29 Nisan 2007 Pazar

Türk olmak zor iş

Erdoğan kendinden beklenmeyen bir adım attı ve cumhurbaşkanlığına adaylığını koymadı.
Bir adım daha atıp genel kabul görecek, kucaklayıcı bir kişiyi cumhurbaşkanı adayı gösterseydi, şimdi bulunduğumuz yerden bir ışık yılı ileride olacaktık.
O adımı atmadı. Abdullah Gül'ü aday göstererek attığı birinci adımdan da geri döndü. Geri döndü, çünkü cumhuriyetin en güçlü üç makamının (Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı) üçünün de dini ideolojiye dayalı bir partinin kontrolüne geçmesinden endişe edenler için Erdoğan ile Gül arasında bir fark yoktur. Aynı sikkenin iki ayrı yüzüdürler.
Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığından vazgeçmedeki amacı, AKP dışında kalanlara taviz vererek onları sakinleştirmek ve gönlünü almak değildi.

Onun oyun planı bellidir. Devletin bütün kilit noktalarına kendi gibi siyasi İslamcıları yerleştirmek. Bunu, iktidara geldiği günden bu yana yetkisi dahilindeki bütün makamlara ehil olanları değil, siyasi İslamcıları seçmesinden biliyoruz.
AKP döneminde ehliyetin sadakatten üstün tutulduğu bir tek tayin yoktur. Bu, geri kalmanın en sağlam formülüdür.
Erdoğan'ın adamları hem ehil hem de sofu olsalardı belki karşı çıkmak kolay olmazdı. Ama maalesef öyle değil.
Köşk'e Türkiye'deki siyasi İslam hareketinin en sadık neferlerinden birini yollamak, kilit noktaları sofularla doldurma operasyonunun son halkasından başka bir şey değildir.
AKP, seçimlerde oyların 34,3'ünü aldı. Seçmenlerin 65,7'si başka partilere oy verdi. Elbette bu, AKP'ye hükümet etme hakkı veriyor. Ama, Türkiye'de AKP'lilerden başka insan yokmuş gibi hükümet etme yetkisi vermiyor.
Türkiye'nin iyiliğini en az günde beş defa namaz kılanlar kadar isteyenler, Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsüne güvenemez. Çünkü üçü de sabıkalıdır. Çok uzak olmayan geçmişlerinde yaptıkları, söyledikleri, arzuladıkları biliniyor. "Değiştik" sözüne kanılıp her şey onlara teslim edilemez.
Erdoğan'ın eline, değiştiğini kanıtlaması için çok fırsat geçti. Türkiye'de bu işi en iyi yapabilecek kişi olan Kemal Derviş'i başmüzakereci yapabilirdi. Merkez Bankası Başkanı'nı yerinde tutabilirdi. İnatla, kriz riskini göze alarak, her iki pozisyonu da sofulara verdi.

Eline geçen en büyük fırsat cumhurbaşkanlığı idi. Onu da heba etti. Birleştirici, uzlaşıcı, kucaklayıcı olabilirdi, ama o büyüklüğü ve olgunluğu gösteremedi. Devlet adamı olabilecekken politikacı kaldı. Dev olabilirdi, cüce kalmayı yeğledi.
Şimdi bulduğumuz yerden bir ışık yılı ileride olabilirdik, eğer Atatürk'ün evine herkesin kabul edebileceği bir aday göstermek için uzlaşma yolları arasaydı.
İnat etti. Aramadı.
Sonuç?
Kargaşa, kızgınlık, ekonomik kriz, insanlar arasında gereksiz nefret ve... Türk demokrasisinin değişmez fon müziği... General sesleri.
Türk olmak çok zor bir iş.

22 Nisan 2007 Pazar

Metin Anne'nin hafta sonu

OZANKÖY

Bu defa burada çocuklarla beraberim ve anne olmanın ne kadar ağır bir iş olduğunu bir defa daha anlamakla meşgulüm.
Saat yediyi biraz geçiyor. Biraz önce uyanıp perdeleri çektim. Hava bulutsuz. Ağaçların arkasında güneş, altında kırmızı bir kuşak bırakarak kalkıyor. Pencerenin altındaki çiçekleri açmış turuncun kokusunu duyuyorum.
Sofanın diğer tarafındaki pancurları kapalı odadaki büyük yatakta yan yana uyuyan üç çocuk var. Oğlum Selim (14), kızım Sara (12) ve Sam (13). Sam ve çocuklarım birlikte büyüdü ve kardeş kadar yakınlar. Tanımayanlar Selim ve Sam'ı ikiz zannediyorlar, ben de açıklamaktan bıktığım için kafamı sallıyorum.
Yıllarca önce, her biri kucakta taşınabilecek büyüklükte iken de aynı yatakta böyle yan yana yatıyorlardı. Ne zaman vazgeçecekler merak ediyorum.
Canım aralık kapıdan onlara bakmak istiyor, ama ahşap zemin üzerine basılınca çıtırdadığı için uyanabilirler. Onun için isteğimi bastırıp kestirmeden merdivenlerden aşağıya, mutfağa iniyorum.
Çocuklar güneşi görünce denize gitmek isteyecekler.
Kahvaltılarını hazırlamaya başlıyorum. Domatesleri ve salatalıkları soyup dilimliyorum. Salamı, tereyağını, zeytinyağını çıkarıyorum. Yemeğe başlanmadan önce kızartmak üzere ekmek kesiyorum.
Rezene, nane, ıhlamur, anason karıştırıp çay yapıyorum.

Dün gece yıkamış olduğum bulaşıkları makineden çıkarıyorum ve dolaplara, çekmecelere yerleştiriyorum.
Bahçeye çıkıp kedilerin tasına mama koyuyorum. Kediler koşarak ve miyavlayarak odunluktan geliyorlar ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe başlıyorlar.
Kahvaltılıkları bir tepsiye, tabak ve fincanları bir başka tepsiye yerleştiriyorum. Kendime siyah çay hazırlıyorum ve fincanımı alıp bir ucu turunca bağlı hamağa uzanıyorum. Hamağın içinde ve çevresinde turunç çiçekleri dolu.

Yaptıklarım ufak iş gibi görünüyordur, ama ben daha şimdiden yatağa dönüp birkaç saat daha uyumaya hazırım.
Uyanıp kahvaltıyı hazır bulmak çok hoş. Ama uyanıp kahvaltı hazırlamak -birçok annenin her gün yardımsız yaptığı gibi- o kadar hoş olmasa gerek. İnsan birçok şeyi başına gelince anlıyor.
Rahmetli annem aklıma geliyor. Çamaşır, bulaşık makinesiz, fırınsız, akar suyu ve kaloriferi olmayan, tavanları yüksek, bol merdivenli eski bir Türk evinde tek başına, üçü erkek, dört çocuk büyüttü. Elleri bir ameleninki gibi sert ve çatlaktı. Ara sıra sokaktaki çeşmeden ona su taşımak dışında hiç yardım ettim mi? Hiç teşekkür ettim mi? Hayır. Kaba ve vahşi idim.
Yaptıklarının değerini anlamam için kırk yaşını geçmem gerekti.

Alman bir kadınla evlenmeseydim belki de evdeki her işi -hadi aşağı yukarı her işi diyeyim- karımla ortaklaşa yapmayı öğrenmeyecektim.
Bir ressamın bitmiş tuvaline geri dönmesi gibi insan zaman zaman geçmişine dönüp bazı şeyleri değiştirmek istiyor ama...
Önce Sara uyanacak. Sonra Sam. En son Selim kalkacak. Onlar benim o yaşlarda olduğum gibi kaba ve vahşi değiller. Masaya oturmak için Selim aşağı ininceye kadar bekleyecekler.
Güzel bir kahvaltı olacak. Her birinin neyi sevdiğini biliyorum. Ekmekleri tam istedikleri gibi kızartmakta ustayım.
Biraz annemin bana yaptıklarını onlara yaparak günahlarımı kapatmaya, borcumu ödemeye çalıştığımın farkındayım. Ama ne o borç tüketilebilir, ne o günahlar silinebilir.

15 Nisan 2007 Pazar

Tureng! Seni seviyorum!

Türkçe benim için yabancı bir dildir. Canlı ve coşkulu, fakat klasik Türkçe gramerden oldukça sapkın bir dil olan Kıbrıs lehçesiyle büyüdüm. Kırk yıldır aksanımı düzeltmeye çalışıyorum, ama biraz dikkat edenler "Kıprıslı" olduğumu hemen anlıyorlar.
Okuduğum lisede Türkçe "yabancı dil" olarak öğretiliyordu. Gazeteciliğimin büyük bir bölümünü yabancı basına çalışarak geçirdiğim için hep İngilizceme kuvvet verdim.
Onun için bu yazıları yazarken elim sürekli sözlüklerle klavye arasında gidip geliyor. Birçok cümleyi İngilizce düşünüp Türkçe yazarım, çoğu zaman kendi düşüncelerimi çevirecek kelimeyi bulamam.
Yakın zamana kadar İngilizce-Türkçe Redhouse Sözlüğü (1996 baskısı) neredeyse sürekli masamda açık dururdu. Size Redhouse'u methetmeyi çok isterdim, ama mümkün değil. Hayatımda hiçbir kitap Redhouse kadar beni sürekli hayal kırıklığına uğratmadı.

Onun için birkaç hafta önce Tureng'i keşfedince tozlu şişesinden "Dile benden ne dilersin" diyen cin çıkan masal kahramanı gibi oldum.
Tureng (Turkish ve English kelimelerinin ilk hecelerinden meydana geliyor) 1.629.518 kelime ihtiva eden Türkçe-İngilizce-Türkçe online bir sözlüktür.
Çevirmenlerin kurduğu Tureng Çeviri firması tarafından çeviri, eğitim ve dış ticaret sektöründe çalışanlara "iyi niyetli ve tamamen ücretsiz online sözlük" hizmeti olarak hazırlandı.
Firmanın sahipleri Çağla Ünal isimli genç bir hanımla nişanlısı Özgür Süyel'dir.
Ünal 30 yaşında. Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği'nden mezun. Bir ara kitap çevirdi, ihracatta çalıştı. "Bütün hayatı boyunca tercüme" yapan Süyel, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu.
Sözlüğü kendi amaçları için hazırlamışlar.

"Birikmiş olan kelimeler vardı" diye konuştu Çağla Ünal. "Yüzlerce, binlerce birikmiş kelime. Son altı ayda geceli gündüzlü çalışarak sözlüğü hazırladık. Üç ay önce firmamız için prestij olur diye internete koyduk."
Tureng'in zengin kelime hazinesinin yanındaki mükemmel başka bir özelliği, çok hızlı olması. Boş alana kelimenizi yazıp tıkladıktan sonra saliseler içinde anlamlar ekrana dökülüyor. Bunlar klasik sözlüklerde olduğu gibi değil; yan yana değil, alt alta yazıldığı için taramak çok kolay.
İngilizcede Türkçe karşılığı olmayan karşılıksız 200.000 kelime tespit etmişler. "Çevirmenler çalışıyor. İngilizcede olan bütün kelimeleri yükleyeceğiz" diyor Ünal.
Asil bir hedef. Bekliyorum.
Bir... Nasıl deniyor... Hay Allah... Bir gem. Bir dakika... Bakıyorum.... Evet. Cevher. Sözlükler arasında bir mücevher.

1 Nisan 2007 Pazar

Hey çocuklar! Ben de bir aşk yazısı yazdım!

Geçenlerde genç ve güzel bir kadınla konuşurken "Belki de kalıcı olan tek aşk insanın çocuklarına duyduğu sevgidir" dediğimde bana çok kızdı.
"İnsan bal gibi bir erkeği de ebediyen sevebilir" dedi.
Artık susmasını öğrendiğim için sustum.
Otuz iki yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Başından uzun sürmeyen bir nişanlılık geçmişti. Herhangi bir erkekle aynı çatı altında uzun bir süre yaşamış olduğunu sanmıyorum.
Karşısına çıkacak ideal erkeğini veya ona yakın birini bekliyordu. O zaman âşık olup evlenecek, çocuk yapacak, ebediyen aşk ve mutluluk içinde yaşayacaktı.

Sanırım bu minval üzere düşünüyordu.
Ona sadece karşılık bulmayan aşkların hiç bitmediğini söyleyebilirdim. Karşılık bulan duaların döktürdüğü gözyaşlarının karşılık bulmayanlardan çok olduğunu. Kavuşmanın acısının kavuşmanınkinden büyük.
Ama söylemedim. Herkes kendi mutsuzluğunu aramakta hürdür.
Yaşanabilecek her şey yaşandı, söylenebilecek her şey söylendi. Ama, gene de, birçok şeyi tecrübe etmeden anlamak kolay olmuyor. İnsan illa o ateşten geçecek. Ham idim, piştim lafı belki bunun için söylendi. Belki de başkalarının tecrübesiyle pişmek mümkün değil.
Aşk çok isteyip yeteri kadar elde etmemiş olmakla ilişkilidir, daha çok. Susayıp yeteri kadar içmemiş olmak gibi.
Aşk hemen hemen her zaman "seks'in başka harflerle yazılmış şeklidir.

Seks kısa vadeli, aşk uzun vadelidir. Ama uzun vade yoktur. "Uzun vadede herkes ölüdür."
Seks ateşi sönünce "aşk" da küllenir. Seks ateşi sönmek zorundadır çünkü, şekil ve şemalimizi tayin eden doğa çoğalma ve çeşitlilik peşindedir. Erkek sürekli kadın peşinde koşmalı, kadın sürekli doğurmalıdır. Durmak yok.
Şarkılar, aşk şiirleri, balkonların altında mehtapta yapılan serenatlar, seksin tebdili kıyafet gezen çığlığından başka bir şey değildir.
Bir diğerinden hoşlanmak, ona saygı duymak âşık olmaktan sağlam ve kalıcıdır, bence.
Karşılıklı ve sonsuz tek aşk, doğa ile insan arasında geçendir. Eğer meydana gelirse tabii.
Ama siz bana bakmayın. Ben galiba çok sinik oldum alaycı ve küçümseyen. İnsan söz konusu olunca tek kural, kural olmamasıdır. Her şey mümkün. İnsan bal gibi bir erkeği veya kadını ebediyen sevebilir. Belki )-: