25 Mayıs 2008 Pazar

Kulağımda büyücü var

Geçen gün akşam serinliğinde balkonda kitap okurken Sara çıkageldi. “Annie’nin adının Annie Beyaz Pati olduğunu biliyor muydun?” Annie altı yıllık kedimiz. Adını, çocukların çok sevdiği bir dansçıdan aldı.
“Hayır” dedim. “İlk defa duyuyorum.”
“Dört beyaz patisi olduğu için. Az önce onu görmeliydin. Beyaz patileriyle garaj kapısının üzerindeki ince demirin üzerinde cambaz gibi yürüdü. Kraliçe gibi. Yavaş yavaş. Tam adı Annie Beyaz Pati Münir.”
Çocuklar küçükken söyledikleri acayiplikleri ara sıra bir deftere kaydederdim. Aklıma on sene önce bir mart günü geldi. Öğleye doğru odamda yazı yazıyordum. Merdivenlerde Sara’nın ayak seslerini duydum. Daha üç yaşında bile olmadığı için cam kapının koluna yetişemiyordu. Yüzünden bana bir şeyler söylemeye geldiğini anladım.
Kalkıp kapıyı açtım, onu kucağıma aldım.
“Kulağımda bir büyücü var” dedi. “Kahverengi ve yeşil bir büyücü.” Bu tür beyanlara gülmemek konusunda karımdan tembihliydim.
Eşim anneliğe hazırlanırken okuduğu (ve bazı bölümlerini bana da okuttuğu) The Magic Years (Büyülü Yıllar-Selma H. Fraiberg) adlı kitaptan çok etkilenmişti. Kitap çocukların realite anlayışının nasıl geliştiğine dairdi.
Küçüklerde gerçek ve fantezi, yetişkinlerde olduğu gibi birbirinden ayrılmış değil, iç içedir. Bilgi edinme ve mantıki düşünme süreci tamamlanmadan önce yaşadığı “büyülü yıllar”da çocukların fantezileri gerçek kadar canlıdır.
“Yatağımın altında gülümseyen bir kaplan var” diyen çocuk için (kitapta böyle bir çocuk var) kaplan yatak kadar gerçek bir varlıktır. Bu sözleri söyleyen çocuk gerçekten odasını yetişkinlerin görmedikleri, daha doğrusu, görmeyi çoktan unuttukları, gülümseyen bir yaratıkla paylaşıyor.
“Hadi ordan” dememek, çocuğu ciddiye almak gerekir. Aynı şekilde, genel bir hataya düşüp bu tür şeyleri söyleyen çocukları yalancılıkla suçlamamak da gerekir. Gelgelelim, karım konuyla ilgili brifinginde kızımızın kulağının bir büyücü tarafından istila edilmesi halinde alınacak önlemler konusuna girmemişti.
“Bakalım bakalım şu kulağa.” Eğilip dikkatle kulağını inceledim.
“Bir şey görmüyorum” dedim.
“Kulağımda büyücü var!”
Sara, annesinin karnından kararlı ve inatçı doğdu. Kulağımda büyücü var diyorsa kulağında büyücü vardır. Bu gibi durumlarda onu annesiyle bir araya getirmenin en iyi politika olduğunu tecrübeyle biliyordum.
“Annene söyleyelim” dedim.
Merdivenlerden inip mutfağa yürüdük.
“Kulağımda büyücü var” dedi kız annesine.
“Kahverengi ve yeşil bir büyücü” diye tamamladım.
“Onu ordan alıp atayım mı?” diye sordu eşim, işi full-time kulaktan büyücü çıkarmak olan kıdemli bir uzman soğukkanlılığıyla.
“At” dedi Sara.
Eşim sağ elinin başparmağı ile işaretparmağını birleştirip çocuğun kulağına götürdü ve ani bir cımbız hareketiyle “büyücü”yü söküp aldı.
“Gitti şimdi” dedi.
Sara’yı yere bıraktım ve “eyvah” diye bağırarak yere yıkıldım ve ezan okuyan bir müezzin gibi sağ elimle kulağımı kapatarak, “Şimdi de benim kulağıma geldi” diye inledim.
“Şaklabanlığı bırak” dedi karım.
Bıraktım mı, hatırlamıyorum. Sara geçenlerde 13 yaşına bastı. Umarım her zaman yatağının altında gülümseyen bir kaplan bulunur.

18 Mayıs 2008 Pazar

Bir çeşit oyun

Ağacının altında, sekiz dokuz yaşlarında sekiz çocuk saklambaç oynuyor. On .... yirmi.... otuz.”
Bir kız çocuğu başını çınara dayamış, gözleri kapalı sayıyor.
Çocuklar mermer zemin üzerine atılan bir avuç bilye gibi sağa sola zıplayarak gözden kayboluyor. Biri hariç. O, çınara yakın bir çalının arkasına saklanıyor ama benim amatör gözlerime bile pek saklanmış gibi görünmüyor. “Seksen .... doksan ... yüz.”
Kız başını kaldırır kaldırmaz onu görüyor.
“Hamsi! Çık!” diye bağırıyor.
Hamsi oğlak gibi havaya fırlıyor, seke seke koşarak kızın önüne dikiliyor.
“Bana hamsi deme!”
“Sana herkes hamsi diyor” diyor kız, sakin bir sesle.
Çaktırmadan biraz arkaya doğru eğilip oğlanı profilden inceliyorum. Hamsiye pek benzemiyor ama Karadenizli olduğu kesin.
“Sen de lüfersin. Lüfer! Lüfer! Lüfer!”
“Bana kimse lüfer demiyor” diyor kız, sükûnetini bozmadan. “Ama herkes sana hamsi diyor.”
Yaşlı, gözlüklü, başörtülü bir kadın gecekondusunun bahçesine saklanan iki oğlana bağırıyor. “Eşşoğlueşşekler! Başka yere saklanın!” Çocuklar bir koşu bahçeden kaçıyor.
Saklambaç oynayan çocuklar birer ikişer saklandıkları yerlerden çıkıp çınara doğru yürümeye başlıyorlar. Bir oğlanın “Önüm arkam sobe” diye bağırdığını duyuyorum. Bu saklambaç terimini ne kadar zamandır duymamıştım. Ne anlama geliyordu?
Genç, şık bir kadın kayışında kanişini gezdiriyor. Kayış, köpek uzaklaştıkça uzayan cinsten. Saklambaç için dağılan çocukları görünce kaniş havlayarak arkalarından koşmaya çalışıyor ama kayış çarçabuk sona ererek onu arka ayaklarının üzerinde kalkmaya zorluyor.
Az sonra bir başka çocuk başını çınara dayayıp gözlerini kapatıyor ve saymaya başlıyor ve yeni bir dünya kurulur gibi saklambaç yeniden kuruluyor.
İstanbul’da, parklara, genellikle, zengin olmayanlar kendilerini ve çocuklarını, hali vakti yerinde olanlar köpeklerini getirirler.
Başımı benimkilerden yana çeviriyorum. Selim kumların üzerinde anneannesiyle kamyonculuk oynuyor. Sara salıncaklardan birinin oturulacak yerine göğsünü dayamış, ayakları kumların üzerinde, hafif hafif ileri geri gidip bir şarkı mırıldanıyor. İki buçuk yaşında olduğu için ayakları yere ancak basıyor.
Sara’dan birkaç yaş daha büyük bir kız kararlı adımlarla salıncaklara doğru yürüyor. Dört salıncaktan üçü boş. Kız benimkinin yanına gelip salıncağı terk etmesini istiyor. Kızım salıncağı bırakıp yanıma geliyor.
“Niye diğer salıncaklardan birine binmedin?” diye soruyorum. Kız salıncağa binmiş sallanmaya başlamış bile.
“Ben bunu istiyorum” diyor, bunu bilmeyecek ne var, der gibi.
“Neden?”
“Ben bunu istiyorum” diye tekrarlıyor istifini bozmadan.
Sonra, kölesini huzurdan azleden bir prenses azametiyle başını çevirip küçük burnunu hafifçe havaya kaldırıyor. Gidip yanağından bir makas almak geçiyor içimden ama biri “cinsel taciz!” diye bağırır diye kendimi tutuyorum.
Kızım “Sallanmak istiyorum” diyor. Onu kucağıma alıp Prenses’in yanındaki salıncağa bindiriyorum. Bir iki sallandıktan sonra salıncağı değiştirmek istediğini işaret ediyor. Yenisini de birkaç saniye denedikten sonra sonuncuya geçiyoruz. Sonra inip anneannesinin yanına koşuyor.
Çaktırmadan gözlerimi gökyüzüne çevirip Yaradan’a sessiz bir teşekkür yolluyorum.
Bu güneşli ve ılık ekim akşamüstü Kuzguncuk’taki Fethi Paşa Korusu’nun girişindeki oyun alanında hepimiz futbol oynayan oğlanlar, saklambaççılar, köpeğini dolaştıran genç kadın, köpeği, sırtındaki turuncu renkli tişörtünde “Life is Absurd” yazan yassı kafalı, Mongoloid genç kız, banklarda güneşlenen emekliler, çivili sopasıyla yerdeki kâğıtları toplayan çöpçü, bizimkiler, salıncaktaki prenses, hepimiz mutluyuz ve huzur içindeyiz.
Az sonra Selim yanıma gelip “Anneme gitmek istiyorum” diyor. Çocuklar anneannelerinin elini tutup park kapısına doğru yürürken biraz geride kalıp yanımdan geçen saklambaççı oğlanlardan birine soruyorum.
“Önüm arkam sobe ne demek?”
Oğlan afallıyor. Sekiz dokuz yaşlarında bir velet. Bir an tereddüt ediyor sonra ellerini açıp “Sobeliyoruz” diyor. Ve çınara doğru koşarken başını çevirip bağırıyor. “Bir çeşit oyun işte!”
*****
Bu çocuklarla ilgili olarak yazdığım ilk köşe yazısıydı. On bir yıl önce yazdım. Birkaç gün önce tesadüfen elime geçti. O günden bu yana kayınvalidem öldü, karımla yollarımızı ayırdık, çocuklar büyüdü.

11 Mayıs 2008 Pazar

Dönmek istemiyorum

OZANKÖY
Uyanır uyanmaz arıların sesini duydum. Saat altıya geliyordu. Güneş yeni doğuyordu.
Sonra saksağanların sesini duydum. Mutfak kapısının önündeki serviye yuva yaptılar. Bahçıvan göstermeseydi farkına varmayacaktım.
“Saksağanlar ikişer ikişer dolaşır” demişti Elizabeth. “Tek saksağan görmek kötü şans getirir.” Bu gibi şeylere inanmıyorum ama o günden beri hep gözlerim ikinci saksağanı arıyor.
Yuvada kaç yavru var? Büyüyünce bahçede kalacaklar mı?
Bahçıvan artık haftada iki gün geliyor. Ben de ayda bir. Saksağanlar bu dönümleri terk ettiğimi sandıkları için eve bu kadar yakın yuva yapmışlardır. Geldiğim gün de birkaç metre önümden bir yılan fırladı. Hızla gözden kaybolmadan önce başını çevirip dargın gözlerle bana baktı, “Sen de nereden çıktın” der gibi.
Kalkıyorum ve pencereden dışarı bakıyorum. Gül ve sarı yasemin. Tomurcuklu zakkum ve erik. Badem ve keçiboynuzu. Onların üzerine konan kuşlar, üzerlerinde gezen karıncalar ve böcekler, aralarına ağ ören örümcekler, tarla fareleri, onları ham yapmak için kuytularda pusuya yatan yılanlar. Hepsi insanların daha uyanıp gürültülerine başlamadıkları dünyada güneşle yeniden başlayan alışverişlerinin keyfini çıkarıyorlar. İnsan çoğu zaman ne güneşin ne ayın farkındadır ama diğer yaratıklar aydınlığın ve karanlığın içinde suda balık gibidirler.
Filayağı ağacı arı kaynıyor. Yapraklar kanatlarının rüzgârıyla titreşiyor. Ağaç onların farkındaymış gibi geliyor bana. Arılar bal alırken ağaç da onlara bal veriyor sanki, emziren bir anne gibi.
Bu arıların bu sene ilk gelişleri, ilk defa geldiler. Artık bundan sonra her gün güneş doğarken ve batarken gelecekler ve dökülünceye kadar, ağacın üzüm salkımı biçimindeki çiçeklerinden bal alacaklar.
Bu ilkbahar gelip gelmeyeceklerini merak ediyordum. Birkaç seneden beri dünyanın birçok yerinde arılar, arkalarında bomboş kovanlar bırakarak ortadan kayboluyorlar ve bir daha geri dönmüyorlar. Onları ne kaçırıyor, nereye gidiyorlar, başlarına ne geliyor kimse bilmiyor. Benimkilerin geri dönmüş olması sağlıklı olduklarını gösteriyor ve bunu bilmek içimi ferahlatıyor.
Bugün İstanbul’a dönüyorum. Acele etmek istemediğim için erken kalktım. Havaalanına hareket etmeden önce bahçede çay içmek ve yolda durup ormanda biraz yürümek istiyorum. Bahçeden topladığım limon ve yenidünyalar ve kirli çamaşırlar dolu çantamı dün gece arabaya yerleştirdim. Giderken giyeceğim elbiseler sedirin üzerinde düzenli bir biçimde üst üste duruyor. Her şeyin temiz ve tertipli olmasına büyük ihtimam gösteren ve bu düzenden sapmayı şiddetle cezalandıran rahmetli annem görseydi, pasaklı oğlunun kendine benzemiş olmasına çok şaşardı.
Fincanımdaki ballı çayı yudumlayarak hamakta otururken arı vızıltılarına ve saksağan trafiğine serçe ve bülbül sesleri karışıyor. Bu yaratıkların çıkardığı seslerden başka hiçbir ses yok. Birdenbire insanlar, kovanlarını terk eden arılar gibi yok olsalar dünyanın sesi böyle olurdu diye düşünüyorum.
Her gün böyle başlamalı. Hep bu saatlerde uyanmalıyım. Güneş doğanın üzerindeki yorganı kaldırıp arıları, kuşları, karıncaları uyandırmaya, bitkileri doyurmaya başlarken gözlerim açılmalı.
Dönmek istemiyorum. İstanbul’da sevdiklerim, yapmaktan hoşlandığım bir işim, rahat bir hayatım var ama dönmek istemiyorum.
Yirmi seneden fazla zamandır sahip olduğum bu evde devamlı hiç 365 gün yaşamadım, mevsimlerin değiştiğini görmedim. Çoğu zaman ektiğim soğanlar ben görmeden çıkıyor, soluyor ve ölüyor. İncirler, kayısılar, guavalar toplanmadan yere düşüyor.
Bir yıl devamlı burada kalıp değişimi izlemeliyim. Aksi takdirde ruhum asabi bir hayalet gibi geceleri çığlıklar atarak bahçede dolanacak ve saksağan yavrularını uyandıracak.

4 Mayıs 2008 Pazar

Pusula

Ruh da vücut gibi kirlenir. Birçok şey ruhu kirletir. Çocuk ağlatmak. Kadın dövmek. Irza geçmek. Çalmak. Avlamak. Öldürmek. Yalan söylemek. İkiyüzlülük. Pintilik. Oburluk. Gurur. Kıskançlık. Güçsüzlere yukarıdan bakmak. Rüşvet yemek ve yedirmek.
Bunlar ve bunlara benzeyen birçok şey ruhu kirletir, ağırlaştırır, pırıltısını alır, takattan kestirir.
Ruh da vücut gibi arınmaya muhtaçtır.
Zaman zaman onu diş gibi fırçalayıp temizlemek gerekir.
Bir gün köprüye giden sahil yoluna girmek için dar ve tenha bir sokağa saptım. Önümde yavaş yavaş giden beyaz, büyük, parlak Mercedes durdu. Şoför kapıyı açtı, koşar adımlarla arabanın arkasını dolaştı, arka sağ kapıyı açmak üzere kapının kolunu tuttu ama açmadan doğruldu ve “bir dakika müsaade” ifadesiyle bana baktı.
Arka koltukta tek başına oturan ve cep telefonuyla konuşan bir adamın başını gördüm.
Her zaman başarılı olmasa da, trafikte politikam, Zenvari bir duruluk ve “hiç kimse ve hiçbir şey kafamı bozamaz”lıktır. Sükûnetle bekledim. Şoför, rahatsız, sağa sola bakındı. Adam konuşmaya devam etti. Ben bekledim. Şoför patronuyla göz temasında bulunmak amacıyla tekrar eğildi ve içeri baktı. Adam istifini bozmadan konuşmaya devam etti.
Şoför uzun boylu, zayıf, kravatlı, otuzlarındaydı. Bana bir “özür dilerim” bakışı daha fırlattı. Beklemeye devam ettik.
Patronunun konuşmayı kısa kesmeye niyeti olmadığını anlayınca şoför koşar adımlarla arabanın arkasını dolaştı ve bana bir bakış daha fırlatarak, şoför mahallinin kapısını açtı. Herhalde arabayı sürüp yolu açmayı düşünüyordu. Nedense içeri girmeden kapattı, geri döndü ve ara sıra bana bakarak, patron kapısının önünde beklemeye başladı.
Sonunda kapı açıldı. İçinden iriyarı, orta yaşlı, kravatsız, kendinden emin bir adam çıktı. Trafiği tıkamış olabileceği olasılığını kontrol etmeden arabanın önünden dolaştı ve küçük dağları yaratarak cami kapısından içeri girdi.
Şoför, rahatlamış, kapısını kapattı, koşar adımlarla direksiyona geçti ve nereye park edecekse oraya gitti.
Adamı gazetelerdeki resimlerinden tanıdım. Karanlık işleri olan bir zengindi.
Cumaydı. Öğle namazına gidiyordu.
İçeride ne olacağını sanıyordu? Anlamını bilmediği Arapça sureleri içinden okuyarak, secde ederek, kalkarak, aynı şeyleri birkaç defa tekrarlayarak esirgeneceğini ve bağışlanacağını mı umuyordu? Biri ölü, diğeri hiç yaşamamış iki politikacının hükümetinde Hazine’den ayarladığı ve geri ödemediği birkaç yüz milyon doların günahının cumalarda taksit taksit sevap hanesine aktarıldığını mı sanıyordu?
Küçük camiden ayrıldığında ruhunu arınmış mı hissedecekti?
Bilmeyi çok isterdim. Camiye giren adam ile çıkan adam arasında bir fark oluyor muydu?
Her insanın içinde doğruya işaret eden bir pusula var. İnsan doğru da, yanlış da yapsa pusulanın nereye işaret ettiğini bilir. Unutmaya çalışsa da unutamaz.
Ruhu temiz tutmanın yolu onu kirletmemektir. Kolay değil ama mümkün. Zamanla öğrenilebilir. Tanrı’yla alakası var, ama camiyle, namazla, hacı hocayla alakası yok.