27 Nisan 2008 Pazar

Yaşamın Mucizeleri

Birkaç gün önce İngiliz romancı J. G. Ballard’ın yeni çıkan anılarını bitirdim.
Ballard’ın otuza yakın bilimkurgu kitabı var, ama onu dünya çapında üne anı kitapları kavuşturdu. Bunlardan üç tane var.
En ünlüsü daha sonra Steven Spielberg tarafından filme alınan Empire of the Sun’dır (Güneşin İmparatorluğu). Bu kitap birçok dile çevrildi ve yazdığı bütün bilimkurgu romanlarından fazla sattı.
Bunun ardından gelen The Kindness of Women (Kadınların İyi Yürekliliği) en sevdiğim kitaplardan biridir.
Dizinin son kitabı, yeni bitirdiğim Miracles of Life’tır (Yaşamın Mucizeleri).
Ballard’ın yaşamının mucizeleri çocuklarıdır. Onu sevmemin nedeni Güneşin İmparatorluğu’nda çocuk olarak tanımam ve benim hayatımın mucizesinin de çocuklarım olmasıdır.
Ballard, 1930’da babasının fabrikatör olduğu Şanghay’da doğdu. Şanghay o zamanlar Batı tarafından sömürülen Çin’in sahil şeridindeki en ünlü ve renkli kentti. Ballard’ın kişiliğini şekillendiren, yaşamının ilk on dört yılını geçirdiği bu liman ve Japonların Çin’i istila etmesinin ardından şehrin yakınlarındaki bir toplama kampında geçirdiği iki buçuk yıldır.
Savaştan sonra İngiltere’ye yollandı. Liseyi bitirdikten sonra tıp okumaya başladı, ama iki yıl sonra üniversiteyi terk etti. İngiliz Hava Kuvvetleri’ne (RAF) pilot yazıldı. Pilotluk öğrenmek için Kanada’ya, Türk subaylarının da bulunduğu NATO kampına gönderildi. İngiltere’ye döndükten sonra RAF’tan istifa etti, bilimkurgu romanları yazmaya başladı ve güzel bir kadınla evlendi. İkişer yıl arayla üç çocukları oldu.
1963’te İspanya’da tatildeyken Ballard’ın eşi, az rastlanan bir hastalığa yakalandı ve üç gün içinde öldü. “Sona doğru, nefes almakta bile zorlanırken elimi tuttu ve ‘Ölüyor muyum?’ diye sordu. Beni duyup duymadığına emin değilim, ama ‘Seni hayatın sonuna kadar seveceğim’ diye bağırdım.”
Ballard bir daha evlenmedi ve çocuklarını tek başına büyüttü. “Galiba onların bana olduğundan çok benim onlara ihtiyacım vardı” diye yazıyor. “Çocuklarıma derin bir sevgiyle bağlıydım ve onlar bunu biliyorlardı.”
Evde çalıştığı için her zaman çocuklarıyla beraber olabiliyordu. Tatilde karşılaştığı bir Amerikalı kadın, arabanın içine bakıp “Sen bu üç veletle yalnız mısın?” diye sorduğunda, “Bu üç veletle hiç yalnız olunmaz” diye cevap verdi.
“Hâlâ düşüncem odur ki, çocuklarım kendilerini büyütürken bir yan faaliyet olarak beni büyüttüler. Çocukluklarını birlikte geride bıraktık. Onlar mutlu ve kendine güvenen kişiler halinde gençlik dönemine girdiler. Ben onları bebeklikten kendilerine özgü düşünceleri ve emelleri olan büyükler haline geçişlerini izlemenin tecrübesi ile zenginleşmiş olarak, bir tür ikinci olgunluk dönemine girdim. Bütün doğadaki en kayda değer anlamlı süreç olan bu olağanüstü süreci izlemiş çok az baba vardır. Babayı bırakın, evi ve aileyi idare etmenin yükü dikkatlerini o kadar dağıtır ki, birçok anne bile her gün çevresinde meydana gelen sayısız mucizenin pek farkına varmaz. Çocuklarımın ebeveyni olarak geçirdiğim yıllar bildiğim en zengin, en mutlu yıllardır.”
Benim de. Ballard’ı en çok bunun için seviyorum. Farkında olmadan, ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda bir mucizeyi paylaşmış olduğumuz için. Bu her zaman, herkese açık olan bir mucizedir ve bütün mucizelerin mucizesidir.

20 Nisan 2008 Pazar

Anlamsız ve amaçsız

Anlamsız ve amaçsız bir hayatım var. Dün gece Haruki Murakami’nin Karanlık’tan Sonra adlı kitabına başlamıştım. Canım kitap okumak istemiyordu aslında. Uykum vardı. Saat dokuz olmasına rağmen uyumak ve erkenden uyanmak istiyordum. Ama antibiyotik almak için saat 11'e kadar uyanık kalmak zorundaydım.
Vakti doldurmak için, okunmamış kitap tepelerinden birinin içinden Murakami’nin aylarca önce Londra’dan aldığım kitabını çıkardım ve okumaya başladım. Dört beş sayfa okuduktan sonra kitabı, kapağı yukarı gelecek şekilde açık yorganın üzerine koydum ve hayatımı düşünmeye başladım. Kitapta ne beni bu sonuca varmaya sevk etti bilmiyorum.
Anlamsız ve amaçsız bir hayatım var diye düşündüm. Hiçbir şeye ulaşmak istemiyorum. Hiçbir ambisyonum yok. Hiçbir yere seyahat etmek istemiyorum. Zengin olmak istemiyorum. Ünlü olmak istemiyorum. Şiddetle görmek istediğim kimse yok.
Bir boşlukta boşluğum diye düşündüm.
Sokakta sahipsiz köpekler havlıyor.
Gündüz her biri ayrı bir yerde olan mahallenin ürkek köpekleri gece olup kaldırımlar, sokaklar önce tenhalaşıp sonra boşalınca gittikçe büyüyen bir grup meydana getiriyorlar. Biri bir köşebaşında havlıyor, diğeri bir elektrik lambasının altında. Havlıyorlar, aralarında kavga ediyorlar. Gece, esas kişiliklerini ortaya çıkarıyor. Kente el koyuyorlar. Devamlı hareket halinde oldukları için sesleri yaklaşıyor, bir süre evin pencerelerinin altında yoğunlaşıyor, uzaklaşıyor. Onlar gece geçen bir tren, ben bir istasyonum sanki.
Hayatım o kadar anlamsız ve amaçsız ki, aniden sona erse -mesela bu satırları yazarken- hiçbir şey sona ermemiş gibi olacak. Şu anda bana öyle geliyor.
Bu yatak değil bir kuyu ve gece üzerinde bir kapak.
Sizinle yemeğe gideceğim. Telefonda konuşacağız. Partideki konuklar arasında olacağız. Belki sinemada yanımdaki koltukta oturacaksınız. Deniz kenarında yürüyeceğiz. Birlikte soğuttuğum şampanyayı içip pişirdiğim sebze çorbası ve börülceyi yiyeceğiz. Konuştuğumu, güldüğümü duyacaksınız.
Hayatımın anlamını kaybettiğini ve amaçsızlaştığı bilgisini içimde taşıdığımın farkına varmayacaksınız.
Beni tanıdığınızı sanıyorsunuz. Ama tanımıyorsunuz. Beni ben bile tanımıyorum.

13 Nisan 2008 Pazar

Mektup içinde hikâye

Tenha uçakta yanımdaki koltuklar boş. Elimde Taichi Yamada’nın Bir Süredir Uçma Rüyası Görmüyorum adlı kitabının İngilizce çevirisi var. Her cümleyi birkaç defa okuyorum. Aklıma geliyorsun ve kitap kucağıma düşüyor.
İlginç bir kitap oysa. Adam, ikinci buluşmasında, hastanede ilişki kurduğu yaşlı kadının 15-20 yaş gençleşmiş olduğunu görür. Son buluşmalarını okuyorum ve kadın 16-17 yaşlarında bir lise öğrencisi olmuş. Onunla sevişmeye çekiniyor.
“Belki de bakiresin” diyor.
Kadın “endişelenme” diye cevap veriyor, “Vücudum genç ama ben 67 yaşında bir anneanne olmaya devam ediyorum.”
Ben Salacak’ta bahçe içinde boyaları dökülmüş, eski, ahşap, döşemeleri iğri bir ev hayal ediyorum, ihmal edilmiş, dağınık bir bahçenin içinde. Evde çok az eşya var ama hepsi yeni ve rahat. Sadece okumadığım ve çok sevdiğim kitaplarımı getirdim. Çerçeveli birkaç çocuk fotoğrafı dışında duvarlar boş.
Beni ara sıra ziyarete geliyorsun. Telefon çalmıyor, çünkü telefon yok. Kapıya kimse gelmiyor, çünkü burada olduğumuzu kimse bilmiyor. Kalkıp müzik çalara yeni aldığım Toumani Diabate’nin Mande Varyasyonlar’ını koyuyorum. Mali müziğini sevecek misin?
Buzdolabından şampanya ve buz yapan yerde soğutulmuş iki kristal bardak çıkarıyorum. Bu evde her şeyden sadece iki tane var: iki tabak, iki çatal, iki bıçak, iki kaşık, vesaire. Çünkü üçüncü bir kişi gelmeyecek.
Çarşafı üstüne çekmiş, sırtın duvara dayalı, saçların dağınık, yanakların pembe, tebessümlüsün. Mantarı yavaş yavaş şişenin dar boğazından çıkarıyorum ve bardaklarımıza pembe şampanya döküyorum.
“Sana şampanyayı sevmeyi öğreteceğim” diyorum. “Köpüklerin kaynaşmasına bak. Burnunu bardağın içine iyice sok ve kokusunu çek. Kabarcıklar burnunun ucunu ıslatacak. Küçük bir yudum al ve sıvının nasıl köpük halinde dilinin üzerine yayıldığını -dalganın sahile ittiği suyun kumlarda yayılması gibi- hisset.”
Böyle bir ev yok.
Kitaba geri dönüyorum. Adam endişeli. Bu son buluşmaları olabilir. Kadın gençleşmeye devam ederse gelecek buluşmalarında üç dört yaşında olacak, sonra kaybolacak. Oysa ona tutkuyla bağlı, kaybetmek istemiyor. O maaşlı bir özel sektör memuru, hayatında bu esrarengiz kadından başka heyecanlı ve hoş bir şey yok. Bir ikinci kat penceresinden atlayıp intihara kalkıştığı için hastanedeydi, kadınla bu vesileyle tanışmıştı.
İnsanların yaşlanarak öldüğü dünyada kaderi gençleşerek kaybolmak olan kadın da çelişkili duygular içinde.
“Kelimeler istiyorum diyor” birdenbire.
“Kelimeler mi?” diye soruyor orta yaşlı adam.
“Değişik değişik kelimeler. Umut verici kelimeler. Bu başıma gelen, anlaşılması mümkün olmayan şeyi hazmetmeme yardım edecek kelimeler, beni neşelendirecek kelimeler, beni güldürecek kelimeler, beni duygulandıracak kelimeler. Ne olursa olsun bir şey söyle. Aklına gelen herhangi bir şeyi.”
Adamın kelimeleri yok, buldukları da topal. Çaresizlikle, Charles de Gaulle’ün Andre Malraux’a söylediği bir cümleyi tekrarlıyor: “Sonunda sadece ölüm kazanır.”
Kadın bunu yavan bulur.
“Ama Malraux cevap verir” der adam.
“Ne der?”
“Ölümün hemen kazanmaması daha önemli değil mi?”
Yaşamla ölüm arasındaki ara, hayat, ölümden daha önemli, demek istiyor adam kadına.
Aklımın onları otelde bırakıp sana geri dönmesi uzun sürmüyor. Durumları ne kadar ilginç olursa olsun onlar sadece kitap kişileri. Sen ise etten kemiktensin ve uçak gittikçe beni senden uzağa götürüyor.

6 Nisan 2008 Pazar

Yeah! Go! Ama nereye?

Boğaz'ın kıyısındaki park salıncaklarında yan yana iki tesettürlü genç kız sallanıyor. Tıfıl bir oğlan cep telefonuyla onların fotoğraflarını çekmeye hazırlanıyor.
Pazarın sabahının, kapalı havanın, Karadeniz’den esen serin rüzgârın, tombul tankerin, köprünün, Ortaköy’den Sarayburnu’na karşı kıyının keyfini çıkaran keyifli bir grup meydana getiriyorlar.
“Yeah, go!” diye bağırıyor oğlan. Salıncaktaki kızlar ona dönüyorlar. Yüzlerinde sallanma hazlı gülümseme, “Yeah!” diye cevap veriyorlar. Oğlan düğmeye basıyor.
Tam bir Latif Demirci anı.
Yalı duvarı ile köprünün altındaki askeriyenin duvarı arasındaki dar alanda bir ileri bir geri yürüyorum. Akşamdan kalma gibiyim, nedense, ama neden? Dün gece bir bardak şarap ya içtim ya içmedim. Rüzgâr ve açık hava bana iyi geliyor. Hava serince olduğu için park tenha. Gelenler birkaç dakika kalıp sıcak ve kapalı alanların tembelliğine dönüyorlar.
Bugün burası fotoğraf çekmeye gelenlerin mekânı. İşte pantolonlarından ve bluzlarından taşan üç kız. Biri, arkası Boğaz’a dönük, Hollywoodvari (güzelim ama somurtkanım!) bir şekilde başını yana eğiyor ve “çek” diye direktif veriyor eli telefonlu arkadaşına. Doğrulduktan sonra aynı poza geri dönüyor, “bir daha çek” diyor.
İleride ağacın altında konuşmayan, blucinli iki genç var. Biri poz veriyor, diğeri fotoğrafını çekiyor. Ne kadar da ciddiye alıyorlar bu işi.
Bu parkı belediye yeniden düzenledi. Boğaz'a çökmeye başlayan iğri büğrü piyasa yeri kalın, düz, sağlam ve eskisinden geniş bir çimento tabakasıyla kaplandı. Ağaçlar budandı. Yerler çimenlendi.
Bugün çimentonun bitip çimenlerin başladığı yerdeki parantezlere yeni sıralar konduğunu gördüm. Dökme taşın üzerine monte edilmiş demir ve ahşap oturma yerleri. Şimdilik yerlerinde duruyorlar. Ama biliyorum, çok geçmeden, keyif yapmaya gelen gruplar her biri birkaç yüz kilo çeken bu sıraları çeke çeke yerlerini değiştirecekler, gönüllerine göre düzenleyecekler.
Parkı anında oturma odası haline getirmek, kamu alanını özel alana çevirmek çok Türk ve hoş bir olgu. Her ne kadar belediyeyi deli ediyor olsa da.
Çocukların merdivenle tırmanıp içinden emekleyerek geçtikleri plastik borunun içinde bir çocuk ağlıyor. Baba merdivenleri koşarak çıkıyor. Ne kadar da önemli bu küçük dramlar bu yaşlarda. Biraz sonra çocuk plastik tüpün içinden çıkarılmış olarak babasının bağrına basılı. Ağlaması diniyor.

Askeriyenin duvarına yaklaşırken güvercinler üstümden ve yanımdan geçerek ayaklarımın üzerinde yürüdüğü çimentoya konuyorlar “guguruk guguruk” diyerek. “Burası bize de ait! Senden korkmuyoruz! Yoldan biz çekilmeyeceğiz! Sen çekil!” Başları yerdeki ayçiçeği çekirdeklerinin üzerinden inip kalıyor.
Birisi askeriyenin duvarına, siyah boyayla ve büyük harflerle VİCDANSIZ BURAYA KÖMÜR DÖKEN EŞEKTİR yazdı. Bir metre sağda bir ibare daha var YANIK KÖMÜR DÖKEN BİLİNİYOR. RESİM ÇEKİLDİ. Onun yanında: ÇİMENE YANIK KÖMÜR DÖKEN İ - - E İ - -E. Yazar, her kim ise kelimeyi ayıp hale getirecek harfleri koymaktan nezaketle sakınmış.
Parkın yalıya yakın diğer ucundaki çimenlerde yanık kömürün meydana getirdiği kelliği birkaç gün önce görmüştüm. Ama orada duvar müsait olmadığı için, anti-yanık, kömür yazısını elli metre ileride askeriyenin yüksek duvarına yazmış.
Yeni dikilen elektrik direklerinin üzerinde bir gözlem kamerası var. Farkında olmadan her yerde izleniyoruz.
İşte böyle.
Geçiş halinde bir ülke. “Yeah!” diye bağıran tesettürlüler. Yanık kömürü çimenlere boca edenler ve buna kızanlar. Park sıralarını yerinden çekenlerle geri yerine getirenler. Zor belki ama zenginlik bütün bunlar. Önemli olan, 700 yıllık kan ve acının yükünü taşıyan bu insanları taşıyan bu gemiyi akıl ve sevgiyle sakin sulara götürebilmek.
Yeah! Go! Ama nereye? İnşallah yeni kan ve acılara değil.
Latif Demircivari espri ve güler yüzlülük her zaman, ama her zaman kızgınlıktan ve kabalıktan iyidir.
Ne diyorsunuz?