11 Kasım 2007 Pazar

Salı günü sana gelebilir miyim?

Korktuğum başıma geldi. Alzheimer'lı kadın -adına Fezile diyelim- yemekte yanıma oturtuldu.
Onu yıllardır tanıyordum. Ama o beni hatırlıyor mu?
Yemekten önce yanlarına gittiğimde "Metin'i hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu kocası.
Fezile, başını kısaca bana doğru çevirdi ve kocasına döndü. "Tabii" dedi. Ama yüzünde hiç hatırlama emaresi yoktu. O gece bir daha hiç yüzüme bakmadı.
Sağlıklı insanın gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini değişik ifadelerle yüzünde aksettirme yeteneğini yitirmişti. Yüzünden bütün ifadeler, belki de bunların tekabül ettiği duygularla birlikte, silinmişti.
Misafirlerini masaya yerleştirirken -on iki kişi kadardık- kocası, "Sen Metin'in yanına otur" dedi. Hiç tepki vermeden yanıma oturdu. Masanın üzerinde meze tabakları vardı. Garsonlar beyaz şarap dolaştırmaya başladılar. Şarabından bir yudum aldı ve karşısında oturan dul kadına doğru eğildi. "Salı günü sana gelmek istiyorum" dedi. "Müsaitsen."
"Bekliyorum" dedi kadın.
Fezile, ara sıra şarabını yudumlayarak dul kadına konuşmaya devam etti, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Kullandığı bazı kelimeler uydurmaydı. Diğerleri mantıklı bir silsile izlemiyordu.
Dul kadın gülümseyen, "beni kurtar" diyen gözlerle bana baktı.
Diğerleri kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor, gülüşüyorlardı.
"Salı günü sana gelmek istiyorum, evde olacak mısın?" diye sordu Fezile birkaç defa daha ve aynı cevabı aldı. Sonra aniden yerinden kalktı ve sağımda oturan kocasının yanına gitti.
"Beni çıldırtacak" diye fısıldadı dul kadın bana doğru eğilerek. "Geldiğimden beri durmadan sana gelebilir miyim diye soruyor."
"Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler" dedi Fezile kocasının kulağına. "Herkes birinci bardağını bitirdi. Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler."
Haksızlığa uğramış asık suratlı bir çocuğun tonu vardı sesinde. Eğer haksızlık düzeltilmezse ayağını yere vurarak odayı terk edebilir veya duvara başını duvara dayadığı koluna dayayıp yüksek sesle ağlayabilirdi.
Şarabını içip bitirdiğini unutmuştu. Boş bardağı tabağının yanında duruyordu.
"Şarap da bitti" diye fısıldadı.
Kocası, karşısında oturan kadına rakı doldurmakta olan garsona, "Şarabımız bitmiş, Mustafa, bir şişe daha getir" dedi. "Ve bir de şarap bardağı."
"Bardağın şarap şişesinin yanında, Fezile" dedim yüzümü ona kaldırarak. "Bak orada." Elimle işaret etmeye hazırlanırken gördü.
"Mmmm" dedi. Dönüp yerine oturmaya başladı. "Ne kadar aptalım."
"Şarap şişesi yarıdan fazla dolu" dedi dul kadın.
Fezile yanıma oturur oturmaz dul kadına seslendi. "Seni yeniden görmek ne güzel. Salı günü sana gelebilir miyim?"
Garson, Fezile'nin yeni şarap bardağını tabağının sağına koyuyor. Şişeden içine beyaz şarap boşaltıyor. Şişeyi eski yerine bırakıyor.
"Her şeyi unutuyor ama şarap istediğini unutmuyor" diye fısıldıyor kocası kulağıma gülümseyerek.
Fezile'nin gençliğı aklıma geliyor. Beni esir alır, sık sık kahkaha atarak, heyecanla projelerini anlatırdı. Beyaz pürüzsüz bir cildi, siyah, parlak, kısa saçları vardı. Hep zayıftı. Şimdi de öyle. Ama...
Şimdi Fezile olmak nasıl bir şey? Kelimeleri ve anıları bir daha bulmamak üzere kaybetmek? Beynin kaydetmekten vazgeçmesi? Var iken yok olmak?
Yaşlanmak kendi kendinin izmariti haline gelmektir. O bunun bile farkında değil.