30 Aralık 2007 Pazar

Karga ile güvercin

Kargayı arabamın kontak anahtarını çevirmek üzereyken gördüm. Sinagogun demir kapısının önünde, ıslak asfaltın üzerinde bir şeyler gagalıyordu. Başını yukarı kaldırıp gagasını kazma gibi aşağıya indirmeye başlarken pençesinin altında duran şeyin sırtüstü yatan bir güvercin olduğunu fark ettim.
Gaga karnına yaklaşırken güvercin kanatlarını çırpmaya başladı.
Tam bu sırada, sinagogun karşısındaki evin ikinci katının penceresinde, üçüncü katın penceresinde kuruyan çamaşırların altında bir kadın başı belirdi. Kadın eliyle kovma işareti yaparak, "kışt kışt" diye bağırdı.
İriyarı, siyah kurşuni karga yavaşça havalandı ve yaprakları yeni çıkmaya başlayan incir ağacının dalına kondu. Kadın kargayla güvercine, karga güvercine ve kadına baktı. Asfaltın üstünde güvercin ölü gibi hareketsizdi.
Kadından daha sabırlı ve aç olduğu için karga bekleme yarışını kazanacaktı. Nitekim az sonra kadın başını içeriye çekti. Karga süzülerek güvercinin yarım metre kadar yakınına indi. İnmesiyle güvercin yeniden kanat çırpmaya başladı, üzerine tank gelen yaralı bir asker gibi. Ama yerinden kıpırdayamıyordu. Karga yürüyerek güvercine yaklaştı, bir pençesiyle onu yere bastırdı ve çırpınışlarına aldırmadan karnını gagalamaya başladı.
Tam bu sırada genç bir adam köşeyi döndü ve kargayla güvercini gördü. Karga tekrar dalına döndü. Genç adam bir güvercine, bir kargaya bakarak yoluna devam etti. Güvercini kaldırıp sokağa atılan bir ekmek parçası gibi, duvar dibine koymayı düşündüğünü gözlerinde gördüm, ama durmadı. Arkasına bakmadan yürüdü, köşeyi döndü.
Karga tam yere süzülecekken gene kadının yüzü pencerede belirdi: "kışt kışt." Karga tekrar incir dalına kondu. Güvercin hareketsiz yatmaya devam etti.
Kontak anahtarını çevirip arabayı çalıştırırken aklımdan güvercini ezip ıstırabına son vermek geçti. Ama kâinatın düzenine müdahale etmemeye karar verdim. Herkes beslenme halkasının bir parçasıydı. Düzen böyle kurulmuştu. Karga da, kadın da, ben de bir gün güvercinin yanına uzanacaktık.
Doktorun bekleme salonunda dört kadın vardı. Daha doğrusu iki çift kadın. Bu memlekette herkes doktora refakatçisiyle gidiyor.
"Keşke benim hastalığım da fıtık olsaydı" diyor kadınlardan biri. 55 yaşlarında, saçları kızıla boyalı, iriyarı, yakası kürklü siyah deri pardösülü. Sol elinin işaretparmağını kanca gibi alt dişlerinin arkasına yerleştiriyor ve bir süre orada tutuyor.
Ellerinde röntgen çantaları bulunan diğer çift kadın konuşmadan onu dinliyorlar.
"Öyle bir sızı ki, Allah düşmanımın başına vermesin. Omurgamın biri erimiş. Diğerleri üstüne yığılmış. Yaşına göre çok erken, bu yaşlarda bu olmaz, rastlamadık diyorlar."
Hava serin olmasına rağmen duvara gömülü vantilatör kozmik bir fısıltıyla üzerimize soğuk hava boşaltıyordu. Soğuk havanın yolu üzerinde oturan, omurgası ağrıyan kadın aniden ürperdi.
"Ne kadar soğuk burası." Kalkıp yerini değiştiriyor.
Bir an ıstıraplı gözlerinin içinden bir şeyler geçiyor. "Yaşamak güzel şey" diyor orta yere. "İnsan hayattan kopamıyor. Çare arıyorum."
Bir saat sonra geri döndüğümde karga da kadın da görünürlerde yoktu. Sinagogun kaldırımında, bulunduğum yerden ne olduğu anlaşılamayan, hareketsiz bir cisim vardı. Arabayı kilitleyip oraya doğru yürüdüm. Güvercin kaldırıma taşınmıştı. Sırtüstü yatıyordu. Kanatlarını içeriye toplamıştı. Başı yana kıvrılmıştı. Işığı sönmüş gözleri yarı açıktı. Karnı kanlı bir çukura benziyordu.
Sokaklarda, havada, telefon tellerinde, ağaçlarda, damlarda, balkon ve pencere kenarlarında başka kargalar ve güvercinler günlük işlerine devam ediyorlardı.

NOT:
Birkaç gün izin yapmak üzere İstanbul'dan ayrılacağım için yazılarıma ara vereceğim.

23 Aralık 2007 Pazar

Kedili evde kadınlarla

Odaya girdiğimde kadınları üzerinde duman tüten izmarit yüklü küllükler arasında yerde oturur buldum.
Arkalarını ipek yastıklara dayamışlar, çoraplı ayaklarını uzatmışlardı. Blucinli, makyajsız, rahattılar.
Halının üzerinde devam etmekte olan bir öğleden sonra çayı vardı: Yaş ve kuru pasta tabakları, içinde beş altı siyah ve beyaz çikolata küresi kalmış yeşil karton bir kutu. Ahşap tepsinin ortasında, soğumasını geciktirmek için küçük bir yorgan giydirilmiş bir çaydanlık. Fincanlar, kaşıklar ve eski bir şekerlik.
"Bana da çay var mı?" diye sordum, konuşmalarının içine girerek.
"Biraz sonra hazır olacak" dediler.
Yere oturup arkamı duvara dayadım. Ev ile soğuk kış günü arasında duran pencerenin kenarlarından sızan soğuk hava buzlu parmaklarını ensemden aşağıya daldırdı.
Birçok kadının arasında tek erkek olmanın hoş bir tarafı var. Çocukken hamama götürülmek ve bakır tasları mermere çarpıp kubbede çınlarken ıslak kadın vücutlarına bakmaktan kalma bir anının sıcaklığı belki.
Kadınlarda, erkeklerde olmayan bir birlikte olma ve paylaşma rahatlığı var. Dört beş erkek, bir arada, bu kadınların olduğu kadar çocuklarla çevrili, kedili, kekli rahat olamaz.
Beni ilgilendirmeyen şeyler konuşuluyor.
Sırtında İskoç yeşili kadife bir elbise, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu içeri girdi. Kadınların bir üst katta video seyreden çocuklarından biri. Arkasını bize dönüp oturdu, sırtını radyatöre dayayarak elindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
Kadınların birinin aklından şunlar geçti:
"Odalar ne kadar çok değişik şeyi içlerine alabiliyor! Ben karşında değil, yanındaydım. Yastıklar duvara dayalı değildi. Yatak gibi yere sermiştim onları ve biz mavi yorganın altında seninle beraberdik. Gündüz değil, gece idi.
Gene mumları yakmıştım. Sevişirken kedi yavrusu üzerinde dolaşıyordu. Sana 'kediler gördüklerini anlatabilseler halimiz ne olurdu?' diye sormuştum. Şimdi oda o an yerine bu anı ihtiva ediyor."
Kadınlardan biri fincanlara çay doldurmaya başladı. Şekerlik ve sütlük elden ele geçiyor. Kaşığın fincan içerisinde dolaşmasının çıkardığı sesler duyuluyor. Parmaklar pastalara uzanıyor.
Biri çakmakla mumları yakıp bakır tepsinin üzerine dizmeye başlıyor. Kayık biçimindeki mumların her birinin içerisinde üç alev yükseliyor.
"Mumlar çok güzel. Nereden aldın?" diye soruyorum.
"Paşabahçe'den." Parmaklarını yakmamaya itina göstererek -çünkü çakmağı yan tutunca alev insanın elini yakabilir- mumları yakmaya devam ediyor. "Ama kaliteli değiller. Hemen eriyiveriyorlar. Türkiye'de iyi mum bulmak mümkün değil."
Kucaktan kucağa okşanma seferine çıkan yavru Van kedisi bana gelince duruyor. Başını boynuma dayayıp sıcak vücudunu aşağıya kalbimin olduğu yere doğru sarkıtıp gözlerini kapatıyor.
"Eğer kediler gördüklerini anlatsalardı onları evlerimizde tutmazdık" demiştim ona.

16 Aralık 2007 Pazar

Tehdit yok, istila var

Türkiye OECD ülkeleri arasında gayri safi milli hasılasına oranla eğitime en az, savunmaya en çok para harcayan ülkedir.
Eh. Ne ekersen, onu biçersin. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ve onunla ilişkili ülkelerdeki 500.000 15 yaş çocuğunun tabi tutulduğu fen sınavlarında Türkiye sondan birinci oldu.
Buna karşılık, metrekareye düşen asker başına Avrupa'da bir numarayız. NATO'da ABD'den sonra sayıca en büyük asker bizim askerdir. Uçak sayısı açısından Hava Kuvvetleri NATO ikincisi olup dünyanın en büyüklerindendir. Tank bakımından da.
Askerin uydu yapma projesi gerçekleşirse, muhakkak gerçekleşecektir, askeri uydusu olan ender ülkelerden biri olacağız. AWACS erken uyarı uçağı olan ender ülkelerden biri olduğumuz gibi.
Fakat bu işte bir yanlışlık var. Çünkü Türkiye hiçbir ülkenin tehdidi altında değildir. Ama cehalet tarafından istila edilmiş durumdadır.
Yoksa hesap doğru da ben mi yanlış düşünüyorum?
Hayır. Yanlış düşündüğümü sanmıyorum. Çünkü hesap ortada. Mutasavver düşmanlara karşı güçlü bir ordu beslemek için milyarlarca dolar harcarken gerçek bir düşmanın, cehaletin, çizmeleri altında inim inim inlediğimiz yanlış değil.
İnlemiyor muyuz?
Türkiye bu yıl veya geçen yıl gayri safi milli hasılasına göre savunmaya en çok, eğitime en az harcama yapan ülke değildi OECD'de. Her zaman böyleydi.
Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsi askeri harcamalarında kısıntı yaptı. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından 11 Eylül' kadar ABD'nin bile savunma harcamalarında büyük düşüşler oldu. Yorgan gitmiş, kavga bitmişti. En son biz ve Yunanistan kaldık. Sonra onlar da diğer Avrupa ülkeleri gibi hareket etmeye başladılar. Biz tek başımıza kaldık.
Bence şurası çok açık: Türkiye OECD ülkeleri arasında savunmaya en az, eğitime en çok para harcayan ülke haline getirilmelidir. Gelmelidir demiyorum çünkü bu süreç kendiliğinden meydana gelmeyecek. Birilerinin bu dönüşümü gerçekleştirmesi lazım.
Kim ama? Hangi siyasi parti böyle bir sorunun varlığından haberdar? Siyasi partilerde savunma konusunda (palavra atmak dışında) uzmanlar kimler? Medyada bu konunun uzmanları kim? Türkiye'nin think tank'ları nerede? Bu işin lobisini yapacak sivil toplum kuruluşları nerede? Üniversitelerde bu konuyu inceleyenler var mı?
Hükümet böyle bir dönüşümü meydana getirebilir mi?
Bu pek mümkün değil. Birinden şüphelenen, nefret eden, kuyusunu kazan iki kurum bu konuyu halletmek bir yana, tartışamaz bile.
Türkiye böyle sorunlarını, hiçbir temel sorununu halletmemiş bir ülkedir.
En büyük tehdit içeridedir. Dışarıda değil.

9 Aralık 2007 Pazar

Uçan dairelerin kaçırdığı adam

Niyazi'de karşılıklı oturmuş kebaplarımızı beklerken rütbeli bombasını patlattı. "Ben sıfırlandım" dedi ciddi ciddi. "Uçan daireler beni kaçırıp yaşımı sildiler. Benim artık yaşım yok. Yaşsızım."
Gözlerini gözlerimden ayırmadan, buzdolabından olmaması birkaç defa tembihlenmiş birasından bir yudum aldı.
"İstersen gül" dedi.
Bir an düşündükten sonra gülmemeye karar verdim.
"Nasıl oldu?" diye sordum.
"Onu anlatamam" dedi. "Ama şunu söyleyebilirim. Başka özellikler de kazandım. Onlar da sır. Bir tek telepatimin çok güçlenmiş olduğunu açıklayabilirim."
Yaş gününde çocukluk sevgilisiyle karşılaşacağını hissetmiş. Sokağa çıkmış. Birkaç dakika sonra burun buruna gelmişler.
"Hatırladı mı yaş günün olduğunu?" diye sordum.
"Hatırlamaz olur mu? Yaş günüm olmasa o saatte sokakta işi ne?"
Rütbeliyle arkadaşlığımız o kadar eski ki, yumurtadan tanışıyoruz diyebilirim. Liseden sonra fikri uçan dairelere sabitlendi. Uçan dairelerle ilgili yayınları izlemeye başladı. Gökleri taramak için teleskop satın aldı. Para denkleştirdiğinde uluslararası uçan daire kongrelerine katıldı.
Yüzüne baktım. Aynen sıfırlanmadan önceki haline benziyordu. Alnında ve kaşlarının arasında derin çizgiler vardı, kurumuş bir göl zeminindeki çatlaklar gibi derin. Saçları beyazdı. Yanakları yüzünde durmaktan sıkılmış gibi omuzlarına doğru ilerlemeye başlamışlardı, aşağıda belki daha ilginç şeyler buluruz düşüncesiyle belki.
"Sıfırlandığın belli oluyor" dedim.
Keh, keh, keh güldü. Ne ciddiydi ne şaka yapıyordu. Bazen öyle haller vardır.
Gözleri her zamanki gibi muzip ve gülücüklüydü. Yaşam boyu karşılaşmış olduğu talihsizlikler, sorunlar falan neşesini eksiltmemişti. "Allahtan hiçbir şeyi dert etmiyorum" demişti bana bir gün.
Hep doya doya yaşamış olduğunu söylerdi. Birçoklarının emekli olduğu yaşa düzenli hiçbir iş yapmadan varmıştı. Kendi dahil hiç kimsenin bilmediği bir nedenle askerlikten muaf tutulmuştu.
Sabahları saat üçe doğru yatar, her gün öğleden sonra birkaç saat uyurdu. Basılmamış ve basılmayacak bir sürü romanı, yazılı olmadığı için hiçbir orkestranın çalmadığı ve çalmayacağı eserleri vardı.
Birçok insan yıllar geçtikçe değişik şekillerde değişir. Rütbeli çok az değişmişti. Çok az insanın becerebildiği bir şeyi yapıp çocuk kalmıştı. Rastlayabileceğiniz en temiz insandı. Sanki bütün pisliklerden sıfırlanıp öyle doğmuştu. Hayatında hiç kimseye kötülük yapmamış, hiç kimse hakkında kötü konuşmamış, hiç kimseyle ilgili kötü bir şey düşünmemişti. Hiç kimseyi kıskanmamıştı. Tanıyan herkes onu seviyordu. Başkalarının karısına kızına sulanmamıştı diyemeyeceğim ama hiç kimsenin malında gözü yoktu.
"Uçan dairelere söyle" dedim, "Gelecek defa geldiklerinde beni de kaçırıp sıfırlandırsınlar."
Bu defa keh, keh, keh diye ikimiz de güldük.


2 Aralık 2007 Pazar

Yas

Telefon çaldı. Belda.
Hafta sonunda Münih'te buluşacaktık. Kentin dışında, ormanın kıyısında, göllere yakın bir evde kalıyor. İki günlüğüne gölde yüzecek, ormanda, ağaçların gölgesinde gezinecek, Münih'te, tropiklere seyahat edenler için eşyalar satan dükkânı dolaşacak, etnik müzik satan dükkâna uğrayacak ve uzun uzun konuşacaktık.
"Seninle açık konuşmalıyım. Gelemeyeceksin" dedi.
Çok uzun yıllardan beri Almanya'da kaldığı için Türkçesi bir garip olmuştu. Benimkinden de garip.
"Berlin'e gitmek zorundayım" dedi. "Bir düğüne. Bir kız arkadaşım evlenecek. Kanserli bir arkadaşım. Çok az ömrü kaldı. Daha 35 yaşında değil. Ölmeden önce evlenmek istiyorlar. Onunla beraber olmak zorundayım."
Felsefe, yani aklı sevmek, hayal kırıklığına uğrayanlara yol gösteren bir haritadır.
Eğer bir şeyi çok istersen olmaz. Olsa da hayal ettiğin gibi olmaz. Hiçbir şey istemezsen, olan her şey bir ikramiye gibidir. Piyangodan bir şey çıkması gibi.
"İstanbul'dayken sana anlatmıştım" dedi. Oysa anlatmamıştı. Ya da başkasına anlatmıştı da bana anlattığını sanıyordu. Ya da bana anlatmıştı da unutmuştum.
"Yirmi sekiz yaşında kanser oldu. Hakkında hiçbir şey bilinmiyor bu kanserin. İki sene önce Berlin'e taşındı. Berlin'de bir hukuk bürosunda çalışmaya başladı. Taşındıktan kısa bir süre sonra doktoru ona tedaviden ümit kalmadığını, en çok iki sene sonra... En çok iki senesi kaldığını söyledi. Berlin'e yeni taşınmıştı. Birileriyle konuşmalıydı. Orada arkadaşı yoktu. Hiç kimseyi tanımıyordu. Büroda bir adama gitti ve "Birisiyle konuşmak zorundayım. Seninle konuşabilir miyim? Ancak konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim" dedi.
"Birbirlerine âşık oldular. Harika ve korkunç bir aşk masalı. Ama artık çok az ömrü kaldı. Belki bir hafta daha yaşayabilir. Evlenmeye karar verdiler. Gideceğim. Sana haber vermek zorundaydım. Kusura bakma."
O günden bu yana bu kelimeler hiç aklımdan çıkmıyor: Konuşurken. Elini. Tutmak. Zorunda. Kalabilirim. Konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim.
Belda ile aramızdaki konuşma, geçen cuma günü geçti. Şimdi gidip dönmüştür. İstesem onu arayabilir ve ne olduğunu ve nasıl olduğunu ve orada kimlerin bulunduğunu öğrenebilirim. Ama aramayacağım. Öğrenmek istemiyorum.
Artık canım Münih'e de gitmek istemiyor.
Tanımadığım ve belki de daha ölmemiş olan bir kadının yasını tutuyorum.