17 Şubat 2008 Pazar

Yalı

Çiseleyen yağmurda sahilde yürüyorum. Benden ve martılardan başka canlı yok burada bugün.
Yoldan ara sıra şırıltılarla otobüsler, minibüsler, arabalar geçiyor.
Yüzleri Karadeniz'e dönük oturan martılar ben yaklaşınca teker teker kalkıp Boğaz'ın koridorunda uçanların arasına karışıyorlar. Durup biraz onları izliyorum. Kanatlı, minik yunuslara benziyorlar. Gözlerinin arkasındaki siyah çizgiler onlara entelektüel bir görüntü veriyor.
Yıkık yalının duvarı ile Üryanizade Camii'nin duvarı arasındaki kısa mesafede gidip geliyorum.
Martılar Karadeniz'e doğru kanat çırpıyor. Rüzgâr oradan estiği için zorla mesafe kat ediyorlar, akıntıya karşı kulaç atan bir yüzücü gibi. Sonra birdenbire kanat kıvırıp geri dönüyorlar ve ırmağın hızıyla sürüklenen bir dal parçası gibi, rüzgârı arkalarına alıp süratle Üsküdar'a doğru süzülüyorlar. Bir süre rüzgâr onları taşıyor, sonra kanat çırpmaya başlıyorlar.
Belki oyun oynuyorlar.
Burası soğuk. Benim daha haberim yok ama şu anda ateşe verilen Göksü deltasının sazlıkları yanıyor. Orası cehennem gibi olmalı. Yanan kuşların, kurbağaların, yılanların, börtü böceğin sesi duyuluyor mu?
Adımlarımı sayıyorum. İki duvar arasında yüz doksan altı adım var.
Üryanizade Camii 1860'ta yapıldı. Ahşap, tek katlı bir cami. O zamanlar zevk sahibiydik. Cami yapmasını biliyorduk. Simetri, uyum, orantı, göz zevki gibi kavramlar son Osmanlı sultanıyla beraber sürgüne gitmemişti.
Camiyi Boğaz'dan ayıran duvarın üzerinde imamın kebap mangalı duruyor. Kuzeyden gelen rüzgârın kömürleri uçurtmaması için önüne ahşap bir duvar dikmiş.
Yalı yıllarca metruk durdu. Üst katlar yağmur aldığı için çoktan terk edilmişti ama yoldan merdivenle inilen zemin katında uzun yıllar sessiz, yaşlı bir bekçi oturdu. Sebze ektiği bahçede gelip geçenlere havlayan azgın bir köpek dolaşırdı. Sonra bir gün arabayla geçerken orada daha fazla deniz göründüğünü fark ettim. Yalıyı yıkmışlardı.
Durup içeri bakıyorum. Bağdadi duvar kalıntıları, kayıkhane, bakımsız küçük bir bahçe. Bir tek mutfaktaki ocak-şömine karışımı yapı ayakta duruyor.
Küçük camiden büyük bir ses çıkıyor. Ezan. Banttan ikindi okunuyor. Belki ilim iyice ilerleyince namazı da robot imamlar kıldırır.
Karşı kaldırımın kenarına Büyükşehir Belediyesi'nin bir kamyoneti park ediyor. İçinden ellerinde sarı ayaklı ölçüm aletleri üç kişi çıkıyor. Yağmurun altında aletlerini kuruyorlar. Aletlerin cam gözlerinden birbirlerine bakıyorlar. "Devam, devam" diye bağırıyor biri diğerine.
"Ne yapıyorsunuz?" diye soruyorum ona. "Parkı ölçüyoruz" diyor. "Müteahhit ona göre para alacak."
Bir eli cebinde. Lafı uzatmak istemiyor. Çok üşüdü. Bir an önce minibüsün sıcaklığına dönmek istiyor.
Özen Turizm şoförü gibi. O, sırtında kukuletası kalkık parkası, motoru çalışan arabasının sıcaklığında, koltuğunu geri itmiş uyuyor. Bir başka Özen Turizm minibüsü geçerken selam mahiyetinde korna çalıyor ama duymuyor.
Yıkık yalı bir zamanlar yepyeniydi. İlk kapı açılıp içeri girildiğinde nasıl kokuyordu? O gün nasıl bir gündü? O ocakta ilk hangi yemekler pişti? Kimler yedi?
Martılar, bazı ressamlar gibi, şehrin önünde tülbent gibi asılı duran bu ışığı az, rüzgârlı, puslu, ıslak havayı seviyorlar. Göz alabildiğine martı var Boğaz denilen yolun üstünde. Onların hem evleri yok hem de her taraf evleri. Gittiklerinde arkalarında hiçbir şey bırakmıyorlar, onları seyredenlerin hafızalarındaki iz dışında.