9 Mart 2008 Pazar

Kedili oda

İçinde kedi olan bir odanın olmayandan farkı nedir? Dün gece çok yorgundum. Saat dokuzda gözlerim kapanmaya başladı. Hemen yatarsam gecenin ileri bir saatinde uykumu almış olarak kalkacağımı bile bile soyundum ve yattım. Hemen uyudum. Tahmin ettiğim gibi, saat iki civarında uyandım.
Sessiz şehrin üstünde yeni doğan bebeklerin rüyaları dolaşıyor.
Bir rüya görmüş ama unutmuştum ama rüya izini hoş bir ruh hali olarak geride bırakmıştı, yataktan kalkanın ardında bıraktığı sıcaklık gibi. Bir araba süratle evin yanından geçerek tepeyi tırmandı. Bir sürat teknesinin denizde arkasında bıraktığı yırtığın kapanması gibi gece rahatsız edilen sessizliğinin üzerine yeniden yorganını çekti.
Bir süre gözlerim açık, karanlıkta başıma yastıkların üstünde rahat bir pozisyon aradım. Bu pozisyonu bozmamaya çalışarak ışığın düğmesine dokundum. Yatağımın kenarındaki Amerikan kitap eleştirisi dergisini alıp önce Hollandalı bir yazarın son romanının pek ilgimi çekmeyen eleştirisini bitirdim. Ardından nükleer yayılma sorunuyla ilgili dört kitabı deşen bir eleştiriyi devirdim. Ondan sonra İngiliz ressam Lucian Freud hakkındaki bir yazıyı okudum.
Biraz daha okumak ve uyumaya çalışmak arasında bocalarken kediyi gördüm. Odamdaki ikinci yatağın ucunda dürülü mavi moher battaniyenin üzerinde, sırtı bana dönük uyuyordu. Ayaklarını gizleyecek bir şekilde kıvrılmıştı. Gövdesini ve bir kulağını görüyordum.
Bir süre ona baktım. Teneffüs ettikçe karnı düzenli bir şekilde inip kalkıyordu. Nefes alıp verdiğini duymuyordum ama belirli belirsiz kokusu geliyordu burnuma. Uykumda, herhalde odama girdiğinde, bu kokuyu almış olduğumu ve çok kısa bir süre -birkaç saniye- uyanıp yeniden uyumuş olduğumu hatırladım.
Çok eskiden, ev öncesi çağlarda, atalarımız doğayla ve içindeki yaratıklarla iç içe, mağaralarda veya açıkta uyurken, hayvanları kokularından tanıyorlardı. Başlarını kaldırıp rüzgârı kokladıklarında içinden yakınlardaki hayvanların kokularını ayıklayabiliyorlardı. Tıpkı hayvanların rüzgârda insan kokusu aldıkları gibi.
Kalkıp bu kelimeleri yazmak üzere çalışma masamın üzerindeki dizüstü bilgisayarı alıyorum. Ağırlığım üzerinden kalkınca yatak yaylarının rahatlamasının sesi çıkıyor ve ahşap döşeme ayaklarımın altında çıtırdıyor ama kedi kıpırdamıyor. Benim onun kokusunu uykumda aldığım gibi onun da benim çıkardığım sesleri duyup birkaç saniye uyandığını hissediyorum.
Gece olunca günün mavi perdesi çekilir ve kâinat ortaya çıkar ama bakan yok. Milyonlarca insan nereden, neden geldiği bilinmeyen bir buyruğa uyarak uyuyor. Ama hepsi değil. Şehirde benim gibi uyanmış ve uyuyamayan birçok insan olmalı, diğerleri uyurken, karanlıkta veya aydınlıkta gözleri açık, akıllarından ışık hızıyla binbir düşünce geçen.
Kedinin varlığı odada bir şeyi değiştiriyor ama neyi?