7 Ocak 2007 Pazar

Yaralı kartal

OZANKÖY

Köpek havlamasıyla sigara tiryakisi bir insanın gırtlak temizlemesini bir arada duyunca bahçe duvarının arkasındaki yoldan geçmekte olanın Ann olduğunu anladım.
"Ann, sen misin?"
"Benim."
Bahçe kapısıyla taş duvar arasından kafamı gösterdim. "Buradayım."
Hizamda hüzünlü bir yüz gördüm. "Ellerine sopa alıp köpeğimin üzerine yürüyorlar" dedi. Başını, Türkiye'den gelen işçilerin çalışırken bağırarak konuştuğu inşaatlara çevirdi.
"Böyle terbiyeli köpeklere alışkın değiller" dedim. "Saldıracak sanıyorlar. Kendi köylerindeki köpekler gibi."
"Bir şey yapmaz diyorum, ama anlamıyorlar. Ellerinde sopa olduğu için köpeğin onlara havladığını anlamıyorlar. Ben de elime bir sopa alıp onların üzerine yürüyorum."
"Boş ver" dedim. "Ne yapıyorsun başka?"
"Her sabah uyanınca bir saat ağlıyorum."
Dikkat edince gözlerinin ıslak olduğunu fark ettim. Elindeki kâğıt mendili gözlerine bastırıyordu. "Her tarafta inşaat var. Her tarafı berbat ediyorlar. Kimse durdurmayacak."
Başımı salladım.
"Sen ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Ben de her gece uykudan önce bir saat ağlıyorum" dedim gülümseyerek, ağır havayı biraz dağıtmak için.
O sabah Esentepe köyünün üstbaşında yürüyüşe gitmiştim. Arabamı köyün dışına park ettim ve asfalttan tepeye, Alevkaya'sına doğru yürümeye başladım. Hava soğuktu. Yolla deniz arasındaki ormandan tüfek sesleri geliyordu. Av günü değildi, ama kim mâni olacaktı?
Yol kenarında kahverengi bir cisim dikkatimi çekti. Ölü bir kuş. Hayır, paslı bir teneke parçası. Yaklaşınca yavru bir kartal olduğunu gördüm. Başını gövdesinin altına almış, kanatlarını toplamış. Tüyleri temiz ve parlak. Elimi uzatıp dokundum. Kaldırıp ters çevirdim. Uzun kanatları yelpaze gibi açıldı. Pamuk gibi hafifti. Sanki tüylerinin altında et ve kemik yoktu. Başı pat diye geri düştü. Gözleri matlaşmıştı, göz yuvalarına katran dökülmüş gibi. Ayakları şaşırtıcı derecede canlı ve güzel bir sarıydı.
Karnının altı kanlıydı. Uçan her şeyi öldüren avcılardan biri vurmuş olmalıydı.
Çocukluğumda, ormanda, adaya has bu kartallardan çok vardı. Sonra ortadan kayboldular. Nesillerinin tükenmiş olduğunu okudum. Sonra tekrar ortaya çıktıkları haber verildi. Şimdi işte böyle...
Duvarın bir yanında ben, diğer yanında o dururken bunları Ann'a anlattım.
Eskiden, onun kocası daha sağken ve ben adaya tek başıma gelmezken, bahçede sarmaşıkların altında veya içeride ateşin çevresinde bir araya gelip şarap içerken ne konuşurduk? Şimdi bir tek konu var: Açgözlü ve aptalların adayı süratle tahrip etmesi. Çöp dolu ormanlar ve yol kenarları. Bina doldurulan sahiller. Dozerlerin yok ettiği eşsiz kır laleleri, siklamenler, orkideler. Uçan her şeyi yok etmeye kararlı avcılar. Kâinatın bahçesinde yıkım ve katliam. Kıyamet emareleri.
Ertesi gün, öğleden sonra kapı çalındı. Ann, elinde ahşap bir kuş. Doğada kendiliğinden kuş veya hayvan şekli almış odun parçalarından birinden yontulmuş bir kuş.
"Sana bir kartal getirdim" dedi. "Yaralı. Ama ölü değil."
İsa yok ve bir daha olmayacak, ama milyonlarca Hıristiyan evinin duvarlarında ahşap, çarmıha gerilmiş İsa figürleri var. Yaban hayatın sonu da böyle mi olacak? Bütün yabani hayvanları ve kuşları yok ettikten sonra ahşap temsilleriyle mi yetinmek zorunda kalacağız?
Aslı gidecek, aslına duyulan özlem kalacak.
Kâinatta insandan daha akılsız ve gaddar bir yaratık var mı?