27 Ocak 2008 Pazar

Walter'in dersi

Beş sene öncesine kadar yaz tatillerimi Avusturya'da, sakin bir vadide, pansiyona dönüştürülmüş bir çiftlik evinde geçirirdim.
Vadi, üzerinde semiz ineklerin otladığı yüksek, yeşil tepelerle çevriliydi. Ortasından iri çakıl taşlarının üzerinden köpürerek akan temiz sulu bir ırmak geçerdi. Ev, ırmağın kıyısındaydı. Günlerimi uyuyarak, okuyarak ve yürüyerek geçirirdim.
Pansiyonun müşterileri arasında benimle aynı zamanlarda karısıyla beraber tatile gelen Walter adlı, iriyarı Alman bir beden eğitimi öğretmeni vardı.
Bir gün yemekten sonra bahçede sohbet ederken Walter vadideki en yüksek tepeyi işaret ederek, "Her yıl bir defa bu tepeye tırmanırım" dedi. "Yarın beraber tırmanalım mı?"
Sabahleyin kahvaltıdan sonra tırmanacak, tepenin arkasında Avusturyalıların "alm" dediği bir dağ lokantasında yemek yedikten sonra dönecektik. Eşi Sabine arabayla gelip bizi alacaktı.
Dizlerimde sorun olduğu için ben daha az dik yerlerde yürürdüm. Ama Walter'in önerisini kabul ettim.
Ertesi gün eşi bizi patikanın başladığı yerde bıraktı. Walter önde, ben arkada 1,500 metre yükseklikteki zirveye tırmanmaya başladık.
Yürüyüşün kapasitemin çok üstünde olduğunu idrak etmem uzun zaman almadı. Arkaya düştüm. Walter sık sık durup beni beklemek zorunda kalıyordu. Dizlerim ağrımaya başladı. Tere battım. Nefesim ateş almış boğazımı yakıyordu. Takatımı zorlayan bu işe girişmekle salaklık etmiştim. Ama geri dönüş yoktu.
Öğleyi biraz geçe zirveye ulaştık. Orada bulunan bir deftere tarihi ve isimlerimizi yazdık. Kendimi daha iyi hissettim. Oradan alm'a varmamız bir saatten fazla sürdü ve enerjimin geriye kalanını tüketti.
Masalar, alm'a arkadan arabalarıyla gelmiş ailelerle doluydu. Tahta sandalyelerden birine çöktüm. Dizlerim müthiş ağrıyordu. Adalelerim isyan halindeydi. Ama Tanrı'ya şükür, tırmanış sona ermişti.
Arkadaşım yeni yataktan kalkmış gibi dinç ve neşeliydi. Biralarımızı içip yemeğimizi yedik.
"Dönmeye başlayalım mı?" dedi.
"Eşini göremiyorum."
"Buraya gelmeyecek" dedi. "Yürüyüşe başladığımız yerden alacak bizi. Hadi kalk."
"Şaka ediyorsun."
Etmiyordu. Ağlayabilirdim. Kalktık. Önce tekrar zirveye tırmandık, sonra aynı patikadan geri dönüşe geçtik. Sık sık durup dinlenmek zorunda kalıyordum. İçimde, her adımda yenilenen bir yere uzanıp bir daha kalkmama arzusu vardı. "Sen beni bekleme" dedim Walter'e. "Yolu öğrendim. Aşağıda buluşuruz."
"Peki" dedi ve kısa sürede gözden kayboldu.
Akşama doğru yürüyüşü bitirdiğimde yolun kenarında eşiyle beni bekliyorlardı. "İyi misin?" diye sordular. Konuşmaya takatım kalmadığı için "evet" anlamında başımı salladım.
Pansiyona döndük, odama çıktım. Kendimi yatağa attım. Deliksiz on iki saat uyudum.
Geçenlerde mavisi bulutlar tarafından rahatsız edilmeyen bir gökyüzünün içinde Kıbrıs'a uçarken gazetede tenis yıldızı Andre Agassi'yle yapılan bir söyleşi okudum.
Mülakatı yapan gazeteci, Agassi'ye son zamanlarda tenisinin kötülediğini ve hep yenildiğini söyledi. Agassi ne öneriyordu?
Agassi bir süre düşündükten sonra, "Mesele şu" diye cevap verdi. "Kendinizi olabileceğinizin en iyisi nasıl yapabilirsiniz? Yerinizde olsam kime yenildiğim konusuna pek takılmam. Neden kendimden alabileceğimin en azını aldığıma odaklanırım."
Bu sözler, bana, bir kere daha, Walter'in yürüyüşün ertesi günü söylediklerini hatırlattı. "Çok yoruldun, ama, geldiğin iyi oldu, çünkü insan bazen sınırlarını zorlamalı" demişti.
Bu hayatımda aldığım en iyi derslerden biri olmuş, insanın olabileceğinin en iyisi olması için sürekli sınırlarını zorlaması gerektiğini öğretmişti.
O gün işkence gibiydi, ama ondan sonra hep o ilk ve son tırmanışı yapmış olduğuma mutlu oldum. Zirveyi görseniz, o kadar dik ki, tırmandığıma inanmazsınız. Ama defterde adım yazılı.

20 Ocak 2008 Pazar

Denge

İri bir karga korudaki parke yolda bir ekmek parçası gagalıyor. Gagasını kaldırıp kazma gibi ekmeğe indiriyor, ağzına aldığı sokumları yutmak için başını kaldırıyor. Ekmeği gagalamaya devam etmeden önce, başını sağa sola çevirerek ortalığı kontrol ediyor.
Ona yukarıdan bakan otuza yakın güvercin var. Güvercinler yolun hududu olan taş duvarın desteklediği toprağın üzerindeki çimenlerde kaynaşıyorlar.
Birkaç tanesi kalkıp karganın yanına iniyor. Onları üç dört güvercin izliyor. Arkalarından başkaları geliyor. Guk guk guk sesleri çıkararak, dans eden gelinle damadı ortalarına alan düğün davetlileri gibi, kargayı çevreliyorlar. Yavaş yavaş ona yaklaşıyorlar.
Karga rahatsız oluyor, gaaaak diye bağırarak kalkıyor ve biraz önce altındaki çimenlerde güvercinlerin oturduğu ağacın alt dallarından birine konuyor.
Güvercinler sırayla ekmeği gagalamaya başlıyor.
Karga, dalında, sessiz, ekmeğini yiyen güvercinleri izliyor.
Çimenlerde kalan güvercinler de kalkıp ekmeğin bulunduğu yere, ıslak parkelerin üzerine iniyorlar.
Sonra aniden, hepsi birden havalanıp uzaklaşıyorlar.
Birkaç adım atınca nedenini anlıyorum. Karganın üzerinde oturduğu ağacın altındaki çalıların arkasında canı güvercin çeken bir kedi var.
Kedi başını kaldırıp kalkan güvercinlere bakıyor.
Yolun diğer yanındaki ağaca yavru bir karga konuyor.
Kedi duvardan atlayıp boşta kalan ekmeğe yaklaşıyor ve bir ayağıyla yere bastırıp kenarından ısırmaya başlıyor.
Yeni gelen karga dalında gaaak gaaak ötmeye başlıyor. Korudaki diğer kargaları çağırıyor. Kargalar ağaçların üzerinden süzülüp geliyorlar, çevredeki ağaçların dallarına konuyorlar. Kedi tedirgin oluyor, sık sık başını çevirip onlara bakıyor.
Kargalardan biri, savaş uçağı gibi kedinin üzerine dalıyor ve gaaak gaak diye sesler çıkararak üzerinden geçiyor. Başka bir karga kedinin üzerine dalarken birkaç karga daldan yola inip kediye doğru zıplamaya başlıyor. Onlara başkaları katılıyor.
Kedi başını çevirip dişlerini gösteriyor. Kargalar kalkıp biraz uzaklaşıyorlar, sonra kısa kısa uçarak tekrar kediye yaklaşmaya başlıyorlar. Sayıları artınca kedi bir nefret miyavlamasıyla sırtını ekmeğe dönüyor ve atlayıp ağaçların arasında kayboluyor.
Bir karga ekmeği gagalamaya başlarken diğerleri etrafında sıra bekliyorlar.
Bütün bunlar birkaç dakikada oluyor.
Durduğum yerde, eldivenli ellerimle gevşeyen kaşkolumu boynuma sıkıca sarıp kargaların yanından geçiyorum. Beni umursamıyorlar.
Evlerin bacalarından çıkan kömür dumanının kokusu ile ıslak koru kokusu birbirine karışıyor. Arabamı park ettiğim yere doğru yürüyorum. Saat on bir. Sahil yolundan, Boğaz'dan, karşı yakadan ve her taraftan şehrin gürültüsü geliyor.
Tanrı verir ama dağıtmaz der Haitililer.
Her yaratık, insan hayvan, koparabildiğini koparabildiği sürece, kopartır. İnsan dışındaki yaratıklar için bu doğaldır. İnsan eşitlik, adalet, insaf gibi kendi imalatı konseptlerle bunun üstüne bir şal germeye çalışır. Ama doğada eşitlik, adalet, insaf yoktur. Sadece denge vardır.
İnsanın eşitlik, adalet, insaf diye diye altüst ettiği bir denge.

13 Ocak 2008 Pazar

Hayalet yıldızların ışığında

OZANKÖY

Her gün sabahleyin uyanmak tekrarlanan bir mucizedir. Fark etmeden içinde yaşadığımız mucizelerin belki en az farkına varılmış veya en fazla yok sayılmış olanı.
Uyku her gece insanı tutsak alır ve, gözleri bağlı bir rehine gibi, bilinmeyen, keşfi mümkün olmayan bir diyara götürür. Oradan hiç dönemeyebiliriz, dönmediğimizi bile fark etmeden götürüldüğümüz yerde kalabiliriz. Ama dönüyoruz, dağarcığımızda bu tutsaklıktan getirilmiş rüyalar, bilinmeyen diyarın esrarengiz ganimeti.
Uyku her gece aynı yere yapılan ama sırrı belki de hiçbir zaman çözülemeyecek olan bir yolculuktur.
Her sabah uyanmak tutsaklığın bitmesi, yeni bir günün içine dalmak için serbest bırakılmaktır.
Uyanıyorum ve her şeyin bir anlamda değişmiş, bir anlamda aynı kaldığı dünyaya, orada oynadığım role geri dönüyorum.
Hiçbir şeyin kesin olmadığı dünyada her şey kesin ve yerli yerindeymiş gibi geliyor bana ve size.
Çok sevdiğim bu evde en çok sevdiğim yer içinde uyandığım, doğuya bakan bu odadır. Beyaz elişi perdeler, sandık, yastıklar, resimler, renklerini değişik bitkilerden almış halılar, koyu kahve renkli budaklı ahşap, kitaplar.
Yılın değişik aylarında değişik açılardan gelen güneş pencerenin şeklini odada dolaştırır. Misinanın ucundaki kristal yuvarlağın içinden geçerek karşı duvarda küçük, yeşil, kırmızı, sarı renk topçukları meydana getirir. Bazen renk topçuklarını duvarda dans ettirmek için kalkıp topu oynatır, sonra onları seyretmek için yatağa geri dönerim.
Bu ışınların içinde, evimi bombardıman eden, atomdan küçük parçacıklar var, ama onları görmek imkânsız. Neyi görüp neyi göremediğimiz ilginç bir konu. Her yaratığın göz yapısı değişiktir. Her yaratık yaşamını sürdürmesine en uygun görme yeteneği ile donatılmıştır.
Biz, var olan şeylerin kısıtlı bir bölümünü görebiliriz. Ne atom altı parçacıkların dansını seyretmemiz mümkündür ne de uzaklıkları ışık yılları ile ölçülen yıldızları.
Geçen gün, bir yerde, 17 yıldan beri yörüngede bulunan Hubble uzay teleskobunun dünyaya 13 milyar ışık yılı uzaklıkta bir yıldızın varlığını keşfettiğini okudum. Bunun anlamı şudur: Bu yıldız dünyadan o kadar uzak ki, ışığının bize gelmesi 13 milyar ışık yılı sürdü.
Bir ışık yılının uzunluğu 9.460.730.472.580,8 kilometredir. Kastedilen yıl ise Roma İmparatoru Julian'ın takvimindeki 365,25 gün veya 31.557.600 saniyedir.
Hubble'ın gördüğü o yıldız muhtemelen artık yok. Milyarlarca yıl önce içine çöküp bir kara delik haline geldi. Belki infilak edip toz halinde kâinata dağıldı. Işığı bize hayali bile mümkün olmayan mesafeleri aşıp gelen yıldızların çoğu veya hepsi belki artık yoktur.
Geceyi olmayan, hayalet yıldızların ışığı mı aydınlatıyor?
Her şey çok karmaşık ve esrarengiz.
Uyandıktan sonra, ayakları terliklere sokup uykunun ters istikametine yürümeye başlamadan önceki tembellik dakikalarında, bugün, bunları düşünüyorum.
Ama köşe yazarlığı yemek yoğun bir iştir. Bana müsaade. Aşağıya inip esrarengiz ve karmaşık olmayan bir kahvaltı yapmak istiyorum.

6 Ocak 2008 Pazar

Helen Hanım'ın kuyusu

OZANKÖY

Bahçıvan hortumla ağaçları suluyor. Ocak ayında. Görülmüş şey değil. "Bu sene hiç yağmur yok" dedi yanına yaklaşınca. "Geçen sene gene biraz vardı."
Yere diz çöküp parmaklarıyla toprağın derisini kaldırdı ve çiyin ıslattığı zeminin altındaki kuru toprağı gösterdi. Başıyla bahçenin yola bakan tarafını işaret etti. "O tarafta otlar sararmaya başladı."
Temiz havayı içime çekip başımı yukarı kaldırıyorum. Serinliğin koyu bir mavilik verdiği gökte güneşe kafa tutacak tek bulut yok.
"Çiçekler açtı. Bu mevsimde çiçek açtığını hiç görmedim."
Adaya geldiğimden beri yağmur yağmadı. Yürüyüşe şapkayla çıkıyorum, güneşi gözlerimden uzak tutmak için.
Ya hiç yağmur yağmazsa?
"Helen Hanım'ın bahçesinde Rumlardan kalan bir kuyu var" diyor bahçıvan. "Yirmi dört saat gürül gürül su çekiyorduk. Şimdi bir saat zor."
Helen Hanım. Helen Hanım kim?
Dün Alevkayası ile Esentepe arasındaki orman yolunda yürürken dört beş sene öncesinden pınarıyla hatırladığım, kesif bitki kokulu bir yere geldim. Orada, yolun kenarından yükselen çamlı sarp kayadan sular sızar, yolun kenarında birikintiler meydana getirirdi. Yağmur yağınca, su birikintileri taşıp yamaçtan aşağı akardı. Kayanın üzeri ıslak yeşil/sarı yosun ve likenlerle kaplıydı.
Kaya kemik gibi kurumuş, yosunlar dökülmüştü.
Ya hiç yağmur yağmazsa? Ne bu yıl, ne gelecek yıl, ne de ondan sonraki yıllar... Yaprakların üzerinde gittikçe kalınlaşan toz tabakaları, kuruyan ağaçlar, etten dışarı çıkan kırık kemiğe benzeyen kurumuş dallar. Aman vermeyen bir kuraklık ve kıtlık.
"İnananlar azaldı" diyor bahçıvan.
Onun için açıklama basit. İnananlar artarsa yağmur artar, azalırsa azalır. İnsanların üzerinden gözlerini ayırmayan, ceza ve mükâfat dağıtan, her yerde hazır ve nazır bir güç var.
Herkes inansa, gece gündüz alınlar secdede olsa, endüstri ihtilalinden bu yana gökyüzüne salınan ve dünyanın iklimini değiştirmeye başlayan karbondioksit azalmaya başlar mı?
"Tanrı kendi koyduğu kurallara itaat etmek zorundadır" demişti Einstein. Kâinatta hiçbir şey ışıktan hızlı gidemezse Tanrı da gidemez, demek istiyordu.
Yerçekiminin kuralları inananlar için de, inanmayanlar için de aynıdır. Bir uçurumdan aynı anda atlasalar, sofu da, Allahsız da saniyede 9,8 metre ivme kazanarak yere düşer.
İnananların karbondioksiti ile inanmayanların karbondioksiti arasında hiçbir fark yok.
Tanrı kendi koyduğu kuralları duayla değiştirir mi?
Kimin açıklamasının doğru, kiminki yanlış, kim bilebilir?
İnanmak hayatı basitleştiriyor, sorgulamak zorlaştırıyor.
Bahçenin bütün dönümleri taze, capcanlı, serin bir yeşillik kaplı. Yapraklarını ayırınca siklamen çiçeklerinin tomurcuklarını görüyorum. Yenidünya çiçek açtı. Ama her şey büyümeden sararabilir, mart aylarının beni alıştırdığı o yeşil, çiçek, arı ve kuş sesi patlamasına bu yıl şahit olamayabilirim.
Bahçıvanı sulamasına bırakıp yumuşak çimenleri tabanlarımda hissede hissede portakal ağacına doğru yürüyorum. Bir portakal kesip tırnaklarımı etine geçiriyorum ve kabukları soymaya başlıyorum. Parmaklarımın ucu sararıp yapış yapış oluyor, burnuma narenciye yağının kokusu geliyor. Meyveyi ikiye bölüyorum ve bir dilim ayırıp ağzıma sokuyorum. Portakalın suyu dişlerimden ve dilimden dilimi çevreleyen kanala akıyor. Hazla çiğniyorum.
İyi ki değiştiremeyeceklerimi kabul etmeyi bana öğrettiler.
"Helen Hanım'a söyle" diyorum bahçıvana, "Kafasını bozmasın. Her şey olacağına varır."