepeyi boşaltıyor.
Ben mağaranın yanındaki badem ağacının altında oturuyorum ve sivrisinekler tarafında ısırılmış yerlerimi kaşımamaya çalışarak, sabah çayımı yudumluyorum. Boyuma asılı dürbünle ara sıra saksağanı izliyorum.
Bugün buradaki son günüm. Tatil sona eriyor, yarın sabah İstanbul’a dönüyorum.
Saksağanın başı, boynu ve kuyruğu siyah, gövdesi beyaz, kanatları siyah beyazdır. Hem siyahlığı hem beyazlığı tam ve mükemmel, güneşte parlıyor. Hayat cilasıyla cilalanmış gibi.
Yarın bu saatte uçak İstanbul için alçalmaya başlıyor olacak. Doğudan hafif hafif bir esinti geliyor, beni serinletip hurmayı, filayağı ağacını, zakkumu ve pergolanın üzerindeki yasemini ferahlatmaya gidiyor.
Dürbünü kaldırıp saksağanı buluyorum. Sürekli, başını yavaş yavaş bir sağa bir sola çevirerek, sessiz, çevreyi gözlüyor. Ne yaptığını biliyorum. Toprakta, görmediğim bir yerlerde yemlenen eşine gözcülük ediyor. Saksağanlar hep çift gezer onun için eşinin yakınlarda bir yerlerde olduğu kesin. Belki mutfak kapısının önündeki servideki yuvada büyüttükleri yavruları bile oralardadır. Otların arasından bir yılan fırlarsa panik ötüşünü öterek onları uyaracak, uçup daha güvenli bir yere gidecekler.
Ama sonra gene dönecekler çünkü onlar bu bahçenin saksağanları.
Pasaport polisinin önü tatilden dönenlerle dönmeyenleri ayıran huduttur.
Siz bir süre, rutin denilen, birbirine benzeyen günler nehrinin kıyısına çıktınız. Sırtınızı dönüp başka bir yere gittiniz. Başka yataklarda yattınız. Değişik yemekler yediniz. Başka insanlar arasında başka şeyler yaptınız. Arkanızda bıraktığınız dünyayı aklınızın kıyısında tuttunuz veya tutmaya çalıştınız, surlara merdiven dayamış saldırganları içeri sokmamaya çalışan askerler gibi.
Yavaşladınız.
Ama işte bir an önce pasaport kuyruğuna girmek için adımlarını sıklaştıran diğer yolcular gibi, elinizde olmadan, siz de adımlarınızı hızlandırıyorsunuz. Bir yerlere bir an önce yetişmek için acele etme dünyasına dönmek için hızlanmaya başladınız.
Birkaç metre sağımda yeri kaplayan çiçeklerin arasında bir hışırtı duyuyorum. Bir yılan olmalı. Küçük bir kertenkele hışırtının geldiği yerden dışarı fırlıyor ve panik içinde sağa sola baktıktan sonra yıldırım süratiyle kendini bademin gövdesindeki kovuklardan birinden içeri atıyor. Hışırtı duruyor.
Kabinde sıkılmış ve kanıksamış genç bir polis olacak. Pasaportuma gürültüyle damga vuracak ve beni tatile gitmemiş insanlara açılan kapıdan içeri alacak.
Ne kadar zaman geçerse geçsin bu tatili hatırlayacaksın. Burada oturuyor olmanı. Gölgeyi. Esintiyi. Çayı. Saksağanı. Kertenkeleyi. Denizi. Ayrılmadan önce yatağının başucundaki duvara üzerinde Haplarını İçmeyi Unutma yazan notu asan misafirini. Geri dönüp baktığında sadece hatırladığın günler yaşadığın günlerdir.