29 Haziran 2008 Pazar

Doğu’ya dönüş

1970'lerde bir ara her yaz Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gittim.
Plansız, amaçsız gezilerdi bunlar. O zamanlar Ankara’da oturuyordum ve bir sürü İngiliz ve Amerikan yayın kuruluşunun Türkiye muhabirliğini yapıyordum. Ama belirli herhangi bir konuyu incelemek veya yazı yazmak yoktu aklımda. Not bile tutmazdım çoğu zaman. Döndükten sonra bazen yazı yazar, bazen yazmazdım.
Kimi zaman Van’a uçar, oradan dolmuş, otobüs, taksi, Allah ne verdiyse, gönlümce, yılan gibi kıvrıla kıvrıla, Diyarbakır’a gider, oradan Ankara’ya uçardım. Kimi zaman gezim Diyarbakır’da başlar, Van’da sona ererdi. Tek başımaydım. Nereye gideceğime, nerede ne kadar kalacağıma anında karar verirdim.
Sürgün ve yokluk yeri olarak bilinen bu yerlere gönüllü olarak gitmemi arkadaşlarımın ve aile fertlerimin aklı almıyordu. Tepki aynıydı ve aşağı yukarı şuydu: “Deli misin? Ne işin var oralarda. Kesecekler seni.”
Avrupa’nın hiçbir yerinde Kars yaylaları, Küre Dağları kadar güzel yerler yoktur. Ama Ankara’da bunu hiç kimse duymak istemiyordu. İnsanlar İsviçre’ye, İngiltere’ye falan gitmek için ölüyordu ama burnumuzun dibinde sayılabilecek bu yerlere gitmek akıllara gelmiyordu.
Oraları “geri, pis, tehlikeli” yerlerdi.
Tanıdıklarım arasında, yabancı diplomatlar dışında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya giden bir tek kişi yoktu. Sınıf arkadaşlarım Doğu’da askerlik yapmamak için yeri göğü yerinden oynattılar.
Doğu, Batı’da bilindiği gibi değildi. Bir defa müthiş ören yerleri, çarpıcı bir doğası, eşsiz bir bitki örtüsü vardı. 1980 yaklaşır ve kan akmaya başlarken bile, hiçbir tehlikeyle karşılaşmadım. Karşıma çıkan insanlar -Batı’da birçoğunun kaba ve cahil olarak bildiği Kürtler- yumuşak ve olağanüstü konukseverdi.
Birçok yerde oteller ilkel, yataklar pisti ama her yerde en az bir tane iyi lokanta vardı ve doğa görkemli ve muhteşemdi.
O zamanlar aklım kafamdan bir karış yukarıdaydı. Çok içki içiyordum. Toydum. Türkiye’nin düzeninin ne olduğunu daha öğrenmemiştim. Aceleciydim. Sinirliydim. Sabırsızdım. Bakıyordum ama görmüyordum. Bu gezilerden biriktirebileceğimden azını biriktirerek döndüm.
Ama önemli bir şey öğrendim: Türkiye’nin sol yarısı vatan, sağ yarısı sürgün yeriydi.
Doğuda 1980'den sonra olanlar ve hâlâ olmakta olanlar beni şaşırtmadı.
Geçen hafta, uzun bir aradan sonra, Doğu’ya geri döndüm. Bu defa Kars’tan başladım. Gazetelerde okuduğum birkaç haber merakımı çekmişti. Doğu Anadolu kalkınmada Güneydoğu’nun bile arkasında kalmaya başlamıştı. Kars, Erzincan, Erzurum süratle nüfus kaybediyordu.
Doğu'da çok şeyin değiştiğini, refahın artmış olduğunu gördüm. Ama Batıdakiler için hâlâ gidilecek bir yer değildi. Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’ndan öğrendiğime göre Kars’a yılda 10 bin kişi geliyordu, bunların da çoğu yabancıydı.
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?” diye soracak olursanız, cevabı sır değil.
Kars yazılarım gelecek hafta bu sayfalarda yayımlanacak.

Haziranda, Kars Yaylası sonbaharın serinlik ve yağmurlarını ve ilkbaharın renklerini birlikte yaşıyor. Karşıda Ermenistan dağları.
(Fotoğraf: Mukadder Yardımcıel-Kars DHA)

22 Haziran 2008 Pazar

Zincir

OZANKÖY

Yerden üç metre yükseklikteki yukanın iğne uçlu yapraklarının arasında yaşayan bir fare var. Alacakaranlıkta yuvasından çıkıyor. Oturduğum yerden onu görüyorum.
Herhalde kendini en çok karanlıkta güvende hissettiği için bu saatte ortaya çıkıyor. Ama baykuş bunu biliyor. Bir tanesi birkaç dakika önce ilerideki servi ağaçlarından birinin dalına tüneyip yuvarlak gözleriyle etrafı gözlemeye başladı bile.
Biber ağacının altındaki yerimden hem fareyi hem baykuşu görüyorum. Fare ile baykuş da beni görüyor. Ama baykuş fareyi görmüyor, fare de baykuşu.
Fare yavaş yavaş yukaya değen demir ağacına geçti, oradan dalları demir ağacıyla iç içe olan biber ağacına. Biber ağacı söğüt gibi salkım olduğu için dalları yere değiyor. Fare yavaş yavaş biberin incecik dallarından yürüyerek yere iniyor ve ne yapacaksa onu yapmak üzere kayboluyor.
Dalı sallayıp onu yere düşürebilir ve üstüne basıp canını alabilirdim ama böyle bir niyetim yok, fare de böyle bir niyetimin olmadığını biliyor. Nerden bildiğini bilmiyorum ama bildiğini biliyorum. Beni görüyor. Zararsız olduğumu bilmese yuvasından çıkmak için kalkıp gitmemi beklerdi.
Üç gecedir aynı saatte iniyor. Ne zaman geri dönüyor? Evli, mi bekâr mı, dul mu? Anne mi, baba mı, yavru mu? Yukada başka fareler de var mı?
Gecenin içinde fareyi bekleyen sadece baykuş değil. Yılan ve, zaman zaman çığlıklarını duyduğum, tilki de var. Fare yılanın ağzını sulandırırken, yılan da baykuşun ağzını sulandırıyor. Tilkinin canı fare çekiyor, av tüfeğinin tilki.
İnsan kendini besin zincirinin dışına çıkardı. Onu yemek isteyenler hâlâ var ama sayıları azaldı.
Geçenlerde okuduğum bir dergide 19. yüzyılın sonunda bile kaplanların Hindistan’da yılda 300 binden fazla insan parçaladığını yazıyordu. Bugün Hindistan’daki toplam kaplan sayısı 3846.
İnsan dünyanın hazinesine el koydu.
Stanford Üniversitesi profesörlerinden Peter Vitousek’e* göre, toplam kara alanının üçte biri ile yarısı insan eliyle değiştirildi. Diğer canlıların da kullandığı ve insan elinin tehdit etmediği bir santimetrekare yok yeryüzünde.
Güneş enerjisi kullanarak büyüyen bitkilerin yüzde ellisini insanlar kullanıyor. Nehir sularının yüzde altmışından fazlasını kendilerine tahsis ettiler. Geçen 2 bin yıl içerisinde kuş türlerinin dörtte birini yeryüzünden sildik. Balık potansiyelinin yarısını tükettik. Atmosferdeki karbondioksitin dörtte birini oraya biz koyduk.
Bazıları ümit yok, bazıları korkacak şey yok diyor.
Ben, bir gece yukadan inen fare gibi geri dönmeyeceğiz, diyorum. Besin zincirinin son halkası insan değil yeryüzüdür. Her şeyi o doğurur, her şeyi o besler, her şey ona geri döner. Yeryüzü ağzını açmış bizi bekliyor. Zamanı geldiğinde bizi yutacak ve rahat bir nefes alacak.
Belki biz de rahat nefes alacağız.

*http://www.well.com/~davidu/domination.html

15 Haziran 2008 Pazar

Lao Tzu’nun öğüdü

Akıl, bilgelik, eğitim, birikim, deneyim ve hatta ahlak sahibi olmadan tutulabilecek bir tek iş var Türkiye’de.
Politika.
Türkiye, özel sektöründe en alttan en üst düzeye en kalifiye eleman arar. Büyük şirketler üst düzey yönetici bulmak için beyin avcılarına on binlerce dolar öderler.
Aynı Türkiye üçüncü sınıf insanlarla yönetilmeye fittir.
En iyinin aranmadığı tek saha politikadır. Bu partilerüstü bir gerçektir. Gül, Erdoğan, Baykal, Bahçeli ve onların peşinde laf sallayanlar hep aynı tezgâhın kumaşıdırlar.
Ağlaşmaya gerek yok. Demokrasi ağlaşma değil aksiyon düzenidir.
Uyanıncaya, gerçekleri görünceye, salaklığı ve soygunu durduracak gerekli demokratik haklara sahip olduğunuzu anlayıncaya kadar krizden krize sürükleneceksiniz.
Üçüncü sınıf insanlar tarafından yönetilmeyi kabul ediyorsanız üçüncü sınıf bir devlete mensup olmayı da kabul edeceksiniz, ahbaplar.
Siz Meclis’e yolladıklarınızın uyanmasını, salaklığa ve soyguna son vermesini mi bekliyorsunuz?
“Muayyen bir işi yapabilmek için muayyen bir insan olmak gerekir” bilge.
Politikacıların arasında “muayyen” insan yok. Düzeni onlar kurdu. Düzen onların çıkarına çalışıyor. Değiştirmezler.
“Eğer ruhta aydınlık varsa kişide güzellik olur. Eğer kişide güzellik olursa evde ahenk olur. Eğer evde ahenk olursa ülkede düzen olur. Eğer ülkede düzen olursa dünyada barış olur.” Bilge böyle diyor.
Ankara’da, Oran ile Ulus arasındaki birkaç kilometrekarede milleti idare edenlere veya etmeye talip olanlara bakın bakalım, kimin ruhunda aydınlık göreceksiniz.
Köşe meddahları her gün Başbakan’a akıl veriyor. Bu akıma bir günlüğüne ben de katılmak istiyorum.
Ama benim aklım fazla değil. Onun için kendi kotamdan veremem. Geriye kalanın bana yetmeme olasılığı var. Bunun için başkasının aklını vereceğim. Benden çok daha akıllı birinin aklını. Bu kişi Lao Tzu’dur. Yedinci yüzyılda Çin’de yaşayan Lao Tzu, Taoizm adlı yaşam felsefesinin kurucusu ve bunun en kutsal kitabı olan Tao Te Ching’in yazarıdır.
Taoizm müritlerine doğal ve yalın bir hayat tarzı önerir ve doğanın akışına karşı çıkmamayı tavsiye eder.
Tao Te Ching şiir şeklinde yazılmıştır. Benim akıl olarak vermek istediğim şiirin numarası 126’dır. İngilizceden kendi çevirimle, şöyle diyor:

İnsan dünyaya geldiğinde yumuşak ve esnektir,
İnsan öldüğünde sert ve katıdır,
Bitkiler canlı iken yumuşak ve körpedir,
Bitkiler öldüklerinde çürük ve kurudurlar.
Demek ki sert ve bükülmez olan ölüme aittir,
Yumuşak ve esnek olan hayata aittir.
Sert ve kudretli olanlar yere çakılır,
Mütevazı ve yumuşak olanlar yükseklere çıkar.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Gelen yolcu -üç gün önce

OZANKÖY

Tatil bitiminden birkaç gün önce bir internet ahbabımdan uyarı mektubu aldım. “Bıraktığınızdan çok daha çılgın bir yere döneceksiniz” diyordu.
Televizyonu açmamayı becerdim. Ama arada bir gazeteleri aldım. Çook arada bir... Anayasa Mahkemesi’nin kararından, yarattığı hiddetten, petrolün varilinin 2008’de 250 dolara çıkacağı yönündeki tahminlerden, İsrail’in İran’ı bombalamayı planladığından haberim var.
Ama, umurumda mı?
Pencereden tatlı bir esinti geliyor.
Kalkıp bulaşık makinesini boşaltıyorum. Lavaboda, dünden beri içinde su bekleyen dibi tutmuş bir tencere var. Acemi bir pilavcının eseri. Elime bir tutam Brillo alıp bastıra bastıra, tamamen kayboluncaya kadar siyah lekeleri ovuyorum. Küçüle küçüle kayboluyorlar. Sonra yatırıp tencerenin yan yüzeyini temizliyorum.
Ne diyordu Zen ustası? Zirveye vardığında tırmanmaya devam et.
Tencereyi ters çevirip dışındaki is izlerini ortadan kaldırıyorum.
Cennette gözlerine inanamayarak beni seyreden annemin, bir ağacın altında uyuklamaktan olan babamı dürterek kaldırdığını düşlüyorum. “Kalk a Münir” diyor. “Bak, pasaklı oğlun bulaşık yıkıyor.” Babam doğrulup yüzünde alaycı, muzip bir gülümseme, bir süre bana bakıyor, sonra uykusuna geri dönüyor. Anneme el sallıyorum. Tam ve iyi yapılan her iş insana zevk verir. Ne kadar pis veya zor olursa olsun. Zen ve Dibi Tutmuş Tencere Temizleme Sanatı.
Tencereyi silip yerine yerleştiriyorum.
Açık pencereden kuş sesleri ve çiçek kokuları geliyor. Mutfağı düzenleyip denize gitmeye karar veriyorum.
Ben kötü haberler diyarına döndükten birkaç gün sonra temizlikçi kadın gelecek. İşi ona bırakabilirim ama havaalanı için yola çıkmadan önce arkamda her şeyin yerli yerinde olduğu bir ev bırakmak istiyorum.
Birkaç ay önce iş için Antalya’ya gittiğimde farkına varmıştım. Açık balkon kapısından, denize bakan odama, dört kat aşağıdaki havuzdan yüzen turistlerin sesleri geliyordu. Yatağa uzanmış televizyona bakıyordum. Spiker, kelimelere yaptığı vurgu ve mimikleriyle okuduğu haberlerin ne kadar önemli olduğuna beni inandırmaya çalışıyordu. İstanbul’da olsam muhtemelen inanırdım. Ama Antalya’da okuduğu haberler anlamsızdı.
Ankara’dakilerin akılsızlıkları ve kızgınlıları Antalya’da tamamen yabancı ve önemsizdi. Antalya’da geçmiyordu.
Faselis’te siklamenler açmış mıydı? Beni bu ilgilendiriyordu. Aşağıya inip bir taksi çağırdım ve eğilip pencereden “Faselis’e gidiyoruz” dedim.
Termosa su doldurup içine üç dört küp buz attım. Mayomu, paletlerimi, havlumu aldım. Plaja doğru yola çıkmadan önce internet arkadaşımın mesajına cevap yazdım:
Çılgınlıkları umursamamaya karar verdim. Çılgınlıklar, çılgınların olsun.
Ben kayığımı karaya çekiyorum. Bu çılgın nehirde artık kürek çekmeyeceğim.
Ne demişler? Eğer dağa tırmanacaksan, zirveden başla.

13 Haziran 2008 Cuma

Gelen yolcu - iki gün önce

OZANKÖY

Bahçedeki en uzun servinin tepesinde bir saksağan oturuyor, yüzü birkaç saat önce kalkmış güneşe doğru.
Bu servinin tepesi bahçede kuşların en çok sevdiği yer. Saksağan yoksa karga, karga yoksa güvercin var... İzlediğim kadarıyla, bu mevki iriliğin belirlediği bir protokol sırasına göre kullanılıyor. Karga gelince saksağan, saksağan gelince de güvercin tepeyi boşaltıyor.
Ben mağaranın yanındaki badem ağacının altında oturuyorum ve sivrisinekler tarafında ısırılmış yerlerimi kaşımamaya çalışarak, sabah çayımı yudumluyorum. Boyuma asılı dürbünle ara sıra saksağanı izliyorum.
Bugün buradaki son günüm. Tatil sona eriyor, yarın sabah İstanbul’a dönüyorum.
Saksağanın başı, boynu ve kuyruğu siyah, gövdesi beyaz, kanatları siyah beyazdır. Hem siyahlığı hem beyazlığı tam ve mükemmel, güneşte parlıyor. Hayat cilasıyla cilalanmış gibi.
Yarın bu saatte uçak İstanbul için alçalmaya başlıyor olacak. Doğudan hafif hafif bir esinti geliyor, beni serinletip hurmayı, filayağı ağacını, zakkumu ve pergolanın üzerindeki yasemini ferahlatmaya gidiyor.
Dürbünü kaldırıp saksağanı buluyorum. Sürekli, başını yavaş yavaş bir sağa bir sola çevirerek, sessiz, çevreyi gözlüyor. Ne yaptığını biliyorum. Toprakta, görmediğim bir yerlerde yemlenen eşine gözcülük ediyor. Saksağanlar hep çift gezer onun için eşinin yakınlarda bir yerlerde olduğu kesin. Belki mutfak kapısının önündeki servideki yuvada büyüttükleri yavruları bile oralardadır. Otların arasından bir yılan fırlarsa panik ötüşünü öterek onları uyaracak, uçup daha güvenli bir yere gidecekler.
Ama sonra gene dönecekler çünkü onlar bu bahçenin saksağanları.
Pasaport polisinin önü tatilden dönenlerle dönmeyenleri ayıran huduttur.
Siz bir süre, rutin denilen, birbirine benzeyen günler nehrinin kıyısına çıktınız. Sırtınızı dönüp başka bir yere gittiniz. Başka yataklarda yattınız. Değişik yemekler yediniz. Başka insanlar arasında başka şeyler yaptınız. Arkanızda bıraktığınız dünyayı aklınızın kıyısında tuttunuz veya tutmaya çalıştınız, surlara merdiven dayamış saldırganları içeri sokmamaya çalışan askerler gibi.
Yavaşladınız.
Ama işte bir an önce pasaport kuyruğuna girmek için adımlarını sıklaştıran diğer yolcular gibi, elinizde olmadan, siz de adımlarınızı hızlandırıyorsunuz. Bir yerlere bir an önce yetişmek için acele etme dünyasına dönmek için hızlanmaya başladınız.
Birkaç metre sağımda yeri kaplayan çiçeklerin arasında bir hışırtı duyuyorum. Bir yılan olmalı. Küçük bir kertenkele hışırtının geldiği yerden dışarı fırlıyor ve panik içinde sağa sola baktıktan sonra yıldırım süratiyle kendini bademin gövdesindeki kovuklardan birinden içeri atıyor. Hışırtı duruyor.
Kabinde sıkılmış ve kanıksamış genç bir polis olacak. Pasaportuma gürültüyle damga vuracak ve beni tatile gitmemiş insanlara açılan kapıdan içeri alacak.
Ne kadar zaman geçerse geçsin bu tatili hatırlayacaksın. Burada oturuyor olmanı. Gölgeyi. Esintiyi. Çayı. Saksağanı. Kertenkeleyi. Denizi. Ayrılmadan önce yatağının başucundaki duvara üzerinde Haplarını İçmeyi Unutma yazan notu asan misafirini. Geri dönüp baktığında sadece hatırladığın günler yaşadığın günlerdir.

1 Haziran 2008 Pazar

Bir yaz günü rüyası

OZANKÖY

Bir yaz günü kumsalda uyuyakaldım. Rüyamda aynı kumsalda uyuduğumu gördüm. Ama kumsal o günkü gibi değildi. Orayı ilk gün gördüğüm gibiydi.

O günlerde rahatsız edilmemiş kumlarda kuş, yılan, kertenkele ve keçi izlerinden başka iz görmezdim. İlkbaharda kumlarda bodur zambaklar açardı.

Kara yılan, çalıların altında, İngilizlerden kalma dar asfalt yolda, keklik yavrularının, annelerinin arkasında, sıra halinde karşıdan karşıya geçmelerini beklerdi.

Zeytinleri ve harnupları dallarının başladığı yere kadar gömen kum tepeleri ta yolun ötesine kadar giderdi.

Yaz gecelerinde sahile çıkıp arka ayaklarıyla kazdıkları çukurların içine yumurtalarını gömen deniz kaplumbağaları vardı.

Baktığınızda ne bir elektrik direği görürdünüz, ne bir yapı. Sahilden görünmeyen yoldan binde bir bir otobüs veya araba geçerdi.

Rüyamda gördüğüm işte böyle bir yerdi.

Sonra Girne’den doğuya geniş bir yol yapıldı. O yol yapılırken araçların kullanması için kumsala yakın bir yere bir servis yolu deşildi. Geniş yol bittikten sonra oradan kumsala asfalt döşendi. Sonra asfaltın bittiği yere küçük bir lokanta yapıldı. Lokantanın biraz uzağına soyunma kabinleri ve tuvaletler kondu. Sonra arabaların park etmesi için geniş bir alan asfaltla kaplandı.

Rüyam bütün bunları silmişti. Sanki bir rüya değil eski bir fotoğraf görmüştüm.

Elimde olsa adada her şeyi eski, yollar ve binalar çoğalmadan ve çevre kirletilip yıkılmadan, tenhalık kalabalık olmadan önceki haline döndürürdüm. Rüyam galiba bu isteği gerçeğe çevirmişti.

Aklıma şöyle bir şey geldi. Acaba uyanıkken dünyayı isteğime göre yapabilsem nasıl bir dünya yapardım?

Dünyadan neler çıkarırdım, neler eklerdim?

Veya bana boş bir dünya verilse içini neyle doldururdum?

Kuşların yerine kuştan başka ne koyardım? Ağaçların yerine ağaçtan başka ne dikerdim? Denizleri doldurmak için sudan başka bir şey bulabilir miydim? Gökyüzüne maviden başka bir renk koyabilir miydim? Geceye yıldız ve ay ışığından başka verecek ne bulabilirdim?

İnsanların içinden hangi duyguları silebilirdim? Kötülüğü silsem iyilik, gaddarlığı silsem merhamet aynı anda kaybolmaz mıydı?

Aslında, hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Hayallerimizde bile. Hayallerimiz gerçeğin yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değil. Bir oturma odasındaki koltukların yerinin değiştirilmesi gibi.

Kâinat bu günkü halini 15 milyar senede aldı, dünya ve bugün içinde gördüğümüz ve görmediğimiz her şey beş milyar yılda. Her şey başka türlü olamadığı için böyledir, başka türlü olamayan bir bütünün parçasıdır. Olanı hayallerimizde bile değiştiremeyiz.

Çünkü, belki, Güney Afrika’nın çöllerinde yaşayan göçebe bushmenin dediği gibi, bir rüyada görülen bir rüyadan ibaretiz.

Not: Bugün tatile çıkıyorum. Bundan sonraki yazım 13 Haziran Cuma günü çıkacak.