13 Nisan 2008 Pazar

Mektup içinde hikâye

Tenha uçakta yanımdaki koltuklar boş. Elimde Taichi Yamada’nın Bir Süredir Uçma Rüyası Görmüyorum adlı kitabının İngilizce çevirisi var. Her cümleyi birkaç defa okuyorum. Aklıma geliyorsun ve kitap kucağıma düşüyor.
İlginç bir kitap oysa. Adam, ikinci buluşmasında, hastanede ilişki kurduğu yaşlı kadının 15-20 yaş gençleşmiş olduğunu görür. Son buluşmalarını okuyorum ve kadın 16-17 yaşlarında bir lise öğrencisi olmuş. Onunla sevişmeye çekiniyor.
“Belki de bakiresin” diyor.
Kadın “endişelenme” diye cevap veriyor, “Vücudum genç ama ben 67 yaşında bir anneanne olmaya devam ediyorum.”
Ben Salacak’ta bahçe içinde boyaları dökülmüş, eski, ahşap, döşemeleri iğri bir ev hayal ediyorum, ihmal edilmiş, dağınık bir bahçenin içinde. Evde çok az eşya var ama hepsi yeni ve rahat. Sadece okumadığım ve çok sevdiğim kitaplarımı getirdim. Çerçeveli birkaç çocuk fotoğrafı dışında duvarlar boş.
Beni ara sıra ziyarete geliyorsun. Telefon çalmıyor, çünkü telefon yok. Kapıya kimse gelmiyor, çünkü burada olduğumuzu kimse bilmiyor. Kalkıp müzik çalara yeni aldığım Toumani Diabate’nin Mande Varyasyonlar’ını koyuyorum. Mali müziğini sevecek misin?
Buzdolabından şampanya ve buz yapan yerde soğutulmuş iki kristal bardak çıkarıyorum. Bu evde her şeyden sadece iki tane var: iki tabak, iki çatal, iki bıçak, iki kaşık, vesaire. Çünkü üçüncü bir kişi gelmeyecek.
Çarşafı üstüne çekmiş, sırtın duvara dayalı, saçların dağınık, yanakların pembe, tebessümlüsün. Mantarı yavaş yavaş şişenin dar boğazından çıkarıyorum ve bardaklarımıza pembe şampanya döküyorum.
“Sana şampanyayı sevmeyi öğreteceğim” diyorum. “Köpüklerin kaynaşmasına bak. Burnunu bardağın içine iyice sok ve kokusunu çek. Kabarcıklar burnunun ucunu ıslatacak. Küçük bir yudum al ve sıvının nasıl köpük halinde dilinin üzerine yayıldığını -dalganın sahile ittiği suyun kumlarda yayılması gibi- hisset.”
Böyle bir ev yok.
Kitaba geri dönüyorum. Adam endişeli. Bu son buluşmaları olabilir. Kadın gençleşmeye devam ederse gelecek buluşmalarında üç dört yaşında olacak, sonra kaybolacak. Oysa ona tutkuyla bağlı, kaybetmek istemiyor. O maaşlı bir özel sektör memuru, hayatında bu esrarengiz kadından başka heyecanlı ve hoş bir şey yok. Bir ikinci kat penceresinden atlayıp intihara kalkıştığı için hastanedeydi, kadınla bu vesileyle tanışmıştı.
İnsanların yaşlanarak öldüğü dünyada kaderi gençleşerek kaybolmak olan kadın da çelişkili duygular içinde.
“Kelimeler istiyorum diyor” birdenbire.
“Kelimeler mi?” diye soruyor orta yaşlı adam.
“Değişik değişik kelimeler. Umut verici kelimeler. Bu başıma gelen, anlaşılması mümkün olmayan şeyi hazmetmeme yardım edecek kelimeler, beni neşelendirecek kelimeler, beni güldürecek kelimeler, beni duygulandıracak kelimeler. Ne olursa olsun bir şey söyle. Aklına gelen herhangi bir şeyi.”
Adamın kelimeleri yok, buldukları da topal. Çaresizlikle, Charles de Gaulle’ün Andre Malraux’a söylediği bir cümleyi tekrarlıyor: “Sonunda sadece ölüm kazanır.”
Kadın bunu yavan bulur.
“Ama Malraux cevap verir” der adam.
“Ne der?”
“Ölümün hemen kazanmaması daha önemli değil mi?”
Yaşamla ölüm arasındaki ara, hayat, ölümden daha önemli, demek istiyor adam kadına.
Aklımın onları otelde bırakıp sana geri dönmesi uzun sürmüyor. Durumları ne kadar ilginç olursa olsun onlar sadece kitap kişileri. Sen ise etten kemiktensin ve uçak gittikçe beni senden uzağa götürüyor.