22 Nisan 2007 Pazar

Metin Anne'nin hafta sonu

OZANKÖY

Bu defa burada çocuklarla beraberim ve anne olmanın ne kadar ağır bir iş olduğunu bir defa daha anlamakla meşgulüm.
Saat yediyi biraz geçiyor. Biraz önce uyanıp perdeleri çektim. Hava bulutsuz. Ağaçların arkasında güneş, altında kırmızı bir kuşak bırakarak kalkıyor. Pencerenin altındaki çiçekleri açmış turuncun kokusunu duyuyorum.
Sofanın diğer tarafındaki pancurları kapalı odadaki büyük yatakta yan yana uyuyan üç çocuk var. Oğlum Selim (14), kızım Sara (12) ve Sam (13). Sam ve çocuklarım birlikte büyüdü ve kardeş kadar yakınlar. Tanımayanlar Selim ve Sam'ı ikiz zannediyorlar, ben de açıklamaktan bıktığım için kafamı sallıyorum.
Yıllarca önce, her biri kucakta taşınabilecek büyüklükte iken de aynı yatakta böyle yan yana yatıyorlardı. Ne zaman vazgeçecekler merak ediyorum.
Canım aralık kapıdan onlara bakmak istiyor, ama ahşap zemin üzerine basılınca çıtırdadığı için uyanabilirler. Onun için isteğimi bastırıp kestirmeden merdivenlerden aşağıya, mutfağa iniyorum.
Çocuklar güneşi görünce denize gitmek isteyecekler.
Kahvaltılarını hazırlamaya başlıyorum. Domatesleri ve salatalıkları soyup dilimliyorum. Salamı, tereyağını, zeytinyağını çıkarıyorum. Yemeğe başlanmadan önce kızartmak üzere ekmek kesiyorum.
Rezene, nane, ıhlamur, anason karıştırıp çay yapıyorum.

Dün gece yıkamış olduğum bulaşıkları makineden çıkarıyorum ve dolaplara, çekmecelere yerleştiriyorum.
Bahçeye çıkıp kedilerin tasına mama koyuyorum. Kediler koşarak ve miyavlayarak odunluktan geliyorlar ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe başlıyorlar.
Kahvaltılıkları bir tepsiye, tabak ve fincanları bir başka tepsiye yerleştiriyorum. Kendime siyah çay hazırlıyorum ve fincanımı alıp bir ucu turunca bağlı hamağa uzanıyorum. Hamağın içinde ve çevresinde turunç çiçekleri dolu.

Yaptıklarım ufak iş gibi görünüyordur, ama ben daha şimdiden yatağa dönüp birkaç saat daha uyumaya hazırım.
Uyanıp kahvaltıyı hazır bulmak çok hoş. Ama uyanıp kahvaltı hazırlamak -birçok annenin her gün yardımsız yaptığı gibi- o kadar hoş olmasa gerek. İnsan birçok şeyi başına gelince anlıyor.
Rahmetli annem aklıma geliyor. Çamaşır, bulaşık makinesiz, fırınsız, akar suyu ve kaloriferi olmayan, tavanları yüksek, bol merdivenli eski bir Türk evinde tek başına, üçü erkek, dört çocuk büyüttü. Elleri bir ameleninki gibi sert ve çatlaktı. Ara sıra sokaktaki çeşmeden ona su taşımak dışında hiç yardım ettim mi? Hiç teşekkür ettim mi? Hayır. Kaba ve vahşi idim.
Yaptıklarının değerini anlamam için kırk yaşını geçmem gerekti.

Alman bir kadınla evlenmeseydim belki de evdeki her işi -hadi aşağı yukarı her işi diyeyim- karımla ortaklaşa yapmayı öğrenmeyecektim.
Bir ressamın bitmiş tuvaline geri dönmesi gibi insan zaman zaman geçmişine dönüp bazı şeyleri değiştirmek istiyor ama...
Önce Sara uyanacak. Sonra Sam. En son Selim kalkacak. Onlar benim o yaşlarda olduğum gibi kaba ve vahşi değiller. Masaya oturmak için Selim aşağı ininceye kadar bekleyecekler.
Güzel bir kahvaltı olacak. Her birinin neyi sevdiğini biliyorum. Ekmekleri tam istedikleri gibi kızartmakta ustayım.
Biraz annemin bana yaptıklarını onlara yaparak günahlarımı kapatmaya, borcumu ödemeye çalıştığımın farkındayım. Ama ne o borç tüketilebilir, ne o günahlar silinebilir.