6 Ocak 2008 Pazar

Helen Hanım'ın kuyusu

OZANKÖY

Bahçıvan hortumla ağaçları suluyor. Ocak ayında. Görülmüş şey değil. "Bu sene hiç yağmur yok" dedi yanına yaklaşınca. "Geçen sene gene biraz vardı."
Yere diz çöküp parmaklarıyla toprağın derisini kaldırdı ve çiyin ıslattığı zeminin altındaki kuru toprağı gösterdi. Başıyla bahçenin yola bakan tarafını işaret etti. "O tarafta otlar sararmaya başladı."
Temiz havayı içime çekip başımı yukarı kaldırıyorum. Serinliğin koyu bir mavilik verdiği gökte güneşe kafa tutacak tek bulut yok.
"Çiçekler açtı. Bu mevsimde çiçek açtığını hiç görmedim."
Adaya geldiğimden beri yağmur yağmadı. Yürüyüşe şapkayla çıkıyorum, güneşi gözlerimden uzak tutmak için.
Ya hiç yağmur yağmazsa?
"Helen Hanım'ın bahçesinde Rumlardan kalan bir kuyu var" diyor bahçıvan. "Yirmi dört saat gürül gürül su çekiyorduk. Şimdi bir saat zor."
Helen Hanım. Helen Hanım kim?
Dün Alevkayası ile Esentepe arasındaki orman yolunda yürürken dört beş sene öncesinden pınarıyla hatırladığım, kesif bitki kokulu bir yere geldim. Orada, yolun kenarından yükselen çamlı sarp kayadan sular sızar, yolun kenarında birikintiler meydana getirirdi. Yağmur yağınca, su birikintileri taşıp yamaçtan aşağı akardı. Kayanın üzeri ıslak yeşil/sarı yosun ve likenlerle kaplıydı.
Kaya kemik gibi kurumuş, yosunlar dökülmüştü.
Ya hiç yağmur yağmazsa? Ne bu yıl, ne gelecek yıl, ne de ondan sonraki yıllar... Yaprakların üzerinde gittikçe kalınlaşan toz tabakaları, kuruyan ağaçlar, etten dışarı çıkan kırık kemiğe benzeyen kurumuş dallar. Aman vermeyen bir kuraklık ve kıtlık.
"İnananlar azaldı" diyor bahçıvan.
Onun için açıklama basit. İnananlar artarsa yağmur artar, azalırsa azalır. İnsanların üzerinden gözlerini ayırmayan, ceza ve mükâfat dağıtan, her yerde hazır ve nazır bir güç var.
Herkes inansa, gece gündüz alınlar secdede olsa, endüstri ihtilalinden bu yana gökyüzüne salınan ve dünyanın iklimini değiştirmeye başlayan karbondioksit azalmaya başlar mı?
"Tanrı kendi koyduğu kurallara itaat etmek zorundadır" demişti Einstein. Kâinatta hiçbir şey ışıktan hızlı gidemezse Tanrı da gidemez, demek istiyordu.
Yerçekiminin kuralları inananlar için de, inanmayanlar için de aynıdır. Bir uçurumdan aynı anda atlasalar, sofu da, Allahsız da saniyede 9,8 metre ivme kazanarak yere düşer.
İnananların karbondioksiti ile inanmayanların karbondioksiti arasında hiçbir fark yok.
Tanrı kendi koyduğu kuralları duayla değiştirir mi?
Kimin açıklamasının doğru, kiminki yanlış, kim bilebilir?
İnanmak hayatı basitleştiriyor, sorgulamak zorlaştırıyor.
Bahçenin bütün dönümleri taze, capcanlı, serin bir yeşillik kaplı. Yapraklarını ayırınca siklamen çiçeklerinin tomurcuklarını görüyorum. Yenidünya çiçek açtı. Ama her şey büyümeden sararabilir, mart aylarının beni alıştırdığı o yeşil, çiçek, arı ve kuş sesi patlamasına bu yıl şahit olamayabilirim.
Bahçıvanı sulamasına bırakıp yumuşak çimenleri tabanlarımda hissede hissede portakal ağacına doğru yürüyorum. Bir portakal kesip tırnaklarımı etine geçiriyorum ve kabukları soymaya başlıyorum. Parmaklarımın ucu sararıp yapış yapış oluyor, burnuma narenciye yağının kokusu geliyor. Meyveyi ikiye bölüyorum ve bir dilim ayırıp ağzıma sokuyorum. Portakalın suyu dişlerimden ve dilimden dilimi çevreleyen kanala akıyor. Hazla çiğniyorum.
İyi ki değiştiremeyeceklerimi kabul etmeyi bana öğrettiler.
"Helen Hanım'a söyle" diyorum bahçıvana, "Kafasını bozmasın. Her şey olacağına varır."