23 Aralık 2007 Pazar

Kedili evde kadınlarla

Odaya girdiğimde kadınları üzerinde duman tüten izmarit yüklü küllükler arasında yerde oturur buldum.
Arkalarını ipek yastıklara dayamışlar, çoraplı ayaklarını uzatmışlardı. Blucinli, makyajsız, rahattılar.
Halının üzerinde devam etmekte olan bir öğleden sonra çayı vardı: Yaş ve kuru pasta tabakları, içinde beş altı siyah ve beyaz çikolata küresi kalmış yeşil karton bir kutu. Ahşap tepsinin ortasında, soğumasını geciktirmek için küçük bir yorgan giydirilmiş bir çaydanlık. Fincanlar, kaşıklar ve eski bir şekerlik.
"Bana da çay var mı?" diye sordum, konuşmalarının içine girerek.
"Biraz sonra hazır olacak" dediler.
Yere oturup arkamı duvara dayadım. Ev ile soğuk kış günü arasında duran pencerenin kenarlarından sızan soğuk hava buzlu parmaklarını ensemden aşağıya daldırdı.
Birçok kadının arasında tek erkek olmanın hoş bir tarafı var. Çocukken hamama götürülmek ve bakır tasları mermere çarpıp kubbede çınlarken ıslak kadın vücutlarına bakmaktan kalma bir anının sıcaklığı belki.
Kadınlarda, erkeklerde olmayan bir birlikte olma ve paylaşma rahatlığı var. Dört beş erkek, bir arada, bu kadınların olduğu kadar çocuklarla çevrili, kedili, kekli rahat olamaz.
Beni ilgilendirmeyen şeyler konuşuluyor.
Sırtında İskoç yeşili kadife bir elbise, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu içeri girdi. Kadınların bir üst katta video seyreden çocuklarından biri. Arkasını bize dönüp oturdu, sırtını radyatöre dayayarak elindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
Kadınların birinin aklından şunlar geçti:
"Odalar ne kadar çok değişik şeyi içlerine alabiliyor! Ben karşında değil, yanındaydım. Yastıklar duvara dayalı değildi. Yatak gibi yere sermiştim onları ve biz mavi yorganın altında seninle beraberdik. Gündüz değil, gece idi.
Gene mumları yakmıştım. Sevişirken kedi yavrusu üzerinde dolaşıyordu. Sana 'kediler gördüklerini anlatabilseler halimiz ne olurdu?' diye sormuştum. Şimdi oda o an yerine bu anı ihtiva ediyor."
Kadınlardan biri fincanlara çay doldurmaya başladı. Şekerlik ve sütlük elden ele geçiyor. Kaşığın fincan içerisinde dolaşmasının çıkardığı sesler duyuluyor. Parmaklar pastalara uzanıyor.
Biri çakmakla mumları yakıp bakır tepsinin üzerine dizmeye başlıyor. Kayık biçimindeki mumların her birinin içerisinde üç alev yükseliyor.
"Mumlar çok güzel. Nereden aldın?" diye soruyorum.
"Paşabahçe'den." Parmaklarını yakmamaya itina göstererek -çünkü çakmağı yan tutunca alev insanın elini yakabilir- mumları yakmaya devam ediyor. "Ama kaliteli değiller. Hemen eriyiveriyorlar. Türkiye'de iyi mum bulmak mümkün değil."
Kucaktan kucağa okşanma seferine çıkan yavru Van kedisi bana gelince duruyor. Başını boynuma dayayıp sıcak vücudunu aşağıya kalbimin olduğu yere doğru sarkıtıp gözlerini kapatıyor.
"Eğer kediler gördüklerini anlatsalardı onları evlerimizde tutmazdık" demiştim ona.