10 Şubat 2008 Pazar

Mucize

Filmden sonra sinemanın yakınlarındaki bir lokantaya gittik. Paltolarımızı garsonun yanımıza çektiği sandalyenin üzerine koyup cam kenarında iki kişilik bir masaya oturduk.
Gündüz olsaydı ağaçları ve Üsküdar damlarının üzerinden, uzakta Marmara'yı görebilecektik. Ama sırtını karanlığa dayamış olan cam, bu saatlerde dışarıyı değil içeriyi gösteriyor.
Onunla üçüncü buluşmamdı. Yemek yemek istemediğini söyledi. Birer kadeh kırmızı şarap ve bir peynir tabağı ısmarladık.
Jack Nicholson ile Morgan Freeman'ın Bucket List'ini seyretmiştik. İnsanın için ısıtan bir filmdi.
Neden bilmem, havadan sudan konuşurken birdenbire, "Ben artık galiba hiç mucize yaşamayacağım" dedi.
Mucizeden kastın ne diye sorunca cevabı şu oldu: "Keyifle ve coşkuyla uyanmak bir mucize. İnsanın dünyayı o yaratmış gibi hissetmesi. On yedi yaşında sabahları kalktığımda perdeyi çekip dışarı bakarken içimde müthiş bir sevinç hissederdim. Artık bu hissi yılda birkaç kere duyuyorum. Belki de insan her şeyi kanıksıyor. Ya da görme kabiliyetiyle ilgili bir şey. Belki mucizeler olmaya devam ediyor ama insan görme yeteneğini kaybediyor."
Şarabından bir yudum aldı.
"Ben artık mucize yaşamayacak mıyım? Bunu bir arkadaşıma sorduğumda bana, 'Yetişkinlerin dünyasına hoş geldin' dedi. Yetişkinlerin dünyasında mucize yok mu?"
Otuz sekiz yaşında. Benim, yetişkinler dünyasının kıdemli bir üyesi olarak bu sorunun cevabını bilebileceğimi mi sanıyor?
Aklıma yeni doğmuş, iki üç günlük kuzular geliyor, çocukluğumda köyün ağıllarında gördüğüm. Hayatın yeniliği, dünyanın güzelliğiyle sarhoş, meleyerek, kendi boylarının bir iki misli yükseğe zıplayan kuzular. Yanlarında memeleri süt dolu anneleri, kuşlar, gökyüzü, ilkbahar yeşili tarlalar ve hoş kokulu esintiler yollayan çamlı dağlar. Daha bıçak görmemiş.
Bunu ona anlattım. "Ama hiç havaya zıplayan bir koyun görmedim" dedim. "Belki yaşla ilgili bir şey."
Ama gerçekten yaşla mı ilgili? Ben, 64 yaşında, artık "mucize" görmüyor muyum?
Galiba ilk yıllarımızda dünyayı olduğu gibi görüyoruz, sonra oldurulmuş olduğu gibi.
Yılların sırtımızı mindere getirmesine izin veriyoruz. İstediğimiz gibi değil, başkalarının istediği gibi oluyoruz. Kirletilen, çirkinleştirilen çevrenin, mesai ve emeklilikten ibaret hale gelen hayatların dünyanın gerçek yüzünü gözlerimizden saklamasına izin veriyoruz.
Oysa dünya, ona can veren güneşle arasındaki titizlikle ölçülmüş hayat veren uzaklık, sonsuz çeşitleriyle yaşam başlı başına birer mucizedir, kâinatı meydana getiren sonsuz, soğuk, cansız karanlıkların içinde ne kadar inanılmaz bir istisna olduğunu düşünecek olursanız.
Her tohum bir mucizedir örneğin, çünkü içinde kâinatın zekâsının bir parçasını saklar. Her tohumun her hücresinin ayrı bir işlevi var. Kimisi kök olacak, kimisi yumru, kimisi toprağın üstüne çıkıp sap ve yaprak olacak, kimisi çiçek. Siz hangi hücrenin ne yapacağını bilmezsiniz, ama o topluiğne başı büyüklüğündeki tohum bilir.
Bakmaktan vazgeçmezse insan, gönlünü ve gözlerini kapatmazsa, gözlerinin önündeki mucizeler resmigeçidi hiç sona ermez.