6 Nisan 2008 Pazar

Yeah! Go! Ama nereye?

Boğaz'ın kıyısındaki park salıncaklarında yan yana iki tesettürlü genç kız sallanıyor. Tıfıl bir oğlan cep telefonuyla onların fotoğraflarını çekmeye hazırlanıyor.
Pazarın sabahının, kapalı havanın, Karadeniz’den esen serin rüzgârın, tombul tankerin, köprünün, Ortaköy’den Sarayburnu’na karşı kıyının keyfini çıkaran keyifli bir grup meydana getiriyorlar.
“Yeah, go!” diye bağırıyor oğlan. Salıncaktaki kızlar ona dönüyorlar. Yüzlerinde sallanma hazlı gülümseme, “Yeah!” diye cevap veriyorlar. Oğlan düğmeye basıyor.
Tam bir Latif Demirci anı.
Yalı duvarı ile köprünün altındaki askeriyenin duvarı arasındaki dar alanda bir ileri bir geri yürüyorum. Akşamdan kalma gibiyim, nedense, ama neden? Dün gece bir bardak şarap ya içtim ya içmedim. Rüzgâr ve açık hava bana iyi geliyor. Hava serince olduğu için park tenha. Gelenler birkaç dakika kalıp sıcak ve kapalı alanların tembelliğine dönüyorlar.
Bugün burası fotoğraf çekmeye gelenlerin mekânı. İşte pantolonlarından ve bluzlarından taşan üç kız. Biri, arkası Boğaz’a dönük, Hollywoodvari (güzelim ama somurtkanım!) bir şekilde başını yana eğiyor ve “çek” diye direktif veriyor eli telefonlu arkadaşına. Doğrulduktan sonra aynı poza geri dönüyor, “bir daha çek” diyor.
İleride ağacın altında konuşmayan, blucinli iki genç var. Biri poz veriyor, diğeri fotoğrafını çekiyor. Ne kadar da ciddiye alıyorlar bu işi.
Bu parkı belediye yeniden düzenledi. Boğaz'a çökmeye başlayan iğri büğrü piyasa yeri kalın, düz, sağlam ve eskisinden geniş bir çimento tabakasıyla kaplandı. Ağaçlar budandı. Yerler çimenlendi.
Bugün çimentonun bitip çimenlerin başladığı yerdeki parantezlere yeni sıralar konduğunu gördüm. Dökme taşın üzerine monte edilmiş demir ve ahşap oturma yerleri. Şimdilik yerlerinde duruyorlar. Ama biliyorum, çok geçmeden, keyif yapmaya gelen gruplar her biri birkaç yüz kilo çeken bu sıraları çeke çeke yerlerini değiştirecekler, gönüllerine göre düzenleyecekler.
Parkı anında oturma odası haline getirmek, kamu alanını özel alana çevirmek çok Türk ve hoş bir olgu. Her ne kadar belediyeyi deli ediyor olsa da.
Çocukların merdivenle tırmanıp içinden emekleyerek geçtikleri plastik borunun içinde bir çocuk ağlıyor. Baba merdivenleri koşarak çıkıyor. Ne kadar da önemli bu küçük dramlar bu yaşlarda. Biraz sonra çocuk plastik tüpün içinden çıkarılmış olarak babasının bağrına basılı. Ağlaması diniyor.

Askeriyenin duvarına yaklaşırken güvercinler üstümden ve yanımdan geçerek ayaklarımın üzerinde yürüdüğü çimentoya konuyorlar “guguruk guguruk” diyerek. “Burası bize de ait! Senden korkmuyoruz! Yoldan biz çekilmeyeceğiz! Sen çekil!” Başları yerdeki ayçiçeği çekirdeklerinin üzerinden inip kalıyor.
Birisi askeriyenin duvarına, siyah boyayla ve büyük harflerle VİCDANSIZ BURAYA KÖMÜR DÖKEN EŞEKTİR yazdı. Bir metre sağda bir ibare daha var YANIK KÖMÜR DÖKEN BİLİNİYOR. RESİM ÇEKİLDİ. Onun yanında: ÇİMENE YANIK KÖMÜR DÖKEN İ - - E İ - -E. Yazar, her kim ise kelimeyi ayıp hale getirecek harfleri koymaktan nezaketle sakınmış.
Parkın yalıya yakın diğer ucundaki çimenlerde yanık kömürün meydana getirdiği kelliği birkaç gün önce görmüştüm. Ama orada duvar müsait olmadığı için, anti-yanık, kömür yazısını elli metre ileride askeriyenin yüksek duvarına yazmış.
Yeni dikilen elektrik direklerinin üzerinde bir gözlem kamerası var. Farkında olmadan her yerde izleniyoruz.
İşte böyle.
Geçiş halinde bir ülke. “Yeah!” diye bağıran tesettürlüler. Yanık kömürü çimenlere boca edenler ve buna kızanlar. Park sıralarını yerinden çekenlerle geri yerine getirenler. Zor belki ama zenginlik bütün bunlar. Önemli olan, 700 yıllık kan ve acının yükünü taşıyan bu insanları taşıyan bu gemiyi akıl ve sevgiyle sakin sulara götürebilmek.
Yeah! Go! Ama nereye? İnşallah yeni kan ve acılara değil.
Latif Demircivari espri ve güler yüzlülük her zaman, ama her zaman kızgınlıktan ve kabalıktan iyidir.
Ne diyorsunuz?