18 Mayıs 2008 Pazar

Bir çeşit oyun

Ağacının altında, sekiz dokuz yaşlarında sekiz çocuk saklambaç oynuyor. On .... yirmi.... otuz.”
Bir kız çocuğu başını çınara dayamış, gözleri kapalı sayıyor.
Çocuklar mermer zemin üzerine atılan bir avuç bilye gibi sağa sola zıplayarak gözden kayboluyor. Biri hariç. O, çınara yakın bir çalının arkasına saklanıyor ama benim amatör gözlerime bile pek saklanmış gibi görünmüyor. “Seksen .... doksan ... yüz.”
Kız başını kaldırır kaldırmaz onu görüyor.
“Hamsi! Çık!” diye bağırıyor.
Hamsi oğlak gibi havaya fırlıyor, seke seke koşarak kızın önüne dikiliyor.
“Bana hamsi deme!”
“Sana herkes hamsi diyor” diyor kız, sakin bir sesle.
Çaktırmadan biraz arkaya doğru eğilip oğlanı profilden inceliyorum. Hamsiye pek benzemiyor ama Karadenizli olduğu kesin.
“Sen de lüfersin. Lüfer! Lüfer! Lüfer!”
“Bana kimse lüfer demiyor” diyor kız, sükûnetini bozmadan. “Ama herkes sana hamsi diyor.”
Yaşlı, gözlüklü, başörtülü bir kadın gecekondusunun bahçesine saklanan iki oğlana bağırıyor. “Eşşoğlueşşekler! Başka yere saklanın!” Çocuklar bir koşu bahçeden kaçıyor.
Saklambaç oynayan çocuklar birer ikişer saklandıkları yerlerden çıkıp çınara doğru yürümeye başlıyorlar. Bir oğlanın “Önüm arkam sobe” diye bağırdığını duyuyorum. Bu saklambaç terimini ne kadar zamandır duymamıştım. Ne anlama geliyordu?
Genç, şık bir kadın kayışında kanişini gezdiriyor. Kayış, köpek uzaklaştıkça uzayan cinsten. Saklambaç için dağılan çocukları görünce kaniş havlayarak arkalarından koşmaya çalışıyor ama kayış çarçabuk sona ererek onu arka ayaklarının üzerinde kalkmaya zorluyor.
Az sonra bir başka çocuk başını çınara dayayıp gözlerini kapatıyor ve saymaya başlıyor ve yeni bir dünya kurulur gibi saklambaç yeniden kuruluyor.
İstanbul’da, parklara, genellikle, zengin olmayanlar kendilerini ve çocuklarını, hali vakti yerinde olanlar köpeklerini getirirler.
Başımı benimkilerden yana çeviriyorum. Selim kumların üzerinde anneannesiyle kamyonculuk oynuyor. Sara salıncaklardan birinin oturulacak yerine göğsünü dayamış, ayakları kumların üzerinde, hafif hafif ileri geri gidip bir şarkı mırıldanıyor. İki buçuk yaşında olduğu için ayakları yere ancak basıyor.
Sara’dan birkaç yaş daha büyük bir kız kararlı adımlarla salıncaklara doğru yürüyor. Dört salıncaktan üçü boş. Kız benimkinin yanına gelip salıncağı terk etmesini istiyor. Kızım salıncağı bırakıp yanıma geliyor.
“Niye diğer salıncaklardan birine binmedin?” diye soruyorum. Kız salıncağa binmiş sallanmaya başlamış bile.
“Ben bunu istiyorum” diyor, bunu bilmeyecek ne var, der gibi.
“Neden?”
“Ben bunu istiyorum” diye tekrarlıyor istifini bozmadan.
Sonra, kölesini huzurdan azleden bir prenses azametiyle başını çevirip küçük burnunu hafifçe havaya kaldırıyor. Gidip yanağından bir makas almak geçiyor içimden ama biri “cinsel taciz!” diye bağırır diye kendimi tutuyorum.
Kızım “Sallanmak istiyorum” diyor. Onu kucağıma alıp Prenses’in yanındaki salıncağa bindiriyorum. Bir iki sallandıktan sonra salıncağı değiştirmek istediğini işaret ediyor. Yenisini de birkaç saniye denedikten sonra sonuncuya geçiyoruz. Sonra inip anneannesinin yanına koşuyor.
Çaktırmadan gözlerimi gökyüzüne çevirip Yaradan’a sessiz bir teşekkür yolluyorum.
Bu güneşli ve ılık ekim akşamüstü Kuzguncuk’taki Fethi Paşa Korusu’nun girişindeki oyun alanında hepimiz futbol oynayan oğlanlar, saklambaççılar, köpeğini dolaştıran genç kadın, köpeği, sırtındaki turuncu renkli tişörtünde “Life is Absurd” yazan yassı kafalı, Mongoloid genç kız, banklarda güneşlenen emekliler, çivili sopasıyla yerdeki kâğıtları toplayan çöpçü, bizimkiler, salıncaktaki prenses, hepimiz mutluyuz ve huzur içindeyiz.
Az sonra Selim yanıma gelip “Anneme gitmek istiyorum” diyor. Çocuklar anneannelerinin elini tutup park kapısına doğru yürürken biraz geride kalıp yanımdan geçen saklambaççı oğlanlardan birine soruyorum.
“Önüm arkam sobe ne demek?”
Oğlan afallıyor. Sekiz dokuz yaşlarında bir velet. Bir an tereddüt ediyor sonra ellerini açıp “Sobeliyoruz” diyor. Ve çınara doğru koşarken başını çevirip bağırıyor. “Bir çeşit oyun işte!”
*****
Bu çocuklarla ilgili olarak yazdığım ilk köşe yazısıydı. On bir yıl önce yazdım. Birkaç gün önce tesadüfen elime geçti. O günden bu yana kayınvalidem öldü, karımla yollarımızı ayırdık, çocuklar büyüdü.