27 Mayıs 2007 Pazar

Zararsız

OZANKÖY

Cahillik bir örtüdür. Ama ince bir örtü. Onu kaldırmak kolaydır. Biraz merak, biraz ter, biraz gayret, biraz sevgi yeter.

Bu dersi bana bahçe verdi.

Burasını satın aldığımda doğayı çok seviyordum, ama bahçe işinden hiç anlamıyordum.

Bir ağacın altına veya çok yakınına başka bir ağaç dikilmeyeceğini bilmiyordum mesela. Ağaç her tarafından güneş görmek ve köklerini engelle karşılaşmadan yaymak ister. Onun için çevresi boş olmalıdır.

Bu çam ağacını alalım. Onu selvilere bu kadar yakın ekmemeliydim. Ama ektim. Çam, selvilere bakan ve güneş almayan veya az alan kısmında dal çıkarmadı. Orasının gölgelik olduğunu hissetti, selvilerden mümkün olduğu kadar uzaklaşmak için ters yöne eğildi. Dik değil. Aynı gün boş alanlara diktiğim çamlar büyüdü, o güdük kaldı.
Nazik olduğu için yanından geçerken "Cahil, hayatımı mahvettin!" demiyor, ama içinden geçiriyordur.

Okuyarak, bahçe işinden anlayanlarla konuşarak yavaş yavaş cehaletimin örtüsünü araladım.
Her ağacın diğerinden uzaklığını tayin eden, olgunlaştığında kaplayacağı alandır. Fidanlar, cinslerine göre, en çok güneş ve yağmur alacak aralıklarla dikilmelidir. Zeytin, mesela, toprağın cinsine göre 5-7 metre aralıklarla dikilir.

Bahçemde çok salyangoz vardı. Salyangozlardan zehir kullanmadan kurtulmanın çaresi bulundukları yerlere kâğıt bardak gömüp içine bira doldurmaktır. Bulundukları yeri arkalarında bıraktıkları gümüşi izlerden anlayabilirsiniz. Salyangozlar birayı çok sever. İçeyim diye içine düşerler ve boğulurlar.

Ama, bahçemde salyangozlar o kadar çoğaldılar ki, böcek ilacından nefret etmeme rağmen tarım ilaçları satan bir dükkândan salyangoz zehri aldım ve kibrit ucu büyüklüğündeki pembe zehirleri salyangoz sahalarına serptim.
Ta ki bahçemde yabani yaratıkları için yaptığım küçük barınakta kış uykusu uyuyan kirpiyi keşfedinceye kadar.

Uyandığında kirpiye nasıl davranacağımı, ona ne yedirebileceğimi öğrenmek için internete girdim. Kirpilerin salyangoza bayıldığını öğrendim. Belki kirpi, bol salyangoz olduğu için bahçeme gelmişti. Belki bir sürü kirpiyi de zehirli salyangoz yedirerek öldürmüştüm, cahilliğimle.

Bahçede her zaman doğum ve ölüm vardır. Dallar kurur, ağaçlar ölür. Genellikle bahçıvanlar bunları kesip yakar. Oysa en iyi yöntem kuruyan dalları kesip bir yerde istiflemek, ağacı yerinde bırakmaktır. Bunlar böcekler, kurtlar, karıncalar ve diğer küçük yaratıklar için çok iyi birer barınaktır. Varlıkları bahçeyi zenginleştirir. Onları yemek için daha çok kuş gelir, örneğin.
Cahilliğimin üzerindeki örtü kalktıkça doğaya verdiğim zarar azaldı.

Sanıyorum bu kural sadece doğaya has değildir. İnsanın cahilliği azaldıkça... Cahilliği burada bilinmesi mümkün olan bir şeyi bilmemek anlamında kullanıyorum... Başka insanlara ve dünyaya verdiği zarar da azalır.

En önce kendine verdiği zarardan başlayarak.

20 Mayıs 2007 Pazar

Arılarla akşam vakti

OZANKÖY

Filayağı ağacından yüzlerce arının vızıltısı geliyor. Ağacın salkım şeklindeki tohumları büyümeye başladı. Arılar bunlar için geliyorlar. Günde iki defa. Sabahleyin güneş doğarken ve akşamüzeri güneşin batmasına yakın.
Acaba neden bu saatlerde ve neden grup olarak geliyorlar?
Ben dut ağacının altındaki masada oturuyorum. Bazen birkaç santim önümden arılar geçiyor. Ayağa kalkıp yürüyünce saçlarıma dolanıyorlar, kollarıma, yüzüme çarpıyorlar, temaslarını derimde hissediyorum.
Filayağı ağacının dalları duta değiyor, dutunkiler zakkuma, zakkumunkiler üzerinde kırmızı tomurcuklar olan nara, narınkiler duta. Geçen yıl da bu mevsimde gelmişti arılar. Geri dönmüş oldukları için mutluyum. Birçok ülkede arılar esrarengiz bir şekilde ölüyorlar. Kovanı terk ediyorlar, bir daha geri dönmüyorlar.
Demek ki hem arılar sağlıklı hem de bahçe. Bahçe ne kadar sağlıklıysa o kadar çok kuş, böcek, arı ve yaban hayatı çeker.

Bir de kirpim var. Kirpim dememeliyim, çünkü kirpi dolaşan bir yaratıktır. Herhangi bir bahçeye ait değildir. Gider, gelir. Veya gelmez. Kirpi, kışları bahçede, bu tür yaratıklar için hazırladığım barınakta geçiriyor. Basit bir şey. U şeklinde yan yana dört kiremit. Üzerleri dallarla örtülü. İsteyen gelip kalabilir. Kira yok. Taciz yok. Kimyevi madde, zehir yok.
Eskiden akşamüstleri sürü halinde kargalar gelirdi ve Tanrı'nın bana ödünç verdiği bu dönümlerin uç kısımlarında yemlenirlerdi. Hâlâ bahçeye uğrayan birçok karga ve saksağan var, ama karga sürüsü çoktan beri uğramıyor. Belki ben burada yokken onları birileri korkuttu.
Balkona bakan saçaklara yuva yapan serçeler de birkaç yıl önce damın aktarılmasından sonra başka yerde yuvalandılar. Bana sadece yemeğe geliyorlar.
Nereden geliyor acaba arılar?

Geçen gün yüzmeye giderken yağmur suyunun derin çukurlar açtığı toprak yolda bir kara yılan gördüm. Bir metreden kısa ve ince olduğuna göre yavru olmalıydı. Arabayı durdurdum, motoru söndürdüm. Yılan hızını artırıp eksiltmeden enlemesine yolu geçti ve neredeyse doksan derece dik ufak tepeyi tırmanmaya başladı. Kayıp düşecek sandım, ama düşmedi. Vücudunun alt kısmını ters L şekline getirdi. Ters L'nin kısa kısmını tutunmak, dik kısmını tırmanmak için kullandı ve bir dakikadan az bir zaman içinde kayboldu, arkasında yuvarlanan minik taşlar bırakarak.
Arılar artık yok. Hep birlikte gittiler. Nereye, Allah bilir. Yapraklar kararmaya başladı, ama gökyüzünde hâlâ parlak bir aydınlık var. Arılar geceleyin görür mü acaba? Sanmam. Görseler daha geç giderlerdi.
Yarın sabahleyin uyandığımda gene filayağı ağacının salkımlarında olacaklar.
Şimdi de yarasaların incir ağacında kanat çırptığını duyuyorum. İncirler daha olmadı. Dutlar da. Ama herhalde yiyecek bir şeyler buluyorlar ki geldiler. Çok geçmeden keskin haykırışlarıyla baykuşlar da gelecek.
Tarla fareleri badem ağaçlarının kovuğuna istifledikleri kuru bademleri yemeye başlamıştır bile.
Herkese afiyet olsun. Lütfen geri dönün.
Artık bilgisayarın tuşlarındaki harfleri zor görüyorum. Benim de arılar gibi içeri girme zamanım geldi.

13 Mayıs 2007 Pazar

Evrensel gramer

Çocuk doğmadan önce hangi dille karşılaşacağını bilmez. Bilmesi de gerekmez. Bilincinde olmasa bile, dünyanın bütün dillerini öğrenme yeteneği beynine resmedilmiş olarak doğacak. Bir zamanlar var olup yok olan, var olan ve daha var olmayan dillerin hepsini öğrenebilmek için gerekli prensiplerin tümü beynine nakşedilmiştir.
Türk ana babadan doğan bir çocuğu alıp dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir anne babaya verin. Çocuk o anne ve babanın dilini öğrenecek.
Bir benzetmeyle anlatmak gerekirse: Odadaki her ampul için ayrı bir düğme olduğu gibi çocuğun beyninde de her dil için ayrı bir "düğme" var. Çevresi, kulağına gelen sesler olarak, onu içinde doğduğu ortamın diliyle besler. Nasıl düğmeye basıldığında ona bağlı ampul aydınlanırsa bu sesler o çevrede kullanılan dilin düğmesine dokunur ve o dili "açar."
Çocuk açılan dili bütünüyle kavrar. O dilde sonsuz sayıda cümle kurma ve kurulan sonsuz sayıda cümleyi anlama yeteneğine kavuşur.

Birden çok dil de olabilir. Anne baba değişik milletlerden iseler her biri çocuğa kendi dilinde konuşursa bir değil iki düğmeye basılmış olur, çocuk iki dil öğrenir. Üç veya daha çok dil de olabilir.
Çocuğa bu yeteneği veren, bilim adamlarının "evrensel gramer" diye isimlendirdiği şeydir. Evrensel gramer her çocuğun sahip olduğu ve herhangi bir dili edinmesine olanak veren prensipler manzumesidir.
Bu bir kuram, doğru olup olmadığı kesinlikle bilinmeyen, kanıtlanmamış bir düşüncedir.
Bazı bilim adamları bu kuramı genişleterek soruyorlar: Acaba ahlak kaidelerinin de böyle bir evrensel grameri var mı? Bütün insanlara has evrensel ahlak kuralları olabilir mi? Doğarken dünyanın bütün çocuklarının yanlarında getirdikleri, her diyarda geçerli bir "doğru/yanlış cetveli."*

Bu kuramlar bana makul geliyor. Hatta, yeni doğan çocuğun aklında milyonlarca, belki milyarlarca "düğme" olduğunu düşünüyorum. Dışarıdan gelen uyarılar, beyninin ana rahminde tamamlamasından başlayarak, "dokunup" bunları açar. Milyarlarca insanın birbirine benzer ve birbirinden farklı olarak var olmasının nedeni budur.
Acaba bu düğmeler başka bir gezegende de çalışır mı? Eğer bizim gibi homo sapiens ("akıllı yaratık") türü canlılar barındıran başka gezegenler varsa, yeni doğan bir dünyalı orada yaşayanlara teslim edilse, onların dilini de yeryüzünde olduğu gibi otomatik olarak öğrenir mi?
Esasında şunu soruyorum: Acaba kâinata has bir evrensel gramerin var mı? İnsanın lisan, ahlak gibi şeyleri öğrenme yeteneği kâinatın her yerinde geçer akçe mi?
Sonsuz kâinatın içinde doğan, dönen, uçan, patlayan, birleşen, ayrılan gökcisimlerinin hammaddesi, onları yöneten kurallar aynı olduğuna göre, aynı kâinatta yaşayan canlılar da, belki, şekilleri ayrı olsa bile, aynı hammaddeye sahip ve aynı kurallara tabidirler.
*Marc. D. Houser, Moral Minds: How Nature Designed Our Universal Sense or Right or Wrong adlı kitabında bu konuyu inceliyor. Anlatmaya çalıştığım kuramlar bu kitaptandır.

6 Mayıs 2007 Pazar

Bulut delisi

Tanrı, uçmamızı isteseydi insana bilet verirdi diyenler var. Biletimi kendim alsam da uçmaya bayılıyorum.
Bir yeri arkamda bırakıp başka bir yere gitmek, günlük rutinden kurtulmak, günlerimin içine değişik, yeni şeyler dizmek hoşuma gidiyor.
Uçağın penceresinden bulutları seyretmeyi seviyorum.
Bu defa yanımda The Cloudspotters's Guide var (Bulutseverin Rehberi olarak çevirebilirim.) onun için hangi bulutun hangisi olduğunu belirlemeye başlayabilirim. O altından yeryüzü görülen yassı ve ince bulut altostratus. Ondan da ince olan ve taranmış gibi saçakları olan bulut cirrus-sirüs veya saçakbulut.
Üst üste yığılı bulutların meydana getirdiği, istiflenmiş karnabaharları andıran bulut cumulonimbus-kümülonimbus veya boranbulut. Serin bir gölge olarak altında duruyorlar, onu görünmez bir iple bağlayan bir yeryüzü üssü gibi.
Farkına varmış olduğunuz gibi bulutların adı Latincedir. Bu isimleri yüksekliklerine ve şekillerine göre alırlar.
Bazıları kendi içlerinde alt bölümlere ayrılan 10 çeşit bulut var. Alçak bulutlar, yüksek bulutlar var. İnce veya kalın olanlar var. Yağmur yüklü olanlar, yağmursuz olanlar var.
Çocukların ilk yılları sırtüstü yatarak ve dışarıda olduklarında gökyüzüne bakarak geçer. Bunun için olmalı, bulutlar ezberlerindedir. Resim yapıp da içine bulut çizmeyen çocuk yoktur. Çocukların çizdiği bulutun cinsi cumulus'tur. Kümülüs veya küme bulut. Kümülüs en alçak buluttur ve onu herkes tanır.
Sırtüstü yatıp gökyüzüne bakmayı, kış güneşinde sandalyeyi geriye eğip oturmayı sevdiğim için bulutlara aşinayım. Şekilleri, yoğunlukları, renkleri, rüzgârın etkisiyle sürekli seyahat halinde olmalarını, varken yok, yokken var olmalarını ilginç buluyorum ve onları seyretmek hoşuma gidiyor.
Aylak günlerin bol olduğu, zamanın yavaş geçtiği, dünyanın yeni olduğu çocukluk çağımda edindim bu zevki.
Kıbrıs'ta yazın hiç bulut olmazdı. Mayısta bulutlar tamamen kaybolur, ekime kadar bir daha ortaya çıkmazdı.
Ekimden veya kasımdan başlayarak Cebelitarık'tan üfleyen rüzgârların getirdiği bulutlar, adanın üzerinden veya açıklarından geçmeye başlardı. Hızla doğuya giden bulutlara bakarak bir adada değil, gemide olduğunuz izlenimine kapılabilirdiniz.
Akdeniz'i geçtik, Beşparmakları aştık, kurak Mesarya Ovası'nın üzerinde havaalanına yöneliyoruz ve uçak sarsılıyor. Bir stratus'un içindeyiz. Stratüs veya katmanbulutu - alçak, düz, alt kısmı gri renkli bir bulut türü bu.
Şanslı bir dönemde yaşıyoruz. Aklımıza gelebilecek birçok sorunun cevabını bulabileceğimiz, meraklarımızı tatmin edebileceğimiz bilgi kaynaklarının ucuz, bol, çabuk erişilebilir olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Uçakta okumaya başladığım bu bulut kitabı mesela.
Ama kitap falan okumadan da bulutlar seyredilebilir. Şanslıysanız arkalarında bir yerlerde Orhan Veli'yi gökyüzünü maviye boyarken görebilirsiniz.
* * *
The Cloud Spotter's Guide Gavin Pretor-Pinney. Yukarıdaki bulut bilgilerinin çoğunu bu kitaptan yürüttüm.