26 Ağustos 2007 Pazar

Yılanın öcü

OZANKÖY

Öğle sıcağında, yol kenarında, ellerindeki kürekleri piyade tüfeği gibi tutan telaşlı iki inşaat işçisini görür görmez niyetlerini anladım. Yılan kovalıyorlardı.
Daha önce de, heyecanla konuşurken küreğin metal kısmını, iki eliyle, balta gibi kullanmak üzere yan tutan, böyle işçiler görmüştüm.
Küreği yılanın beline indirmek için en uygun pozisyon budur. Beli kırılan yılan olduğu yerde kıvranmaya başlar. Nedense insanlara, yılanları ölümcül derecede yaralamak yetmez. Hiç hayat emaresi kalmadığını, son kıpırtısını görmek isterler. Bunun için yılanın başını ezmek gerekir.
Yol veya tarla kenarından kaldırılan bir kaya parçası, yaratığın başına indirilir. Sonra, gelip geçen arabalar asfaltta bir leke oluncaya kadar ezsin diye yılan yolun ortasına atılır.
Yaz aylarında, yollarda hep böyle atılı yılan görürsünüz.
Anadolu'dan gelen ırgatlar karayılanın zararsız olduğunu bilmedikleri için Kıbrıslılar tarafından uğurlu sayılan bu güzel yaratığı da gördükleri yerde öldürürler.
İşçilere mâni olabileceğimi düşünerek arabayı yolun kenarına çektim. Ama geç kalmıştım. Açık kahverengi, koyu benekleri olan yılan çitlembiğin dibinde, beli kırılmış, başı ezik, hafif hafif titreşiyordu.
İşçilerin yanında uzaktan tanıdığım bir İngiliz duruyordu.
"Ben gördüm onları" dedi heyecanla. "İki taneydiler. Yolun ortasında sevişiyorlardı. İşçilere bağırdım. Ama bir tanesini kaçırdılar."
Aklıma birkaç sene önce yatak odamın penceresinden seyrettiğim, sevişen iki karayılan geldi. Zeytin ağacının yanında, kuyruk kısımlarının üzerine kalkmış ve örülmüş kadın saçı gibi birbirlerine dolanmışlardı.
Sıcak güneşin altında temiz siyah sırtları ve beyaz karınları cilalanmış gibi parlıyordu. Birbirlerine sarılı şekilde yere düşüyorlar, yeniden kalkıyor, tekrar birbirlerine dolanarak bir süre sonra yeniden kendilerini yere atıyorlardı. Sevişmelerinde fark edilmemesi mümkün olmayan bir enerji, acele, tutku ve zevk vardı.

"Aynen bizim gibi sevişiyorlar" diye düşünmüştüm. "Kâinatın yaratıcısı, bütün canlılara bu zevki eşit dağıttı. İyi ki bunu gördüm."
İngiliz, zengin bir adamdı. Yılanların seviştiği yere yakın bir malikânesi vardı. Evi karısına hediye ettiği söyleniyordu. İçine yeni taşınmaya başlamışlardı.
"Bu İngiliz benim gördüğüme benzer bir şeye şahit oldu" diye düşündüm. "Ben bana kâinatın bir sırrı hediye edilmiş gibi hissettim kendimi. O cinayet işledi."
Arabaya döndüm. Yoluma devam ettim.
Yılanın öldürülmesinin ardından iki hafta ya geçmiş ya geçmemişti. Öğleye doğruydu. İngilizin karısı evin terasından denizi seyrediyordu. Arkasında bir hışırtı duydu. Döndü. Açık kahverengi, koyu benekleri olan uzun bir yılan kıvrılarak ona doğru geliyordu. Dehşetle kendini geri attı ve terasın alçak korkuluğuna çarpıp aşağıya düştü.
Çığlığına bir komşusu koştu. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. Beli kırılmıştı. Hemen bir ambulans çağırdı, ama kadın yolda can verdi.
Kadının gördüğü yılanın, kocasının öldürttüğü yılanın eşi olup olmadığını boşuna merak etmeyin. Orasını ben uydurdum. Düşmeden önce terasta kadından başka kimse yoktu. Neden oradan düştüğünü kimse bilmiyor. Arkasında yılan belki vardı, belki yoktu. Ama öykü böyle bitsin istedim, yılanın öcüyle.

19 Ağustos 2007 Pazar

Metin Münir'in iflası

Çocukluğumda, tatillerde, bazen dedemle dayımın birlikte çalıştırdığı lokantada garsonluk yapardım.
Dükkân Lefkoşa'nın o zamanki alışveriş merkezindeydi. Selimiye Camii, bandabuliya (hal), bedesten, sırıtan sessiz develeriyle Deveciler Hanı, körükleri har har eden kara demirciler, arşınla kumaş ölçen kumaşçılar, saz büken sandalyeciler, manifaturacılar, yorgancılar, bakkallar, şekerciler, dülgerler, dilenciler falan hep buradaydı.
Alışverişi lokantanın ahçısı olan dedem yapardı. Garsonluk dönemlerinde peşine takılırdım. Arkamızdan, elinde köfün (kamıştan yapılmış küfe) satın alacaklarını taşıyacak olan bir garson gelirdi.
Dedem, huysuz, hiddetli, çok az konuşan bir insandı. Bana konuştuğunu hiç hatırlamıyorum.
Alacaklarını işaret eder, kaç okka (1283 gramlık eski bir Osmanlı ağırlık ölçüsü) istediğini söyler, önlüğünün cebinden çıkardığı paralarla öder, arkasına bakmadan yoluna devam ederdi. Her şeyin en iyisini, en pahalısını alırdı. Manav, alınanları garsonun köfününe yerleştirirdi.
Bandabuliyanın kapısında köfününden tavşanlar için dirifil satan bir adam dikkatimi çekti. Dirifilin ne olduğunu sormayın. Ne olduğunu bilmiyorum. Artık satılmıyor, çünkü hiç kimse evinde tavşan besleyip yemiyor. Demet halinde satılan, maydanoza benzeyen, ama daha uzun, yeşil bir ottu dirifil veya trifil.
Dedemle bandabuliyadan çıktığımızda adam malını tüketmiş ve gitmiş olurdu.
On-on bir yaşlarındaydım. Dirifil satmaya karar verdim. Bir ayda annemden aldığım cep harçlığının beş altı mislini, belki daha fazlasını, bir günde çıkarabilirdim.
Tasarımı önce anneme açtım. Çamaşır yıkıyordu. "Delirdin galiba" diye bağırdı, sonra gözlerini gökyüzüne kaldırdı ve beni Tanrı'ya ihbar etti: "Bandabuliyanın kapısında dirifil satacakmış! Nedir benim bu çocuğun elinden çektiklerim?"
Anneanneme gittim. "Yürü bre melun" dedi. Sinirli bir biçimde beyaz tülbentini başından çözdü ve hızlı hızlı yeniden, daha sıkı bir şekilde bağladı. "Seni dirifilci olsun diye mi okutuyoruz!"
Projem teyzelerimi çok eğlendirdi. Günlerce beni gördüklerinde "dirifilci geldi" diye kahkaha attılar.
Dayıma gittim. Gözlüklerinin üstünden beni süzdü ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Dedemden ödüm patladığı için ona açılmadım.
Uzun etmeyeyim. Sonunda herkesi o kadar bezdirdim ki, dirifil girişimimi finanse etmeyi kabul ettiler. Ama bir koşulla: Dirifilleri lokantanın kapısında satacaktım.
"Lokantada dirifil mi satılır yahu?" diye itiraz ettim. Herkes dirifilini, alışverişini bitirdikten sonra, en son alıyordu.
Kimse beni dinlemedi. Ya lokantanın kapısında satacaktım ya hiç. Boyun eğdim.
Ertesi sabah lokantaya gittiğimde bir köfün dirifil beni bekliyordu. Ümitle, kapının yanında, kaldırımda mevki aldım. Dakikalar geçmeye başladı. Sokak, bandabuliyaya giden insanlarla doldu. Ama kimse durup benden dirifil almıyordu.
O zaman herkesin bisikleti vardı. Lokantanın müşterileri, bisikletlerini lokantanın kapısının sağında ve solunda duvara dayarlardı. Bir süre sonra köfünüm bisikletlerin arkasında kayboldu.
Galiba üç bağ dirifil sattım. İflas ettim. Günlerce benimle dalga geçildi. Teyzelerim misafirliğe gelen arkadaşlarına "dirifil işine girdiğimi ve battığımı" anlatıyor, ev kahkahalarla çınlıyordu.
İşte böyle. Aklıma geldi. Anlatayım dedim.
Dirifil işi istediğim gibi gitseydi belki de Ortadoğu ve Balkanlar'ın en büyük dirifilcisi olacak, bu sıcak pazar sabahı acıklı bir iflas hikâyesiyle kafanızı ütülemeyecektim.

12 Ağustos 2007 Pazar

Kuantum evliya

OZANKÖY

Hava çok sıcak ve rutubetliydi, ama gene de evin klimalı serinliğini bırakıp Rum tarafındaki süpermarkete alışverişe gitmeye karar verdim.
Alışverişe pek ihtiyacım yoktu aslında, ama canım sıkılıyordu. Evden çıkıp birkaç saat insan arasına karışmak değişiklik olacaktı.
Kapıyı açar açmaz ağustosböceklerinin yükselen sesiyle birlikte sıcak yüzüme çarptı. Ağaçların altındaki gölgeler bile sıcaktan bayılmış gibiydiler.
Yol beni Mehmet'in dükkânının önünden geçirdi. Saat 11.00'e geliyor olmasına rağmen dükkân kapalı, demir bahçe kapısı sürgülüydü. Bu saatte, Mehmet'in, taş binanın loşluğunda, elinde ılık bitki çayı fincanı, vantilatörün önünde oturuyor olması gerekirdi. Acaba bir müşterisinin evine mal teslim etmeye mi gitmişti? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? Mehmet kalp hastasıydı ve baypas olmuştu. Gerçi hâlâ ayaklarının altında yay varmış gibi yürüyordu ve cin gibiydi, ama yaşı altmışı geçeli çok olmuştu.
Yol boyunca dükkânın kapalı olması aklıma takıldı.
Tanıdıklarımız öldüklerinde -desteden kaybolan oyun kâğıtları gibi- hayatımız yoksullaşır. Gariptir. Onları sevsek de, sevmesek de.
Rum tarafına geçince telefonum kapsama alanının dışında kaldı. Alışverişimi yaptım, torbaları arabanın arkasına yerleştirdim, arabanın burnunu Türk tarafına çevirdim.
"Eğer dönüşte de dükkân kapalıysa ona telefon edeceğim" diye düşündüm.
Sıkıcı trafik yavaşlatıcılardan, sönmek bilmeyen kırmızı ışıklardan, trafiğin hızını kesen radarlardan geçerek dağa tırmandım ve sahile inmeye başladım.
Girne'nin girişindeki kavşağa yaklaşınca yanımdaki koltuğun üzerinde duran telefonum çaldı. Ekranda Mehmet'in telefon numarasını gördüm. Konuşmayı başlatmak için yeşil düğmeye bastım.
"Sen beni aradın mı?" diye sordu.
Az daha "hem evet hem hayır" diyecektim.
"Hayır" dedim.
"O zaman kusura bakma" dedi ve telefonu kapattı.
Kavşaktan sağa döndüm ve Mehmet'in dükkânının önünden geçip evime giden yola saptım. Farkında olmadan telefonun bir düğmesine dokunup onu aramış olabilir miydim? Arabayı kenara çektim. Telefonun arayan ve aranan numaraları kaydeden bölümüne girdim. Aramamıştım. Listesinde Mehmet'in ismini taşıyan tek kaydın önünde telefonun içine yönelik bir ok vardı.
Arabayı evimin önündeki badem ağacının gölgesine park ettim. Ağustosböcekleri sıcağa aldırmadan seks çağrılarına devam ediyorlardı. Torbaları mutfağa taşıdım, teker teker boşaltıp aldıklarımı yerlerine yerleştirdim. Buzdolabından soğuk bir şişe soda açıp klimanın serinliğinde koltuğa çöktüm.
Ona telefon etmemiştim. Onu merak ederken ve sağlığı hakkında endişe duyarken beni aramış olması bir tesadüf müydü? Düşünce, bir elektrik akımıdır. Mehmet'le ilgili olanı, her nasılsa, onu uyarmış, farkında olmadan bana telefon etmesini mi sağlamıştı?
Düşüncelerin gücü olduğuna inanıyor musunuz? Ben inanıyorum. Kuantum fizik de inanıyor. Bir teoriye göre, şeylerin ne yapıp yapmayacağı onları izleyip izlemediğinize göre değişir. Bir şeyi gözleyerek o şeyin ne yapacağını etkileyebiliriz.
Hayal bile edemeyeceğimiz kadar garip bir evrende yaşıyoruz aslında. Garip ve muhteşem.

5 Ağustos 2007 Pazar

Köpekbalığı Karpaz çorbası

OZANKÖY

Eğer bir Çin lokantasının mönüsünde köpekbalığı yüzgeç çorbasına rastlarsanız ısmarlamadan önce bir an düşünün.
Finners (yüzgeççi) denilen balıkçılar, köpekbalıklarını ağlarla çektikten sonra sırt ve göğüs yüzgeçlerini keserler ve canlı canlı denize geri atarlar. Hareket etme yeteneğini kaybeden balık denizin dibine çöker ve boğularak ölür.
Yüzgeç ticaretini önlemek için uluslararası bir kampanya yürütülüyor ama nafile. Her yıl 100 milyon, evet yanlış okumadınız, 100 milyon köpekbalığı bu yöntemle öldürülüyor.
İnsanlar sadece karadaki yaban hayatı yok etmiyor, hayatın başladığı okyanuslarda tür kırmakta.
Kristof Kolomb, Amerika'ya ikinci gidişinde Büyük Antiller'in açıklarında yeşil kaplumbağa sürüleriyle karşılaştı. O kadar çoktular ki, büyük kâşifin kalyonları neredeyse üzerlerinde karaya oturuyordu.
Bugün yeşil kaplumbağalar, nesli tükenmekte olan yaratıklar listesinde.
Yeryüzündeki en vahşi ve acımasız yaratık olan insan, en büyük barbarlığı doğaya karşı işliyor.
Bu barbarlıklardan biri bu günlerde Kıbrıs'ın bakir kalan son bölgesi olan Karpaz'da sahneye konmayı bekliyor.
Kıbrıs'ın Beşparmak Dağları ile deniz arasında kalan sahil şeridi daha dört yıl önce Akdeniz'in en sakin ve güzel yerlerinden biriydi. Birdenbire başlayan plansız, kontrolsüz inşaat furyası bu cennet yerleri göz açıp kapatıncaya kadar çirkin bir yazlık gettosuna çevirdi.
Girne'den kilometrelerce doğu ve batıya gidin, her yerde birbiri üzerine binmiş, yarı bitmiş, estetikten uzak lego yapılar göreceksiniz. Yapıyla dolu olmayan yerler çöplük oldu. Yol kenarları, dere yatakları, ağaçların üstü, sahiller, çimento torbalar, su ve bira şişeleri, plastik torbalar, inşaat artıklarıyla kaynıyor.
Diğer sahiller tüketildiği için sıra doğal park ilan edilen ve nispeten bozulmamış Karpaz Yarımadası'na geldi.
Hükümet, geçen ay Karpaz'ın bir ucundan diğer ucuna yüksek gerilim hatlarıyla elektrik götürmek için bir müteahhitlik firmasıyla kontrat imzaladı.
Ama, elektrik işin başlangıcıdır. Tepki çekmemek için gizli tutuluyor, ama hükümet Karpaz'ı yavaş yavaş inşaata açmaya çoktan karar verdi.
Kendine has bitkileri, göçmen kuşları, kaplumbağalarıyla Akdeniz'in en önemli biyolojik çeşitlilik alanlarından biri daha rant peşindeki müteahhitlerin ve ceplerindeki politikacıların buldozerleri altında yok olacak.
Lafta solcu iktidardaki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), iş ranta gelince sağcı partileri aratmayacak kadar oportünist olduğunu ortaya koydu.
Bu arada aklıma geldi. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yaşıyor mu?
Ne olup bittiğini sanıyor? Mercedes'ine binip kuzey sahillerinde dolaştığında gördüğü mezbeleliği kalkınma mı zannediyor? Paralı olmak ile uygar olmak arasında bir fark olduğunun farkında mı?
Neyi bekliyor sesini çıkarmak için?
Karpaz'ın da diğer yerler gibi yüzgeçlerinin kesilip canlı canlı buldozerlerin altına atılmasını mı?