24 Şubat 2008 Pazar

Bağdat Caddesi

Lokantadan atıldıktan sonra biraz yürümeye karar verdik. Sevgililer Günü olduğunu lokantada boş yer olmadığını öğrenince hatırlamıştım. Sevgililer bütün masaları ayırtmışlardı.
Ama şef garson, "Sahipleri gelince kalkarsanız size bir masa verebilirim" dedi ve sevgililerin şerefine kırmızı örtü konmuş masalarından birine oturduk. (Neden kırmızı? Sevginin rengi kırmızı mı?) Yemekle beraber bir şişe şarap ısmarladım ve ... Yeni başlayan ilişkilerde konuşmalar hasat öncesi buğday tarlaları gibi dolu ve yoğundur... Konuşmaya daldık.
Masalar dolup boşaldıkça bize sıra gelmez diye ümitlendim ama saat on olmadan garson hesabı önüme koydu. Barda bir çift bize doğru dönmüş bekliyorlardı. Paranın üstünü beklerken şarabımı alelacele bitirdim ve kalktık.
"Hadi biraz yürüyelim" dedi. Kaşkollu, eldivenli ve paltolu, Bağdat Caddesi'ne doğru yürümeye başladık. Bazı dükkânlar hâlâ açık, yollar kalabalıktı. Caddede bir banka oturduk.

"Ne zaman öleceğini bilmek ister misin?" diye sordu. "Ben bilmek isteyenlerdenim."
Birkaç gün önce, içinde kanser olan ve öleceği günü bilen bir adam olan bir filim izlemiştik. O aklına gelmiş olmalıydı.
"Ne zaman öleceğimi bilmek istemezdim" dedim. "Hayatı hayat yapan hatta mümkün kılan şey yarın ne olacağını bilmemektir. O muamma ortadan kalktı mı başımıza gelen her şey ikinci el olur."
En son ne zaman bankta oturmuştum birisiyle?
Cadde cenaze korteji gibi yavaş yavaş ilerleyen, arkası kesilmeyen araçlarla doluydu.
Onunla konuşurken arabalardaki insanların yüzlerini inceliyordum. Her birinin kafasında resimler şeklinde binlerce düşünce dolaşıyor, daldan dala seken kuşlar gibi. Herkes hem olduğu yerde hem de başka yerde. İnsan olmak ne kadar garip bir şey. Belki de kuantumcular sırrı keşfetti. Biz de atom altı parçacıklar gibiyiz. Aynı anda ne olduğumuzu ve nerede olduğumuzu bilmek mümkün değil. Onlar gibi sürekli devinme ve belirsizlik durumundayız. Atom altı parçacıkları gözlemlenmek değiştiriyor, bizi de her şey. Bir anı, bir söz, bir ses, birinin yanınızda varlığı veya yokluğu.
Ne zaman öleceğini (veya doğacağını) bilmenin bu denklemde yeri yok. Harika, korkunç ve esrarengiz bir varoluş biçimi.
Önümüzde kız mı, oğlan mı olduğu belirsiz bir çocuk belirdi. Elinde bir buket karanfil. Ağzını açmadan "İstemiyorum" dedim.
"Kaç para olduğunu sor ama?" dedi.
"Kaç para olursa olsun istemiyorum."
"Kaç para olduğunu bir sor!"
Sormayacağımı anlayınca "Yedi buçuk lira" dedi, yüzüne çok değerli bir şeyi bedava veriyormuş gibi bir ifade takınıp aynı anda pazarlığa açık kapı bırakan bir ses tonuyla.
İki buçuk lira desem verecekti ama kız mı, oğlan mı olduğunu belli etmeyecek kadar çocuk bir sesi vardı, başına çepeçevre sardığı kaşkolun arkasında görünen yüzü çok güzeldi ve gecenin saat onunda yatakta uyuyor olması gerekirken soğukta mesai yapıyordu. Paltomun cebindeki on liralık banknotu hatırladım. Çıkardım, "Al sana on lira" diyerek ona uzattım. Şaşkın gözlerle elindeki paraya baktı, buketi arkadaşıma verdi, hiçbir şey söylemeden koşarak uzaklaştı.
Dünyada altı buçuk milyar insan var ve hiçbirinin parmak izi aynı değil. Hiçbir kar tanesinin birbirine benzememesi gibi. Kâinatın bir yerlerinde, örneğin kozmik emniyet genel müdürlüğünde kayıtlı mı bu parmakların izleri?
Ne zaman öleceğimizi bilmek, bu çok ileride bir gün olsa bile, bizi salt ölümlü olmaktan çıkarır, idam mahkûmu yapardı.
Bunların hepsini o gece ona söylemedim. Daha sonra düşündüm. Tekrar buluşursak belki söylerim. Ama konuşacak o kadar çok şey varken neden ölümden bahsetmek?

17 Şubat 2008 Pazar

Yalı

Çiseleyen yağmurda sahilde yürüyorum. Benden ve martılardan başka canlı yok burada bugün.
Yoldan ara sıra şırıltılarla otobüsler, minibüsler, arabalar geçiyor.
Yüzleri Karadeniz'e dönük oturan martılar ben yaklaşınca teker teker kalkıp Boğaz'ın koridorunda uçanların arasına karışıyorlar. Durup biraz onları izliyorum. Kanatlı, minik yunuslara benziyorlar. Gözlerinin arkasındaki siyah çizgiler onlara entelektüel bir görüntü veriyor.
Yıkık yalının duvarı ile Üryanizade Camii'nin duvarı arasındaki kısa mesafede gidip geliyorum.
Martılar Karadeniz'e doğru kanat çırpıyor. Rüzgâr oradan estiği için zorla mesafe kat ediyorlar, akıntıya karşı kulaç atan bir yüzücü gibi. Sonra birdenbire kanat kıvırıp geri dönüyorlar ve ırmağın hızıyla sürüklenen bir dal parçası gibi, rüzgârı arkalarına alıp süratle Üsküdar'a doğru süzülüyorlar. Bir süre rüzgâr onları taşıyor, sonra kanat çırpmaya başlıyorlar.
Belki oyun oynuyorlar.
Burası soğuk. Benim daha haberim yok ama şu anda ateşe verilen Göksü deltasının sazlıkları yanıyor. Orası cehennem gibi olmalı. Yanan kuşların, kurbağaların, yılanların, börtü böceğin sesi duyuluyor mu?
Adımlarımı sayıyorum. İki duvar arasında yüz doksan altı adım var.
Üryanizade Camii 1860'ta yapıldı. Ahşap, tek katlı bir cami. O zamanlar zevk sahibiydik. Cami yapmasını biliyorduk. Simetri, uyum, orantı, göz zevki gibi kavramlar son Osmanlı sultanıyla beraber sürgüne gitmemişti.
Camiyi Boğaz'dan ayıran duvarın üzerinde imamın kebap mangalı duruyor. Kuzeyden gelen rüzgârın kömürleri uçurtmaması için önüne ahşap bir duvar dikmiş.
Yalı yıllarca metruk durdu. Üst katlar yağmur aldığı için çoktan terk edilmişti ama yoldan merdivenle inilen zemin katında uzun yıllar sessiz, yaşlı bir bekçi oturdu. Sebze ektiği bahçede gelip geçenlere havlayan azgın bir köpek dolaşırdı. Sonra bir gün arabayla geçerken orada daha fazla deniz göründüğünü fark ettim. Yalıyı yıkmışlardı.
Durup içeri bakıyorum. Bağdadi duvar kalıntıları, kayıkhane, bakımsız küçük bir bahçe. Bir tek mutfaktaki ocak-şömine karışımı yapı ayakta duruyor.
Küçük camiden büyük bir ses çıkıyor. Ezan. Banttan ikindi okunuyor. Belki ilim iyice ilerleyince namazı da robot imamlar kıldırır.
Karşı kaldırımın kenarına Büyükşehir Belediyesi'nin bir kamyoneti park ediyor. İçinden ellerinde sarı ayaklı ölçüm aletleri üç kişi çıkıyor. Yağmurun altında aletlerini kuruyorlar. Aletlerin cam gözlerinden birbirlerine bakıyorlar. "Devam, devam" diye bağırıyor biri diğerine.
"Ne yapıyorsunuz?" diye soruyorum ona. "Parkı ölçüyoruz" diyor. "Müteahhit ona göre para alacak."
Bir eli cebinde. Lafı uzatmak istemiyor. Çok üşüdü. Bir an önce minibüsün sıcaklığına dönmek istiyor.
Özen Turizm şoförü gibi. O, sırtında kukuletası kalkık parkası, motoru çalışan arabasının sıcaklığında, koltuğunu geri itmiş uyuyor. Bir başka Özen Turizm minibüsü geçerken selam mahiyetinde korna çalıyor ama duymuyor.
Yıkık yalı bir zamanlar yepyeniydi. İlk kapı açılıp içeri girildiğinde nasıl kokuyordu? O gün nasıl bir gündü? O ocakta ilk hangi yemekler pişti? Kimler yedi?
Martılar, bazı ressamlar gibi, şehrin önünde tülbent gibi asılı duran bu ışığı az, rüzgârlı, puslu, ıslak havayı seviyorlar. Göz alabildiğine martı var Boğaz denilen yolun üstünde. Onların hem evleri yok hem de her taraf evleri. Gittiklerinde arkalarında hiçbir şey bırakmıyorlar, onları seyredenlerin hafızalarındaki iz dışında.

10 Şubat 2008 Pazar

Mucize

Filmden sonra sinemanın yakınlarındaki bir lokantaya gittik. Paltolarımızı garsonun yanımıza çektiği sandalyenin üzerine koyup cam kenarında iki kişilik bir masaya oturduk.
Gündüz olsaydı ağaçları ve Üsküdar damlarının üzerinden, uzakta Marmara'yı görebilecektik. Ama sırtını karanlığa dayamış olan cam, bu saatlerde dışarıyı değil içeriyi gösteriyor.
Onunla üçüncü buluşmamdı. Yemek yemek istemediğini söyledi. Birer kadeh kırmızı şarap ve bir peynir tabağı ısmarladık.
Jack Nicholson ile Morgan Freeman'ın Bucket List'ini seyretmiştik. İnsanın için ısıtan bir filmdi.
Neden bilmem, havadan sudan konuşurken birdenbire, "Ben artık galiba hiç mucize yaşamayacağım" dedi.
Mucizeden kastın ne diye sorunca cevabı şu oldu: "Keyifle ve coşkuyla uyanmak bir mucize. İnsanın dünyayı o yaratmış gibi hissetmesi. On yedi yaşında sabahları kalktığımda perdeyi çekip dışarı bakarken içimde müthiş bir sevinç hissederdim. Artık bu hissi yılda birkaç kere duyuyorum. Belki de insan her şeyi kanıksıyor. Ya da görme kabiliyetiyle ilgili bir şey. Belki mucizeler olmaya devam ediyor ama insan görme yeteneğini kaybediyor."
Şarabından bir yudum aldı.
"Ben artık mucize yaşamayacak mıyım? Bunu bir arkadaşıma sorduğumda bana, 'Yetişkinlerin dünyasına hoş geldin' dedi. Yetişkinlerin dünyasında mucize yok mu?"
Otuz sekiz yaşında. Benim, yetişkinler dünyasının kıdemli bir üyesi olarak bu sorunun cevabını bilebileceğimi mi sanıyor?
Aklıma yeni doğmuş, iki üç günlük kuzular geliyor, çocukluğumda köyün ağıllarında gördüğüm. Hayatın yeniliği, dünyanın güzelliğiyle sarhoş, meleyerek, kendi boylarının bir iki misli yükseğe zıplayan kuzular. Yanlarında memeleri süt dolu anneleri, kuşlar, gökyüzü, ilkbahar yeşili tarlalar ve hoş kokulu esintiler yollayan çamlı dağlar. Daha bıçak görmemiş.
Bunu ona anlattım. "Ama hiç havaya zıplayan bir koyun görmedim" dedim. "Belki yaşla ilgili bir şey."
Ama gerçekten yaşla mı ilgili? Ben, 64 yaşında, artık "mucize" görmüyor muyum?
Galiba ilk yıllarımızda dünyayı olduğu gibi görüyoruz, sonra oldurulmuş olduğu gibi.
Yılların sırtımızı mindere getirmesine izin veriyoruz. İstediğimiz gibi değil, başkalarının istediği gibi oluyoruz. Kirletilen, çirkinleştirilen çevrenin, mesai ve emeklilikten ibaret hale gelen hayatların dünyanın gerçek yüzünü gözlerimizden saklamasına izin veriyoruz.
Oysa dünya, ona can veren güneşle arasındaki titizlikle ölçülmüş hayat veren uzaklık, sonsuz çeşitleriyle yaşam başlı başına birer mucizedir, kâinatı meydana getiren sonsuz, soğuk, cansız karanlıkların içinde ne kadar inanılmaz bir istisna olduğunu düşünecek olursanız.
Her tohum bir mucizedir örneğin, çünkü içinde kâinatın zekâsının bir parçasını saklar. Her tohumun her hücresinin ayrı bir işlevi var. Kimisi kök olacak, kimisi yumru, kimisi toprağın üstüne çıkıp sap ve yaprak olacak, kimisi çiçek. Siz hangi hücrenin ne yapacağını bilmezsiniz, ama o topluiğne başı büyüklüğündeki tohum bilir.
Bakmaktan vazgeçmezse insan, gönlünü ve gözlerini kapatmazsa, gözlerinin önündeki mucizeler resmigeçidi hiç sona ermez.


3 Şubat 2008 Pazar

Çeyiz

OZANKÖY

Keklikler çığlıklarla havalanınca aklıma o gün geldi. Üç veya dört yaşında olmalıydım. Babamla beraber, Yağmuralan'da, evimizin arkasında bunun gibi bir çam ormanında, buna benzer bir toprak yolda yürüyorduk. Yerde yatan bir keklik gördük. Koşup kekliğe dokundum. Yumuşak tüylerinin altında vücudu sıcaktı. Kaldırınca kafası yere sarktı. Gözlerindeki ışık boşalmıştı.
Babam kekliğin bir kartalın veya şahinin gagasından düşmüş veya onu vuran avcıdan kaçmış olabileceğini söyledi.
O gece gaz lambasının ışığında annemin keklik suyunda pişirdiği pirinç çorbasını yedik. Beyaz çorbanın limonlu tadını, yumuşamış pirinç tanelerinin dilime temasını hâlâ hatırlıyorum. Veya hatırladığımı sanıyorum.
O gün çocukluk hafızamdaki ender mutlu günlerden biridir. Dayaksız, korkusuz, gerginliksiz bir gündü. Bunu bir süre yanımızda kalmak üzere Lefkoşa'dan gelen Tayyibe Teyzem sağlamıştı. Misafirler evlerdeki denklemi hiç olmazsa kısa bir süre için değiştirir.
Teyzemin yanında hediye dolup bir sepet getirmişti. El işlerinde çok mahirdi. Bana kazak örmüştü.
Trodos Dağlarının kuzey yamaçlarında, ağaçlarının köyün içine kadar girdiği Yağmuralan, bugün olduğu gibi o gün de adanın en ücra köyüydü. Ada içinde bir adaydı. Kıvrımlı dar yollardan, burunlu yavaş otobüslerle Lefkoşa'dan oraya gelmek gelmek neredeyse bütün günü alırdı. "Şeher"den bir ziyaretçi ender bir şeydi.
1960'larda toplumlar arası çatışmalar başlayınca Yağmuralanlılar canlarını kurtarmak için Türklerin yoğun oldukları bölgelere kaçtılar. Orman köyü üzerinden geçip aşağılara, Yalya'nın üst başına kadar indiler. Dere kurudu. Köy yıkılıp kayboldu. Bugün sadece birkaç duvar ayakta duruyor o günlerden ve yabanileşmiş birkaç gül ve meyve ağacı.

Tayyibe Teyzem hiç evlenmedi. Çeyiz sandığındaki tığ işi çeyizlerini keten üzerine renkli ipliklerle işlenmiş masa örtüleri, kahve altlıkları, çarşaf ve yastık kenarlarını parasız kaldıkça zengin arkadaşlarına sattı. Yıllarını, tek başına, kör, sağır ve dilsizleşen, bütün gün yatakta nefes alan bir tahta gibi yatan yatalak anneanneme bakmakla geçirdi. Kapısını herkese kapattı. Yaşlandı, acayipleşti, yavaş yavaş aklını kaybetmeye başladı. Son günlerinde evine kilitlendi, kimsenin haberi olmadan, günlerce yemek yemeyip su içmeyerek kendi kendini öldürdü.
Keklikler sürü halinde aynı anda kalkıp çamların arasından tepeye doğru kayboldular.
Orada taşıdığı konuşmaları çoktan unutmuş telleri kopuk, eski, beton, İngiliz sömürge zamanından veya cumhuriyetin ilk yıllarından kalan bir telefon direği var.
Beşparmak Dağlarındaki Arapköy'de orman bekçiliği yaparken babamın görevlerinden biri evle Alevkaya'sındaki merkez arasındaki manyetolu telefonun sürekli çalışıyor olmasını sağlamaktı.
Tel koptuğunda, ya da keçilerini ormana soktukları için babamın ceza kestiği kızgın köylüler tarafından kopartıldığında, babam yola çıkar kopuğu buluncaya kadar, bazen gün boyu yürüdü. O yürüyüşlerden konuşamayacak kadar yorgun döndüğünü çok hatırlıyorum.
Bu yürüyüş galiba ormanda değil aklımda geçecek.
Tayyibe Teyzemin hayatta kalan bir arkadaşı var. Galiba nerede oturduğunu biliyorum. Bir gün ona uğrayıp teyzemden satın aldığı el işlerine bakmak istediğimi söylemeliyim. Kızına çeyiz olarak almıştı. Evlendikten birkaç yıl sonra kız araba kazasında hayatını kaybetti.
Belki bir tanesini ondan satın alabilirim.