30 Aralık 2007 Pazar

Karga ile güvercin

Kargayı arabamın kontak anahtarını çevirmek üzereyken gördüm. Sinagogun demir kapısının önünde, ıslak asfaltın üzerinde bir şeyler gagalıyordu. Başını yukarı kaldırıp gagasını kazma gibi aşağıya indirmeye başlarken pençesinin altında duran şeyin sırtüstü yatan bir güvercin olduğunu fark ettim.
Gaga karnına yaklaşırken güvercin kanatlarını çırpmaya başladı.
Tam bu sırada, sinagogun karşısındaki evin ikinci katının penceresinde, üçüncü katın penceresinde kuruyan çamaşırların altında bir kadın başı belirdi. Kadın eliyle kovma işareti yaparak, "kışt kışt" diye bağırdı.
İriyarı, siyah kurşuni karga yavaşça havalandı ve yaprakları yeni çıkmaya başlayan incir ağacının dalına kondu. Kadın kargayla güvercine, karga güvercine ve kadına baktı. Asfaltın üstünde güvercin ölü gibi hareketsizdi.
Kadından daha sabırlı ve aç olduğu için karga bekleme yarışını kazanacaktı. Nitekim az sonra kadın başını içeriye çekti. Karga süzülerek güvercinin yarım metre kadar yakınına indi. İnmesiyle güvercin yeniden kanat çırpmaya başladı, üzerine tank gelen yaralı bir asker gibi. Ama yerinden kıpırdayamıyordu. Karga yürüyerek güvercine yaklaştı, bir pençesiyle onu yere bastırdı ve çırpınışlarına aldırmadan karnını gagalamaya başladı.
Tam bu sırada genç bir adam köşeyi döndü ve kargayla güvercini gördü. Karga tekrar dalına döndü. Genç adam bir güvercine, bir kargaya bakarak yoluna devam etti. Güvercini kaldırıp sokağa atılan bir ekmek parçası gibi, duvar dibine koymayı düşündüğünü gözlerinde gördüm, ama durmadı. Arkasına bakmadan yürüdü, köşeyi döndü.
Karga tam yere süzülecekken gene kadının yüzü pencerede belirdi: "kışt kışt." Karga tekrar incir dalına kondu. Güvercin hareketsiz yatmaya devam etti.
Kontak anahtarını çevirip arabayı çalıştırırken aklımdan güvercini ezip ıstırabına son vermek geçti. Ama kâinatın düzenine müdahale etmemeye karar verdim. Herkes beslenme halkasının bir parçasıydı. Düzen böyle kurulmuştu. Karga da, kadın da, ben de bir gün güvercinin yanına uzanacaktık.
Doktorun bekleme salonunda dört kadın vardı. Daha doğrusu iki çift kadın. Bu memlekette herkes doktora refakatçisiyle gidiyor.
"Keşke benim hastalığım da fıtık olsaydı" diyor kadınlardan biri. 55 yaşlarında, saçları kızıla boyalı, iriyarı, yakası kürklü siyah deri pardösülü. Sol elinin işaretparmağını kanca gibi alt dişlerinin arkasına yerleştiriyor ve bir süre orada tutuyor.
Ellerinde röntgen çantaları bulunan diğer çift kadın konuşmadan onu dinliyorlar.
"Öyle bir sızı ki, Allah düşmanımın başına vermesin. Omurgamın biri erimiş. Diğerleri üstüne yığılmış. Yaşına göre çok erken, bu yaşlarda bu olmaz, rastlamadık diyorlar."
Hava serin olmasına rağmen duvara gömülü vantilatör kozmik bir fısıltıyla üzerimize soğuk hava boşaltıyordu. Soğuk havanın yolu üzerinde oturan, omurgası ağrıyan kadın aniden ürperdi.
"Ne kadar soğuk burası." Kalkıp yerini değiştiriyor.
Bir an ıstıraplı gözlerinin içinden bir şeyler geçiyor. "Yaşamak güzel şey" diyor orta yere. "İnsan hayattan kopamıyor. Çare arıyorum."
Bir saat sonra geri döndüğümde karga da kadın da görünürlerde yoktu. Sinagogun kaldırımında, bulunduğum yerden ne olduğu anlaşılamayan, hareketsiz bir cisim vardı. Arabayı kilitleyip oraya doğru yürüdüm. Güvercin kaldırıma taşınmıştı. Sırtüstü yatıyordu. Kanatlarını içeriye toplamıştı. Başı yana kıvrılmıştı. Işığı sönmüş gözleri yarı açıktı. Karnı kanlı bir çukura benziyordu.
Sokaklarda, havada, telefon tellerinde, ağaçlarda, damlarda, balkon ve pencere kenarlarında başka kargalar ve güvercinler günlük işlerine devam ediyorlardı.

NOT:
Birkaç gün izin yapmak üzere İstanbul'dan ayrılacağım için yazılarıma ara vereceğim.

23 Aralık 2007 Pazar

Kedili evde kadınlarla

Odaya girdiğimde kadınları üzerinde duman tüten izmarit yüklü küllükler arasında yerde oturur buldum.
Arkalarını ipek yastıklara dayamışlar, çoraplı ayaklarını uzatmışlardı. Blucinli, makyajsız, rahattılar.
Halının üzerinde devam etmekte olan bir öğleden sonra çayı vardı: Yaş ve kuru pasta tabakları, içinde beş altı siyah ve beyaz çikolata küresi kalmış yeşil karton bir kutu. Ahşap tepsinin ortasında, soğumasını geciktirmek için küçük bir yorgan giydirilmiş bir çaydanlık. Fincanlar, kaşıklar ve eski bir şekerlik.
"Bana da çay var mı?" diye sordum, konuşmalarının içine girerek.
"Biraz sonra hazır olacak" dediler.
Yere oturup arkamı duvara dayadım. Ev ile soğuk kış günü arasında duran pencerenin kenarlarından sızan soğuk hava buzlu parmaklarını ensemden aşağıya daldırdı.
Birçok kadının arasında tek erkek olmanın hoş bir tarafı var. Çocukken hamama götürülmek ve bakır tasları mermere çarpıp kubbede çınlarken ıslak kadın vücutlarına bakmaktan kalma bir anının sıcaklığı belki.
Kadınlarda, erkeklerde olmayan bir birlikte olma ve paylaşma rahatlığı var. Dört beş erkek, bir arada, bu kadınların olduğu kadar çocuklarla çevrili, kedili, kekli rahat olamaz.
Beni ilgilendirmeyen şeyler konuşuluyor.
Sırtında İskoç yeşili kadife bir elbise, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu içeri girdi. Kadınların bir üst katta video seyreden çocuklarından biri. Arkasını bize dönüp oturdu, sırtını radyatöre dayayarak elindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
Kadınların birinin aklından şunlar geçti:
"Odalar ne kadar çok değişik şeyi içlerine alabiliyor! Ben karşında değil, yanındaydım. Yastıklar duvara dayalı değildi. Yatak gibi yere sermiştim onları ve biz mavi yorganın altında seninle beraberdik. Gündüz değil, gece idi.
Gene mumları yakmıştım. Sevişirken kedi yavrusu üzerinde dolaşıyordu. Sana 'kediler gördüklerini anlatabilseler halimiz ne olurdu?' diye sormuştum. Şimdi oda o an yerine bu anı ihtiva ediyor."
Kadınlardan biri fincanlara çay doldurmaya başladı. Şekerlik ve sütlük elden ele geçiyor. Kaşığın fincan içerisinde dolaşmasının çıkardığı sesler duyuluyor. Parmaklar pastalara uzanıyor.
Biri çakmakla mumları yakıp bakır tepsinin üzerine dizmeye başlıyor. Kayık biçimindeki mumların her birinin içerisinde üç alev yükseliyor.
"Mumlar çok güzel. Nereden aldın?" diye soruyorum.
"Paşabahçe'den." Parmaklarını yakmamaya itina göstererek -çünkü çakmağı yan tutunca alev insanın elini yakabilir- mumları yakmaya devam ediyor. "Ama kaliteli değiller. Hemen eriyiveriyorlar. Türkiye'de iyi mum bulmak mümkün değil."
Kucaktan kucağa okşanma seferine çıkan yavru Van kedisi bana gelince duruyor. Başını boynuma dayayıp sıcak vücudunu aşağıya kalbimin olduğu yere doğru sarkıtıp gözlerini kapatıyor.
"Eğer kediler gördüklerini anlatsalardı onları evlerimizde tutmazdık" demiştim ona.

16 Aralık 2007 Pazar

Tehdit yok, istila var

Türkiye OECD ülkeleri arasında gayri safi milli hasılasına oranla eğitime en az, savunmaya en çok para harcayan ülkedir.
Eh. Ne ekersen, onu biçersin. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ve onunla ilişkili ülkelerdeki 500.000 15 yaş çocuğunun tabi tutulduğu fen sınavlarında Türkiye sondan birinci oldu.
Buna karşılık, metrekareye düşen asker başına Avrupa'da bir numarayız. NATO'da ABD'den sonra sayıca en büyük asker bizim askerdir. Uçak sayısı açısından Hava Kuvvetleri NATO ikincisi olup dünyanın en büyüklerindendir. Tank bakımından da.
Askerin uydu yapma projesi gerçekleşirse, muhakkak gerçekleşecektir, askeri uydusu olan ender ülkelerden biri olacağız. AWACS erken uyarı uçağı olan ender ülkelerden biri olduğumuz gibi.
Fakat bu işte bir yanlışlık var. Çünkü Türkiye hiçbir ülkenin tehdidi altında değildir. Ama cehalet tarafından istila edilmiş durumdadır.
Yoksa hesap doğru da ben mi yanlış düşünüyorum?
Hayır. Yanlış düşündüğümü sanmıyorum. Çünkü hesap ortada. Mutasavver düşmanlara karşı güçlü bir ordu beslemek için milyarlarca dolar harcarken gerçek bir düşmanın, cehaletin, çizmeleri altında inim inim inlediğimiz yanlış değil.
İnlemiyor muyuz?
Türkiye bu yıl veya geçen yıl gayri safi milli hasılasına göre savunmaya en çok, eğitime en az harcama yapan ülke değildi OECD'de. Her zaman böyleydi.
Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsi askeri harcamalarında kısıntı yaptı. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından 11 Eylül' kadar ABD'nin bile savunma harcamalarında büyük düşüşler oldu. Yorgan gitmiş, kavga bitmişti. En son biz ve Yunanistan kaldık. Sonra onlar da diğer Avrupa ülkeleri gibi hareket etmeye başladılar. Biz tek başımıza kaldık.
Bence şurası çok açık: Türkiye OECD ülkeleri arasında savunmaya en az, eğitime en çok para harcayan ülke haline getirilmelidir. Gelmelidir demiyorum çünkü bu süreç kendiliğinden meydana gelmeyecek. Birilerinin bu dönüşümü gerçekleştirmesi lazım.
Kim ama? Hangi siyasi parti böyle bir sorunun varlığından haberdar? Siyasi partilerde savunma konusunda (palavra atmak dışında) uzmanlar kimler? Medyada bu konunun uzmanları kim? Türkiye'nin think tank'ları nerede? Bu işin lobisini yapacak sivil toplum kuruluşları nerede? Üniversitelerde bu konuyu inceleyenler var mı?
Hükümet böyle bir dönüşümü meydana getirebilir mi?
Bu pek mümkün değil. Birinden şüphelenen, nefret eden, kuyusunu kazan iki kurum bu konuyu halletmek bir yana, tartışamaz bile.
Türkiye böyle sorunlarını, hiçbir temel sorununu halletmemiş bir ülkedir.
En büyük tehdit içeridedir. Dışarıda değil.

9 Aralık 2007 Pazar

Uçan dairelerin kaçırdığı adam

Niyazi'de karşılıklı oturmuş kebaplarımızı beklerken rütbeli bombasını patlattı. "Ben sıfırlandım" dedi ciddi ciddi. "Uçan daireler beni kaçırıp yaşımı sildiler. Benim artık yaşım yok. Yaşsızım."
Gözlerini gözlerimden ayırmadan, buzdolabından olmaması birkaç defa tembihlenmiş birasından bir yudum aldı.
"İstersen gül" dedi.
Bir an düşündükten sonra gülmemeye karar verdim.
"Nasıl oldu?" diye sordum.
"Onu anlatamam" dedi. "Ama şunu söyleyebilirim. Başka özellikler de kazandım. Onlar da sır. Bir tek telepatimin çok güçlenmiş olduğunu açıklayabilirim."
Yaş gününde çocukluk sevgilisiyle karşılaşacağını hissetmiş. Sokağa çıkmış. Birkaç dakika sonra burun buruna gelmişler.
"Hatırladı mı yaş günün olduğunu?" diye sordum.
"Hatırlamaz olur mu? Yaş günüm olmasa o saatte sokakta işi ne?"
Rütbeliyle arkadaşlığımız o kadar eski ki, yumurtadan tanışıyoruz diyebilirim. Liseden sonra fikri uçan dairelere sabitlendi. Uçan dairelerle ilgili yayınları izlemeye başladı. Gökleri taramak için teleskop satın aldı. Para denkleştirdiğinde uluslararası uçan daire kongrelerine katıldı.
Yüzüne baktım. Aynen sıfırlanmadan önceki haline benziyordu. Alnında ve kaşlarının arasında derin çizgiler vardı, kurumuş bir göl zeminindeki çatlaklar gibi derin. Saçları beyazdı. Yanakları yüzünde durmaktan sıkılmış gibi omuzlarına doğru ilerlemeye başlamışlardı, aşağıda belki daha ilginç şeyler buluruz düşüncesiyle belki.
"Sıfırlandığın belli oluyor" dedim.
Keh, keh, keh güldü. Ne ciddiydi ne şaka yapıyordu. Bazen öyle haller vardır.
Gözleri her zamanki gibi muzip ve gülücüklüydü. Yaşam boyu karşılaşmış olduğu talihsizlikler, sorunlar falan neşesini eksiltmemişti. "Allahtan hiçbir şeyi dert etmiyorum" demişti bana bir gün.
Hep doya doya yaşamış olduğunu söylerdi. Birçoklarının emekli olduğu yaşa düzenli hiçbir iş yapmadan varmıştı. Kendi dahil hiç kimsenin bilmediği bir nedenle askerlikten muaf tutulmuştu.
Sabahları saat üçe doğru yatar, her gün öğleden sonra birkaç saat uyurdu. Basılmamış ve basılmayacak bir sürü romanı, yazılı olmadığı için hiçbir orkestranın çalmadığı ve çalmayacağı eserleri vardı.
Birçok insan yıllar geçtikçe değişik şekillerde değişir. Rütbeli çok az değişmişti. Çok az insanın becerebildiği bir şeyi yapıp çocuk kalmıştı. Rastlayabileceğiniz en temiz insandı. Sanki bütün pisliklerden sıfırlanıp öyle doğmuştu. Hayatında hiç kimseye kötülük yapmamış, hiç kimse hakkında kötü konuşmamış, hiç kimseyle ilgili kötü bir şey düşünmemişti. Hiç kimseyi kıskanmamıştı. Tanıyan herkes onu seviyordu. Başkalarının karısına kızına sulanmamıştı diyemeyeceğim ama hiç kimsenin malında gözü yoktu.
"Uçan dairelere söyle" dedim, "Gelecek defa geldiklerinde beni de kaçırıp sıfırlandırsınlar."
Bu defa keh, keh, keh diye ikimiz de güldük.


2 Aralık 2007 Pazar

Yas

Telefon çaldı. Belda.
Hafta sonunda Münih'te buluşacaktık. Kentin dışında, ormanın kıyısında, göllere yakın bir evde kalıyor. İki günlüğüne gölde yüzecek, ormanda, ağaçların gölgesinde gezinecek, Münih'te, tropiklere seyahat edenler için eşyalar satan dükkânı dolaşacak, etnik müzik satan dükkâna uğrayacak ve uzun uzun konuşacaktık.
"Seninle açık konuşmalıyım. Gelemeyeceksin" dedi.
Çok uzun yıllardan beri Almanya'da kaldığı için Türkçesi bir garip olmuştu. Benimkinden de garip.
"Berlin'e gitmek zorundayım" dedi. "Bir düğüne. Bir kız arkadaşım evlenecek. Kanserli bir arkadaşım. Çok az ömrü kaldı. Daha 35 yaşında değil. Ölmeden önce evlenmek istiyorlar. Onunla beraber olmak zorundayım."
Felsefe, yani aklı sevmek, hayal kırıklığına uğrayanlara yol gösteren bir haritadır.
Eğer bir şeyi çok istersen olmaz. Olsa da hayal ettiğin gibi olmaz. Hiçbir şey istemezsen, olan her şey bir ikramiye gibidir. Piyangodan bir şey çıkması gibi.
"İstanbul'dayken sana anlatmıştım" dedi. Oysa anlatmamıştı. Ya da başkasına anlatmıştı da bana anlattığını sanıyordu. Ya da bana anlatmıştı da unutmuştum.
"Yirmi sekiz yaşında kanser oldu. Hakkında hiçbir şey bilinmiyor bu kanserin. İki sene önce Berlin'e taşındı. Berlin'de bir hukuk bürosunda çalışmaya başladı. Taşındıktan kısa bir süre sonra doktoru ona tedaviden ümit kalmadığını, en çok iki sene sonra... En çok iki senesi kaldığını söyledi. Berlin'e yeni taşınmıştı. Birileriyle konuşmalıydı. Orada arkadaşı yoktu. Hiç kimseyi tanımıyordu. Büroda bir adama gitti ve "Birisiyle konuşmak zorundayım. Seninle konuşabilir miyim? Ancak konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim" dedi.
"Birbirlerine âşık oldular. Harika ve korkunç bir aşk masalı. Ama artık çok az ömrü kaldı. Belki bir hafta daha yaşayabilir. Evlenmeye karar verdiler. Gideceğim. Sana haber vermek zorundaydım. Kusura bakma."
O günden bu yana bu kelimeler hiç aklımdan çıkmıyor: Konuşurken. Elini. Tutmak. Zorunda. Kalabilirim. Konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim.
Belda ile aramızdaki konuşma, geçen cuma günü geçti. Şimdi gidip dönmüştür. İstesem onu arayabilir ve ne olduğunu ve nasıl olduğunu ve orada kimlerin bulunduğunu öğrenebilirim. Ama aramayacağım. Öğrenmek istemiyorum.
Artık canım Münih'e de gitmek istemiyor.
Tanımadığım ve belki de daha ölmemiş olan bir kadının yasını tutuyorum.

25 Kasım 2007 Pazar

Yalnızlar taburu

Birkaç hafta önce bir arkadaşım (erkek), bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşıyla (kadın) çıkmaya başladı.
Çiseleyen yağmurda Belgrad Ormanı'nda çamura yapışmış sarı yaprakların üzerinde yürümeler. Nar ve portakal suyu. Yeniköy'de R.R.B. (rakı, roka, balık). Tarabya'da gece yarısından sonra organik çay eşliğinde küçük parmak (el) okşamaları. Çin işkencesi yoğunluğunda mesaj bipbipleri.
Ama mutlu son yakın, derken kara haber geldi.
Kadın aniden bizim arkadaşın ön yeterlilik başvurusunu reddedip bilgi odasına girmesine mâni olmuş.
Çok zaman geçmeden arkadaşımın arkadaşından (kadın) nedenini öğrendim.
Kadın bizimkini beğenmesine beğenmiş. Amma ve lakin "gene hüsranla sona erecek yeni bir ilişkiye girmekten korktuğu için" köklü bir dış politika değişikliği gerçekleştirerek koynuna alacağına kapının önüne koymuş.
Burada kilit kelime "gene"dir. Kadın bundan önce de ilişkiler yaşamış. Bunların hepsi "hüsran"la sona ermiş. O da çareyi kendini şehirdeki yalnızlar taburuna nefer yazdırmakta bulmuş.

Biliyorum. Şehirde (İstanbul) hüsranla sona erecek yeni bir ilişkiye girmektense herhangi bir ilişki içinde olmamanın daha iyi olduğuna kendi kendilerini ve çevrelerini ikna etmeye çalışan on binlerce kadın ve erkek var.
Boşuna uğraştıklarını söyleyebilir miyim?
Hüsranla bitecek bir ilişki içinde olmak, herhangi bir ilişki içinde olmamaktan iyidir. Çünkü (hemen hemen her zaman) bir şey olması, hiçbir şey olmamasından iyidir. Belki de kâinatın olmamak yerine olmasının nedeni budur. Demek istiyorum ki, hiçbir şey olabilecekken (boşluk) bir şey oldu (kâinat) ve biz de onunla beraber meydana geldik.
Fena mı oldu?
Aklınızı başınıza toplayın arkadaşlar. En büyük hüsranla biten ilişkiler, hüsranla bitmeyen ilişkilerdir.

Başkaları buna evlilik diyor.
Ama evlilik, bitmeyen ilişki değildir. Bitmeyen hüsrandır.
Tamam. Tamam. Kabul ediyorum. Her zaman değil. Hemen hemen her zaman.
Gene hüsranla sona erecek diye evde tek başına oturmak "gene giyineceğim" deyip denize girmek için soyunmak istememeye benzemiyor mu?
İnsanın doğal hali tek başına olmak değil. Evde tek başına olmak zaman zaman iyidir, her zaman değil.
Ve gerçekçi olalım. İlişkiler, Osmanlı İmparatorluğu'na benzer. Yumurtadan çıkar (Osman Gazi), beklenmedik güzellikler yaşar (Fatih/karadan yürüyen kadırgalar), zirve yapar (Kanuni), düşüşe geçer (II. Selim), toparlanmaya çalışır (II. Mahmut) ve çöker (Vahdettin).
Bunun tersi mümkün değil, çünkü termodinamiğin ikinci kuralı, ilişkiler için de geçerlidir. Yeni eskir, sıcak soğur, parlaklık söner.
Onun için (Mevlana'nın dediği gibi): "Ümit odasına girin. Yeis odasına girmeyin."
Yararlı oldu mu?

18 Kasım 2007 Pazar

Yanıma uzan dedi

Kimmeridge, Dorset

Sabah erken pencereden güneşli ve parlak bir gün görüyorum.
Taş bahçe duvarının üzerinde bir düzine sülün var, ikisi hariç erkek. Dişiler erkeklerden ayrı, sakin sakin karınlarını doyuruyorlar. Erkekler kıpır kıpır, zaman zaman birbirlerine efeleniyorlar. İki tanesi ben bakarken kanatlarını gerip sekerek, horoz gibi gaga gagaya geldiler ve didişmeye başladılar. Daha küçük olanı kanatlarını açıp kendini çimenlere bırakınca kavga sona erdi. Dişiler dönüp bakmadılar bile. Her cinsin erkeği, galiba, biraz salak oluyor.
Sülünler buzulların geri çekilirken yuvarlaklaştırdığı tepeler ile deniz arasında uzanan geniş, yeşil tarlaların arasına serpiştirilmiş küçük korularda yaşıyorlar. Arazi sahibi onları civcivken alıp büyütüyor, av mevsiminde parasını ödeyen avcılara avlattırıyor.
Bu kadar güzel bir yaratığa nasıl kıyılır?
"Onları avlanmak için büyütüyoruz" demişti bir zamanlar bir arazi sahibi, elinde avı protesto eden bir yaftayla beliren ihtiyara. "Biz olmasak onlar da olmayacaktı. Tanrı gibi, önce onlara hayat veriyoruz, sonra da alıyoruz."
Kahvaltıdan sonra kabanımı giyip bastonumu elime alıyorum ve tarlalardan sahile doğru yürümeye başlıyorum. Evin pencerelerinden deniz görünsün diye açılan iki yanı ağaçlıklı yeşillikten geçerken orada yemlenen sülünler gürültüyle kalkıyorlar, kısa uçuşlarla ağaçların arasında kayboluyorlar. Gürültüyü çıkaran erkekler. Dişiler ya mağrur bir şekilde adımlarını çabuklaştırarak ya da sessizce uçarak saklanıyorlar.
Biraz daha yürüyünce kulaklarıma ağaç kakan bir ağaçkakanın sesi geliyor. Durup bakıyorum, ama onu göremiyorum. Tak. Tak. Tak. Çocukluğumda masasını kapının önüne çıkarıp sokakta ayakkabı tamir eden çangarın dudaklarının arasına kıstırdığı çivileri çakarken çekicinin çıkardığı sesler gibi. Tak. Çivi içeri giriyor. Tak, tak, tak. Ayağa batmaması için yassılaştırılıyor.
Hava güneşli ve açık, ama soğuk. Dün eldivenlerimden birini kaybettim. Ellerim donuyor. Baston tutmayanı cebime sokuyorum.
Tarlaları birbirinden ayıran demir kapıları aça kapaya koya doğru yürüyorum. İngiltere'de yürüyüşçüler için her yerde patikalar var. Hiç asfalta çıkmadan, İngiltere'yi bir boydan bir boya tarlaların ve koruların içinden geçen bu patikalarla kat edilebilirsiniz.
Deniz kenarına varınca bir kayanın üzerine oturuyorum. Ve, neden bilmem, birdenbire aklıma yıllarca önceki o sabah geliyor.
Ölmeden önce yaşlı adamı hastanede koğuştan alıp tek kişilik bir odaya götürdüler. Karısı, üç kızı ve iki damadı ziyarete gediklerinde yastıklara dayalı, uyanıktı.
"Yarın İzmir'de olacağım" dedi. Tedavi için İzmir'den gelmişti. Yıllarca gidip geldiği halde Ankara'dan nefret ediyordu.
Karısına "yanıma uzan" dedi. Kadın yüzünde utangaç bir tebessüm, ne yapayım, der gibi kızlarına ve damatlarına baktı. "Hadi biz dışarı çıkalım" dedi damatlardan biri. Kapı kapanırken şişman, yaşlı kadın yatağın ucuna ilişmiş, kocasının yanına uzanmak üzere ayakkabılarını çıkarıyordu.
Erkek olduğum için ihtiyar adamı çok iyi anlıyorum. İstememesine rağmen yatakları ayırmışlardı ve yıllardan beri birlikte yatmıyorlardı. Zaman zaman yanına yatmak istediğinde kadın onu kabaca itip dışarı çıkarıyordu. Bir kadınla birlikte olma isteği bir akarsuyun beraberinde getirdiği kum ve çamurla kendini tıkaması gibi içini tıkamıştı. Bu tıkanıklı duygusuyla birlikte ölmek istemiyordu.
O gece öldü. İstediği yere gidebilmesi için vücudu ruhunu serbest bıraktı ve belki o da, önceden kararlaştırıp haber verdiği gibi, İzmir'e gitti.
* * *
Ortalıkta kimse yok. Teknelerin üzeri örtülü. Yazın deniz sporcularının kullandığı tek katlı kulüp binası kapalı ve kilitli. Uçurumların altında, dalgalarda, demir atmış küçük tekneler gibi sallanan martılar oturuyor.
Hurilerle birlikte olduğunu umarak ihtiyarın ruhuna bir selam yolluyorum ve kalkıp aynı yoldan eve dönüyorum.


11 Kasım 2007 Pazar

Salı günü sana gelebilir miyim?

Korktuğum başıma geldi. Alzheimer'lı kadın -adına Fezile diyelim- yemekte yanıma oturtuldu.
Onu yıllardır tanıyordum. Ama o beni hatırlıyor mu?
Yemekten önce yanlarına gittiğimde "Metin'i hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu kocası.
Fezile, başını kısaca bana doğru çevirdi ve kocasına döndü. "Tabii" dedi. Ama yüzünde hiç hatırlama emaresi yoktu. O gece bir daha hiç yüzüme bakmadı.
Sağlıklı insanın gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini değişik ifadelerle yüzünde aksettirme yeteneğini yitirmişti. Yüzünden bütün ifadeler, belki de bunların tekabül ettiği duygularla birlikte, silinmişti.
Misafirlerini masaya yerleştirirken -on iki kişi kadardık- kocası, "Sen Metin'in yanına otur" dedi. Hiç tepki vermeden yanıma oturdu. Masanın üzerinde meze tabakları vardı. Garsonlar beyaz şarap dolaştırmaya başladılar. Şarabından bir yudum aldı ve karşısında oturan dul kadına doğru eğildi. "Salı günü sana gelmek istiyorum" dedi. "Müsaitsen."
"Bekliyorum" dedi kadın.
Fezile, ara sıra şarabını yudumlayarak dul kadına konuşmaya devam etti, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Kullandığı bazı kelimeler uydurmaydı. Diğerleri mantıklı bir silsile izlemiyordu.
Dul kadın gülümseyen, "beni kurtar" diyen gözlerle bana baktı.
Diğerleri kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor, gülüşüyorlardı.
"Salı günü sana gelmek istiyorum, evde olacak mısın?" diye sordu Fezile birkaç defa daha ve aynı cevabı aldı. Sonra aniden yerinden kalktı ve sağımda oturan kocasının yanına gitti.
"Beni çıldırtacak" diye fısıldadı dul kadın bana doğru eğilerek. "Geldiğimden beri durmadan sana gelebilir miyim diye soruyor."
"Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler" dedi Fezile kocasının kulağına. "Herkes birinci bardağını bitirdi. Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler."
Haksızlığa uğramış asık suratlı bir çocuğun tonu vardı sesinde. Eğer haksızlık düzeltilmezse ayağını yere vurarak odayı terk edebilir veya duvara başını duvara dayadığı koluna dayayıp yüksek sesle ağlayabilirdi.
Şarabını içip bitirdiğini unutmuştu. Boş bardağı tabağının yanında duruyordu.
"Şarap da bitti" diye fısıldadı.
Kocası, karşısında oturan kadına rakı doldurmakta olan garsona, "Şarabımız bitmiş, Mustafa, bir şişe daha getir" dedi. "Ve bir de şarap bardağı."
"Bardağın şarap şişesinin yanında, Fezile" dedim yüzümü ona kaldırarak. "Bak orada." Elimle işaret etmeye hazırlanırken gördü.
"Mmmm" dedi. Dönüp yerine oturmaya başladı. "Ne kadar aptalım."
"Şarap şişesi yarıdan fazla dolu" dedi dul kadın.
Fezile yanıma oturur oturmaz dul kadına seslendi. "Seni yeniden görmek ne güzel. Salı günü sana gelebilir miyim?"
Garson, Fezile'nin yeni şarap bardağını tabağının sağına koyuyor. Şişeden içine beyaz şarap boşaltıyor. Şişeyi eski yerine bırakıyor.
"Her şeyi unutuyor ama şarap istediğini unutmuyor" diye fısıldıyor kocası kulağıma gülümseyerek.
Fezile'nin gençliğı aklıma geliyor. Beni esir alır, sık sık kahkaha atarak, heyecanla projelerini anlatırdı. Beyaz pürüzsüz bir cildi, siyah, parlak, kısa saçları vardı. Hep zayıftı. Şimdi de öyle. Ama...
Şimdi Fezile olmak nasıl bir şey? Kelimeleri ve anıları bir daha bulmamak üzere kaybetmek? Beynin kaydetmekten vazgeçmesi? Var iken yok olmak?
Yaşlanmak kendi kendinin izmariti haline gelmektir. O bunun bile farkında değil.


4 Kasım 2007 Pazar

Karda kaybolan Eskimolar

Kuzey Kutbu'nu kaplayan buzun kalınlığı bazı yerlerde 5 kilometreyi aşar.
Beyazlar tarafından "keşfedilinceye" kadar burada sadece rengeyiği, kutup ayısı, balina ve fok avlayan Eskimolar yaşardı.
"Hayatta en büyük tehlike insan gıdasını teşkil eden her şeyin ruhunun olmasıdır" demiş bir Eskimo yaşlısı, Grönlandlı seyyah Knud Rasmussen'e (1879-1933). İnsan yemek için avlanmak zorundadır. Eğer avını saygısız bir şekilde öldürürse hayvanın ruhunu kızdırır. Bu tehlikelidir.
Belki binlerce, belki on binlerce sene önce yerleşmişlerdi oralara. Karlı bölgelerinden hiç ayrılmadıkları, başka yerleri keşfe çıkmadıkları için beyazlarla karşılaşıncaya kadar dünyayı buzdan ibaret bir yer sanırlardı.
Beyaz kâşifler kar, buz, av konusunda bilgisizdiler. Giysileri kutup yaşamına uygun değildi. Terleyince giydikleri yün, tenlerine yapışıp donuyordu. Birçoğu Kuzey Kutbu'na varamadan kahramanca can verdi. Onları yollayanlar için kahramanca, tabii. Eskimolar özel hiçbir şey ihtiva etmeyen bir noktaya varmak için bir sürü adamın neden hayatını tehlikeye attığını anlamıyorlardı.
Beyaz adam için kutup, Tanrı'sız, gaddar, Allah'ın belası bir yerdi.
Eskimolar için ise varlığın tamamıydı, güzellik ve yaşam doluydu. Onlar oralarda nasıl yaşanacağının ustasıydılar. Kendilerine has tanrıları, inançları, efsaneleri, gelenekleri vardı. Doğayla eldivenin içindeki el gibiydiler.
Hayatları zordu. Bazen yaşamak için sağlar ölüleri yiyordu. Darlık zamanlarında ölüp sofradan kalkmak için yaşlılar elbiselerini çıkarıp dışarı çıkıyorlardı. Elleri donmak üzere olanlar köpeklerinin karnını yırtıp ellerini hayvanın içinde ısıtıyorlardı.
Kız çocuklarının çoğu doğar doğmaz öldürülüyordu. Rasmussen bir köyde doğan 96 çocuk arasında bulunan 36 kızın öldürüldüğünu yazdı. Bir anne, doğurduğu sekiz kızın yedisini öldürmüştü.
Sonra, kutuplar beyazların egemenliğine girdi.
Askerler, misyonerler, yöneticiler geldi. Eskimolar yerleşmeye, Hıristiyan olmaya zorlandılar. İnançları, efsaneleri yasaklandı. Av peşinde bir yerden bir yere göç edemez oldular.
Okula devam etmek zorunda olan çocuklar Eskimoluklarını unutmaya başladılar. Buzda yaşamanın, karda iz sürmenin, iglu adı verilen buz ev yapmanın, avlanmanın acemisi oldular. Beyazlar gibi karda kaybolmaya başladılar.
Eskimolar beyazlara Kallunaat adını taktı. Kelime "yabancı" dışında açgözlü, materyalist huylu, doğayı rahat bırakmayan anlamına geliyor.
Buzdan koparılan Eskimolar alkol, uyuşturucu, işsizlik ve ümitsizliğin pençesine düştü. Bazı kavimlerde intihar oranı ortalamanın beş katıdır. Eskiden hayatları zordu, şimdi zevksiz ve ümitsiz.
Doğayı saymayan tanrılara tapanların sonu felakettir. Doğadan kopan, hayattan da kopar. Neşesini, sağlığını, yaşam zevkini kaybeder.
Beyazlar gelmeden önce Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Tasmanya ve Yeni Zelanda'da yaşayan insanların kaderi Eskimolarınkinden fazla değişik değil.*
Düşünecek olursanız, hepimiz birer Eskimoyuz.

* Eskimolar ve diğerleri için: Wild. An Elemental Joruney, Jay Griffiths


28 Ekim 2007 Pazar

En büyük miras

Türklere Osmanlı'dan kalan en büyük miras cehalettir. Bu, iktisatçı Oktay Yenal'ın Ulusların Zenginliği ve Uygarlığı-Eğitim Boyutu adlı önemli kitabın içerdiği en önemli mesajlardan biridir.
Yenal, "Osmanlı Devleti'ndeki cehalet karanlığının, Cumhuriyet kuşaklarına öğretilenden çok daha derin" olduğunu yazıyor.
Avrupa'da kökleri Roma İmparatorluğu'na dayanan bir kilise/okul geleneği vardı. Sonradan ortaya çıkan prenslik ve dükalıkların birçoğunda temel eğitim bizzat hükümdarlar tarafından teşvik edildi. Almanya'da Büyük Frederik'in (1712-1786) 5-14 yaşındaki bütün çocuklara başlattığı zorunlu eğitim, kısa sürede diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. On yedinci yüzyıla gelindiğinde Avrupa'nın büyük bir kısmı yaygın eğitim kurumlarına sahipti.
Osmanlı bu akımın tümüyle dışında kaldı. Cumhuriyet kurulana kadar "okul çağındaki çocukların çoğu Kuran kursu niteliğinde, sayıları, binaları, hocaları fevkalade yetersiz sübyan okullarına gidiyordu" diye yazıyor Yenal.
"Temel eğitim düzeyi sağlamak bir yana, Osmanlı'da basit okuryazarlık bile çok düşük düzeyde idi. Birçok alanda reformlar getiren Tanzimat hareketi ilköğretimi tümüyle program dışında bıraktı. 1870'ten sonra 'iptidai' adı verilen yeni bir tip okul açılmaya başlandı ve 1876 Anayasası ile çocukların ilkokula devam zorunluluğu getirildi. Fakat bu lafta kaldı, çünkü güya zorunlu yapılan ilköğrenime devlet parası olarak bir kuruş para bile harcanmadı. Eğitim olduğu kadar ile ulema yönetiminde olmaya davam etti.
Tanzimat döneminde Ahmet Mithat Efendi, nüfusun %90-95'inin "kalemsiz ve dilsiz" olduğunu yazıyordu.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda imparatorlukta lise düzeyindeki okulların yüzde 70'i gayrimüslimlere aitti. Liselerdeki öğrencilerin yüzde 78'i gayrimüslimdi.
Temel okuma yazma cehaletinin "korkunç karanlığı" cumhuriyete kadar sürdü. 1927'de bile Türkiye'de altı yaşından yukarı nüfusun ancak % 11'i okuryazardı. Kadınlarda bu oran % 4'e düşüyordu.
"Osmanlı'da temel eğitimin bu derecede ihmali, tek başına, Türkiye'nin geri kalmışlığını açıklamaya yeter" diye yazıyor Yenal. Laik eğitim düzeyine geçiş ve eğitim sağlamanın devletin temel görevlerinden biri haline getirilmesi "Atatürk devriminin en büyük zaferi(dir)."
Avrupa'nın on dokuzuncu yüzyıl ortasında eriştiği okuma yazma düzenine Türkiye 120 yıllık gecikmeyle 1970'li yıllarda erişebildi. "Üstelik, Türkiye'nin temel eğitim düzeyi hâlâ Batı'nın değil, birçok Asya ülkesinin gerisindedir."
Ülkelerin büyüme hızları arasındaki farkı en iyi açıklayan şey temel eğitimdir. Eğitim, Osmanlı'da olduğu gibi Türkiye'de de kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak duruyor.
Bazı petrol şeyhliklerini saymazsanız, nüfusunun yarısından fazlası okuryazar olmadığı halde zengin olan ulus yoktur. Okuryazar oranı yüksek olan ülkelerde ise (Vietnam gibi) ülke dış etkenlerle yoksulluğa düşmüş olsa bile, nefes alır almaz ekonomi büyük bir kalkınma atılımı göstermektedir. Japon mucizesi her şeyden önce bir eğitim mucizesidir.
Başka ülkeler hızla ilerlerken biz geri kalıyorsak bunu insan kalitesinde aramak lazım, diyor Yenal. Önerdiği çare "bilimsel, yaratıcı ve hür düşünce gücü ile donatılmış aydın kadrolarının yaratılması"dır. Bunun ilacı ise kitap ve "derin" üniversitelerdir.

Oktay Yenal, Ulusların Zenginliği ve Uygarlığı-Eğitim Boyutu, Türkiye Bankası Kültür Yayınları

21 Ekim 2007 Pazar

El sallamıyorum, boğuluyorum

Eğer Osmanlı İmparatorluğu'nun entelektüel bir birikimi olsaydı, Atatürk dil devrimini yapamayacaktı. Dil devrimi Türklerin o güne kadar kitaplıklarında biriktirdikleri yazılı geçmişleriyle bağlarını kopardı. Osmanlıcayı aniden yabancı bir dil haline getirdi.
Atatürk, dil devrimini imparatorluğun geçmişinde entelektüel fazla bir şey olmadığı için yapabildi. Osmanlı kitaplıklarında fareler cirit oynuyordu. Müteferrika'nın ilk matbaayı kurduğu 1727 yılından sonra geçen 100 yıl içerisinde basılan Osmanlıca kitap sayısı 180'dir.
Osmanlıların bir Homer'i, Dante'si, Kant'ı, Shakespeare'i, Voltaire'i olsaydı, dil devrimi diye bir şey akla bile gelmezdi.
Büyük düşünürler, ilim adamları ve sanatkârlar dil ağacının kökleridir. O kökler dili bırakmaz. Atatürk'ün söktüğü ağacın neredeyse kökleri yoktu.
Herhangi bir dilde, Divan edebiyatındaki kadar entelektüel içerikten ve derinlikten yoksun bir şiirler koleksiyonu bulmak zordur.
Bir tarafa Osmanlı'nın coğrafi büyüklüğünü ve ömrünü, diğer tarafa yarattığı entelektüel birikimi koyduğunuzda karşınıza çıkan tezat akıllara durgunluk verecek düzeydedir. Dev bir imparatorluk, cüce bir entelektüel varlık.
Cumhuriyet de entelektüel bir atılım yapamadı. Avrupa'da tam düşünce özgürlüğü olmayan birkaç ülkeden biri Türkiye olmaya devam ediyor. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi yazarlarına eziyet çektiren bir ülkede düşünce dünyasının gelişmesinden bahsedilemez.
Entelektüel birikimi olmayan ülkeler sorunlarını çözemezler. Çünkü entelektüel birikim olmadan sorunları teşhis ve analiz etmek, hatta anlamak mümkün değildir.
1999'dan bu yana yapılan ekonomik reformların tümünün uluslararası örgütler tarafından hazırlanmış olmasında Ankara'daki birikim sığlığının rolü nedir? Kıbrıs sorunu neden çözülemiyor? Alevilik nedir ve neden her zaman Ankara tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır?
Türklerin Osmanlılardan bağımsızlığını kazanan son ulus olduğu savı doğru mudur?
Bu sorulara gerçek cevapları arayacak ortamdan ve entelektüel birikimden yoksunuz. Dünyanın ortak kültür sofrasına hiç oturmadık. Kafalarımızın içi hurafeler, sloganlar, dogmalar, resmi ideolojiler, kötü eğitim, hapishane ve faili meçhul cinayetlerle dolu. T. S. Elliot'ın şiirinde bahsettiği saman adamlar gibiyiz.
Zannediyoruz ki, Avrupa Birliği'nin kodeksini tercüme bürosuna yollayıp isteksiz ve zoraki şekilde kendi hukuk sistemimize naklettikten sonra, bir okyanus büyüklüğündeki bu esneyen karanlığı doldurmuş olacağız.

Çağ atlanamaz. Çabuk zengin olunabilir, ama çabuk entelektüel olunamaz.
Okunması gereken kitapları bulmak, onları okumak, ne dediklerini anlamak; yaşamını onlara göre yaşamak çok ama çok uzun zaman alan bir şeydir.
Kitap okumanın yolu ve sürati hiçbir zaman değişmeyecek.
Bütün bunları öğreninceye kadar bu sorunların içerisinde çırpınmaya devam edeceğiz.
Yüzme bilmeyen bir kişinin açıklarda çırpınması gibi:
"El sallamıyordum, boğuluyordum."

7 Ekim 2007 Pazar

Park yasaktır

Dün saat 13.00'te Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ndeki Borsa Lokantası'nda bir İngiliz tarihçisi ve arkadaşıyla randevum vardı.
Saat 13.00'e birkaç dakika kala Lütfi Kırdar'ın önündeydim. Ama boş yere park edecek bir yer aradım. Cadde park edilmeye kapatılmıştı.
Normalde park edilmenin serbest olduğu ve cumartesileri park yerlerinin neredeyse boş olduğu caddenin sağı ve solu 1.5 kilometre boyunca kırmızı beyaz polis kordonuyla yasak bölge ilan edilmişti.
Yolun kenarına çekilmiş bir araba çekme aracı, yasağı ihlal etmeyi düşünenlere bunun iyi bir fikir olmadığını telkin ediyordu.
Çevrede polisler vardı. Birinin yanında durdum ve camı indirdim.
"Ne oluyor?
"Başbakan'ın iftar yemeği var" dedi şoför.
"İftara daha altı saat var" dedim.
"Onu bana söyleme" dedi polis memuru.
Beşiktaş'a indim, stadın yanından dönüp arabamı Hyatt Oteli'nin garajına park ettim. Yürüyerek lokantaya gittim. Yarım saat geç kalmıştım.
Yemekten sonra arabamı almak için Hyatt'a dönerken kırmızı-beyaz şeritlerin arkasında park edilmiş dört sivil araç gördüm.
Kaldırımda duran belediye park memuruna sordum: "Onlara neden yasak değil?"
"Onlar AKP'li."
"Ben de AKP'liyim" dedim.
"O zaman siz de park edebilirsiniz. Ancak AKP kimlik kartınızı arabada görülecek bir yere bırakmanız lazım. Aksi takdirde polisler çeker."
Arabaları teker teker inceledim. Gerçekten her birinde fotoğraflı birer AKP kimlik kartı vardı.
"Hikâye ne?" diye sordu İngiliz arkadaşım.
Hikâyenin ne olduğunu anlattım. "Sizin Gordon Brown arkadaşlarıyla yemeğe gittiğinde Londra'da böyle mi oluyor?"
"Hayır. Mümkün değil" dedi. Gülümsedi, "Sen de AKP'li ol, bir kart al."
Başbakan'ın, tabii ki, iyi korunması lazım. Ama arkadaşlarıyla yemek yiyecek diye sabahın köründen itibaren caddenin AKP'lilere tahsis edilmesine ne anlam vermeliyiz? Bu tahsis hangi yasa veya kurala göre yapıldı? AKP Şişli İlçe Başkanlığı'nın muhasebesinde çalışan arkadaş ve diğerleri bu bedava park imtiyazını hak etmek için ne yaptılar?
AKP'liler VIP mi?
Bu işte rahatsız edici bir şey var. Çünkü bu gibi işler totaliter ülkelerde oluyor.

30 Eylül 2007 Pazar

Parayla değil, dedim kendi kendime

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki az paralıların konut kredisi faizlerini ödeyememelerinden dolayı patlak veren krizin sisteme yayılmasını önlemek için ABD ve İngiltere merkez bankaları etkili önlemler aldı.
ABD'de FED kısa vadeli faizleri yüzde 1'in yarısı oranında indirerek Wall Street'e nefes aldırdı.
İngiltere'de Bank of England, bankacılık sistemindeki bütün tasarrufları garantisi altına aldı. Yani bankalar özel sektörün elinde kalırken tasarrufları kamulaştırdı.
Önlemlerin yerinde olmadığını tartışan pek yok. Ama önlemlerin yarattığı ahlaki risk, onların deyimiyle moral hazard, sıkı bir şekilde didikleniyor.
Nedir bu?
Suçsuzları korumak için suçluları da himaye altına alma zorunluğunun yarattığı ahlaki tedirginlik.

Nerede olursa olsun, bir bankanın önünde kuyruklar oluşmaya başlayınca hükümetin tasarruf sahiplerini korumak için önlem alması kaçınılmazdır.
Bankaları düzenlemek ve denetlemek hükümetin işidir. İnsanlar bu işin layıkıyla yapıldığı varsayımıyla bankalara para yatırırlar. Hükümet, elindeki güçlü kurumlar aracılığıyla bankanın batıyor olduğunu göremezse gariban tasarruf sahibi nasıl görsün?
Buraya kadar sorun yok. Sorun tasarruf sahibiyle birlikte batmakta olanın da koruma altına alınmasıyla başlıyor. Tasarruf sahibi suçsuz. Bankacı?
Amerika'da sakat konut kredilerini ve diğer dandik "enstrümanları" paketleyenler, paketlerin üzerine "harikadır, aman siz de alın" damgası vuran reyting şirketleri, bunları dünyanın dört bir tarafında pazarlayanlar?
Bunları korumanın mantığı nerede?
Bu enstrümanlardan ettikleri kâr yanlarına kalırsa, ki kaldı, kriz geçer geçmez başka cin "enstrümanlar" icat edip bir başka krizin temelini atmayacaklar mı?
Tabii atacaklar.
Parayla değil, diye düşündüm kendi kendime.

Hatırlayacaksınız. 1994 krizinden sonra Hazine bankalardaki bütün tasarrufları garanti altına almıştı.
Garanti tasarrufçunun gözünde iyi banka/kötü banka, sağlam banka/dandik banka ayrımını ortadan kaldırdı. Tasarruf sahibi, en yüksek faizi veren bankaya koştu. Dandik bankalar para toplamak için faizleri yükselttiler. Dolara yılda % 27 faiz veren bankalar türedi.
Dandik bankaların dandik patronları gönül rahatlığı içinde bankaların içini boşaltmaya başladılar. Çünkü bankaları tamamen kontrol dışıydı. Adlı lazım değil, bazı bakanlar çeklerini alıp Hazine murakıplarının raporlarını sumen altı ediyorlardı.
Bu soygunu mümkün kılan başbakanlar, bakanlar, yüksek kalp para gibi tedavülde dolaşmaya devam ediyorlar.
Dünya finans tarihinde görülmemiş bir soygun yaşattılar bize. Hâlâ ne kadar olduğu bilinmeyen milyarlarca dolar çarçur oldu.
O zaman bize gülen, akıl veren Batılılar bakalım şimdi kendi pisliklerini nasıl temizleyecekler?

16 Eylül 2007 Pazar

Üniversitelerin sessizliği

On dört Türk akademisyenin makale hırsızı olarak dünyanın en prestijli bilim dergisi Nature'de teşhir edilmesinin üniversiteler tarafından ölüm sessizliğiyle karşılanması bilim dünyamız adına utanç verici, küçültücü bir olaydır.
Konuyu bilmeyenler için bir özet vermek istiyorum: arXiv adlı Amerikan bilimsel web sitesi, kısa bir süre önce 14 Türk doktora öğrencisi, doçent ve profesörün imzasıyla yayımladığı fizik makalelerinin daha önce Batı'da yayımlanmış makalelerden kopya edildiğini açıkladı.
Bu makalelerin çoğunun sahibi Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) doktora öğrencilerinden Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu'dur.
Olayı daha da vahim hale getiren, ilgili üniversitelerin konu hakkında hareketsiz kalmalarıdır. Siyasi konularda bülbül kesilmesini çok iyi bilen Yükseköğretim Kurulu da (YÖK) bu konuda sessiz kaldı.
Olay geçen kasım ayında Saltı ve Aydoğdu'nun ODTÜ'deki sözlü sınavında ortaya çıkmaya başladı.
Nature'ün haberine göre, Saltı ve Aydoğdu'nun yerçekimsel fizikle ilgili yayımlanmış birçok İngilizce makalesi vardı. Ancak, sınavda lise düzeyinde fizik bilgisine sahip olmadıkları ortaya çıktı. İngilizceleri de tatminkâr değildi.
Şüphelenen profesörler, öğrencilerin arXiv'de ve diğer birçok uluslararası bilimsel dergide yayımlanmış olan makalelerini incelediler ve bunların büyük bir bölümünün başka makalelerden aşırılmış olduğunu gördüler.
Olayı arXiv'e bildirdiler. arXiv kendi yaptığı araştırmasında, 14 akademisyene ait 64 makaleyi birçok bölümünün çalıntı olduğu iddiasıyla yayından kaldırdı. Bu makalelerin referans numaralarını tıkladığınızda iddia edilen çalıntının hangi makalelerden yapılmış olduğuna dair sayfa açılıyor.*
arXiv'in intihal ile suçladığı kişiler şunlardır (İsimlerin önündeki rakam çalıntı alıntı ihtiva eden makalelerinin sayısını gösteriyor):

40Mustafa Saltı (Doktora öğrencisi, ODTÜ)
29Oktay Aydoğdu (Doktora öğrencisi, ODTÜ)
15Sezgin Aygun (Doktora öğrencisi, 18 Mart Ü.)
14Murat Korunur (Doktora öğrencisi, Dicle Ü.)
13Ali Havare (Doçent, Mersin Ü.)
13İsmail Tarhan (Doçent, 18 Mart Ü.)
10Melis Aygun (Doktora öğrencisi, 18 Mart Ü.)
7Hüsnü Baysal (Doçent, 18 Mart Ü.)
5İrfan Açıkgöz (Profesör, Dicle Ü.)
4İhsan Yılmaz (Profesör, Dekan, 18 Mart Ü.)
3Figen Binbay (Doçent, Dicle Ü.)
3Nurettin Pirinççioglu (Yardımcı Doçent, Dicle Ü.)
3Taylan Yetkin (Öğretim görevlisi PhD, Mersin Ü.)
1Can Aktaş (Doktora öğrencisi, 18 Mart Ü.)


Olay burada bitmiyor. Dün Prof. Açıkgöz, Doç. Havare, Yrd. Doç. Pirinççioğlu, Yrd. Doç. Binbay ve doktora öğrencileri Aydoğdu, Saltı, Korunur'dan ortak bir mektup aldım. "Delilsiz, asılsız ve önyargılı ithamlara maruz kaldık" diyorlar. Onlara göre "uğursuz bir oyun" oynanmakta.
Bir uğursuzlukla karşı karşıya olduğumuz kesin. Ama uğursuzlar kim?
Bunları ortaya çıkarmak çok kolay. Çünkü kişilere, yazdıkları makalelere, makalelerini aşırdıkları iddia edilen makalelere kolaylıkla ulaşmak mümkün. Ulaşılması mümkün olmayan üniversitelerde ve YÖK'te bunları ortaya çıkaracak irade ve ahlak bilinci.
YÖK, ODTÜ ve diğer üniversiteler harekete geçmeli, ahlaksızlığa (eğer varsa) sessizlik içinde ortak olmaya devam etmeyeceklerini göstermelidirler.
Peşinizi bırakmayacağım.

* http://arxiv.org/new/withdrawals.aug.07.html

2 Eylül 2007 Pazar

Lawes'un yaptığı ve yapmadığı

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Aslında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü, bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig'in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumlu sonuç alınca, 1841'de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak ve çarçabuk zengin oldu.
Lawes'un, Londra'nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam, diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.
Bu deneyler esnasında azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı, ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot, bitkileri azdırıyordu. Ama, azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece 3 tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden 50 bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882'de, arazisinde, üzerinde buğday ürünü bulunan 2,000 metrekarelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu, ama artık buğday, toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. 1886'da sadece üç sap buğday büyüdü. Yabani ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani orkideler görüldü.
Bir yıl sonra buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.
Tarla, Romalılardan beri buğday arazisi olarak kullanılıyordu. Kendi halinde bırakıldıktan sonra yılların geçişiyle, doğal haline avdet etmeye devam etti ve ormana dönüştü.
1915'te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye 10 başka ağaç türü katıldı. 1938'de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes'un başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Bunun için yakında hükümet, "Orman vasfını kaybetmiş arazidir, satalım da Hazine'ye para girsin" teranesiyle yeniden karşınıza çıktığında inanmayın. Kandırılıyorsunuz. Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Oralarda yapılacak en iyi şey, Lawes'un yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

NOT: Yarından itibaren bir hafta kadar tatil yapacağım.

26 Ağustos 2007 Pazar

Yılanın öcü

OZANKÖY

Öğle sıcağında, yol kenarında, ellerindeki kürekleri piyade tüfeği gibi tutan telaşlı iki inşaat işçisini görür görmez niyetlerini anladım. Yılan kovalıyorlardı.
Daha önce de, heyecanla konuşurken küreğin metal kısmını, iki eliyle, balta gibi kullanmak üzere yan tutan, böyle işçiler görmüştüm.
Küreği yılanın beline indirmek için en uygun pozisyon budur. Beli kırılan yılan olduğu yerde kıvranmaya başlar. Nedense insanlara, yılanları ölümcül derecede yaralamak yetmez. Hiç hayat emaresi kalmadığını, son kıpırtısını görmek isterler. Bunun için yılanın başını ezmek gerekir.
Yol veya tarla kenarından kaldırılan bir kaya parçası, yaratığın başına indirilir. Sonra, gelip geçen arabalar asfaltta bir leke oluncaya kadar ezsin diye yılan yolun ortasına atılır.
Yaz aylarında, yollarda hep böyle atılı yılan görürsünüz.
Anadolu'dan gelen ırgatlar karayılanın zararsız olduğunu bilmedikleri için Kıbrıslılar tarafından uğurlu sayılan bu güzel yaratığı da gördükleri yerde öldürürler.
İşçilere mâni olabileceğimi düşünerek arabayı yolun kenarına çektim. Ama geç kalmıştım. Açık kahverengi, koyu benekleri olan yılan çitlembiğin dibinde, beli kırılmış, başı ezik, hafif hafif titreşiyordu.
İşçilerin yanında uzaktan tanıdığım bir İngiliz duruyordu.
"Ben gördüm onları" dedi heyecanla. "İki taneydiler. Yolun ortasında sevişiyorlardı. İşçilere bağırdım. Ama bir tanesini kaçırdılar."
Aklıma birkaç sene önce yatak odamın penceresinden seyrettiğim, sevişen iki karayılan geldi. Zeytin ağacının yanında, kuyruk kısımlarının üzerine kalkmış ve örülmüş kadın saçı gibi birbirlerine dolanmışlardı.
Sıcak güneşin altında temiz siyah sırtları ve beyaz karınları cilalanmış gibi parlıyordu. Birbirlerine sarılı şekilde yere düşüyorlar, yeniden kalkıyor, tekrar birbirlerine dolanarak bir süre sonra yeniden kendilerini yere atıyorlardı. Sevişmelerinde fark edilmemesi mümkün olmayan bir enerji, acele, tutku ve zevk vardı.

"Aynen bizim gibi sevişiyorlar" diye düşünmüştüm. "Kâinatın yaratıcısı, bütün canlılara bu zevki eşit dağıttı. İyi ki bunu gördüm."
İngiliz, zengin bir adamdı. Yılanların seviştiği yere yakın bir malikânesi vardı. Evi karısına hediye ettiği söyleniyordu. İçine yeni taşınmaya başlamışlardı.
"Bu İngiliz benim gördüğüme benzer bir şeye şahit oldu" diye düşündüm. "Ben bana kâinatın bir sırrı hediye edilmiş gibi hissettim kendimi. O cinayet işledi."
Arabaya döndüm. Yoluma devam ettim.
Yılanın öldürülmesinin ardından iki hafta ya geçmiş ya geçmemişti. Öğleye doğruydu. İngilizin karısı evin terasından denizi seyrediyordu. Arkasında bir hışırtı duydu. Döndü. Açık kahverengi, koyu benekleri olan uzun bir yılan kıvrılarak ona doğru geliyordu. Dehşetle kendini geri attı ve terasın alçak korkuluğuna çarpıp aşağıya düştü.
Çığlığına bir komşusu koştu. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. Beli kırılmıştı. Hemen bir ambulans çağırdı, ama kadın yolda can verdi.
Kadının gördüğü yılanın, kocasının öldürttüğü yılanın eşi olup olmadığını boşuna merak etmeyin. Orasını ben uydurdum. Düşmeden önce terasta kadından başka kimse yoktu. Neden oradan düştüğünü kimse bilmiyor. Arkasında yılan belki vardı, belki yoktu. Ama öykü böyle bitsin istedim, yılanın öcüyle.

19 Ağustos 2007 Pazar

Metin Münir'in iflası

Çocukluğumda, tatillerde, bazen dedemle dayımın birlikte çalıştırdığı lokantada garsonluk yapardım.
Dükkân Lefkoşa'nın o zamanki alışveriş merkezindeydi. Selimiye Camii, bandabuliya (hal), bedesten, sırıtan sessiz develeriyle Deveciler Hanı, körükleri har har eden kara demirciler, arşınla kumaş ölçen kumaşçılar, saz büken sandalyeciler, manifaturacılar, yorgancılar, bakkallar, şekerciler, dülgerler, dilenciler falan hep buradaydı.
Alışverişi lokantanın ahçısı olan dedem yapardı. Garsonluk dönemlerinde peşine takılırdım. Arkamızdan, elinde köfün (kamıştan yapılmış küfe) satın alacaklarını taşıyacak olan bir garson gelirdi.
Dedem, huysuz, hiddetli, çok az konuşan bir insandı. Bana konuştuğunu hiç hatırlamıyorum.
Alacaklarını işaret eder, kaç okka (1283 gramlık eski bir Osmanlı ağırlık ölçüsü) istediğini söyler, önlüğünün cebinden çıkardığı paralarla öder, arkasına bakmadan yoluna devam ederdi. Her şeyin en iyisini, en pahalısını alırdı. Manav, alınanları garsonun köfününe yerleştirirdi.
Bandabuliyanın kapısında köfününden tavşanlar için dirifil satan bir adam dikkatimi çekti. Dirifilin ne olduğunu sormayın. Ne olduğunu bilmiyorum. Artık satılmıyor, çünkü hiç kimse evinde tavşan besleyip yemiyor. Demet halinde satılan, maydanoza benzeyen, ama daha uzun, yeşil bir ottu dirifil veya trifil.
Dedemle bandabuliyadan çıktığımızda adam malını tüketmiş ve gitmiş olurdu.
On-on bir yaşlarındaydım. Dirifil satmaya karar verdim. Bir ayda annemden aldığım cep harçlığının beş altı mislini, belki daha fazlasını, bir günde çıkarabilirdim.
Tasarımı önce anneme açtım. Çamaşır yıkıyordu. "Delirdin galiba" diye bağırdı, sonra gözlerini gökyüzüne kaldırdı ve beni Tanrı'ya ihbar etti: "Bandabuliyanın kapısında dirifil satacakmış! Nedir benim bu çocuğun elinden çektiklerim?"
Anneanneme gittim. "Yürü bre melun" dedi. Sinirli bir biçimde beyaz tülbentini başından çözdü ve hızlı hızlı yeniden, daha sıkı bir şekilde bağladı. "Seni dirifilci olsun diye mi okutuyoruz!"
Projem teyzelerimi çok eğlendirdi. Günlerce beni gördüklerinde "dirifilci geldi" diye kahkaha attılar.
Dayıma gittim. Gözlüklerinin üstünden beni süzdü ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Dedemden ödüm patladığı için ona açılmadım.
Uzun etmeyeyim. Sonunda herkesi o kadar bezdirdim ki, dirifil girişimimi finanse etmeyi kabul ettiler. Ama bir koşulla: Dirifilleri lokantanın kapısında satacaktım.
"Lokantada dirifil mi satılır yahu?" diye itiraz ettim. Herkes dirifilini, alışverişini bitirdikten sonra, en son alıyordu.
Kimse beni dinlemedi. Ya lokantanın kapısında satacaktım ya hiç. Boyun eğdim.
Ertesi sabah lokantaya gittiğimde bir köfün dirifil beni bekliyordu. Ümitle, kapının yanında, kaldırımda mevki aldım. Dakikalar geçmeye başladı. Sokak, bandabuliyaya giden insanlarla doldu. Ama kimse durup benden dirifil almıyordu.
O zaman herkesin bisikleti vardı. Lokantanın müşterileri, bisikletlerini lokantanın kapısının sağında ve solunda duvara dayarlardı. Bir süre sonra köfünüm bisikletlerin arkasında kayboldu.
Galiba üç bağ dirifil sattım. İflas ettim. Günlerce benimle dalga geçildi. Teyzelerim misafirliğe gelen arkadaşlarına "dirifil işine girdiğimi ve battığımı" anlatıyor, ev kahkahalarla çınlıyordu.
İşte böyle. Aklıma geldi. Anlatayım dedim.
Dirifil işi istediğim gibi gitseydi belki de Ortadoğu ve Balkanlar'ın en büyük dirifilcisi olacak, bu sıcak pazar sabahı acıklı bir iflas hikâyesiyle kafanızı ütülemeyecektim.

12 Ağustos 2007 Pazar

Kuantum evliya

OZANKÖY

Hava çok sıcak ve rutubetliydi, ama gene de evin klimalı serinliğini bırakıp Rum tarafındaki süpermarkete alışverişe gitmeye karar verdim.
Alışverişe pek ihtiyacım yoktu aslında, ama canım sıkılıyordu. Evden çıkıp birkaç saat insan arasına karışmak değişiklik olacaktı.
Kapıyı açar açmaz ağustosböceklerinin yükselen sesiyle birlikte sıcak yüzüme çarptı. Ağaçların altındaki gölgeler bile sıcaktan bayılmış gibiydiler.
Yol beni Mehmet'in dükkânının önünden geçirdi. Saat 11.00'e geliyor olmasına rağmen dükkân kapalı, demir bahçe kapısı sürgülüydü. Bu saatte, Mehmet'in, taş binanın loşluğunda, elinde ılık bitki çayı fincanı, vantilatörün önünde oturuyor olması gerekirdi. Acaba bir müşterisinin evine mal teslim etmeye mi gitmişti? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? Mehmet kalp hastasıydı ve baypas olmuştu. Gerçi hâlâ ayaklarının altında yay varmış gibi yürüyordu ve cin gibiydi, ama yaşı altmışı geçeli çok olmuştu.
Yol boyunca dükkânın kapalı olması aklıma takıldı.
Tanıdıklarımız öldüklerinde -desteden kaybolan oyun kâğıtları gibi- hayatımız yoksullaşır. Gariptir. Onları sevsek de, sevmesek de.
Rum tarafına geçince telefonum kapsama alanının dışında kaldı. Alışverişimi yaptım, torbaları arabanın arkasına yerleştirdim, arabanın burnunu Türk tarafına çevirdim.
"Eğer dönüşte de dükkân kapalıysa ona telefon edeceğim" diye düşündüm.
Sıkıcı trafik yavaşlatıcılardan, sönmek bilmeyen kırmızı ışıklardan, trafiğin hızını kesen radarlardan geçerek dağa tırmandım ve sahile inmeye başladım.
Girne'nin girişindeki kavşağa yaklaşınca yanımdaki koltuğun üzerinde duran telefonum çaldı. Ekranda Mehmet'in telefon numarasını gördüm. Konuşmayı başlatmak için yeşil düğmeye bastım.
"Sen beni aradın mı?" diye sordu.
Az daha "hem evet hem hayır" diyecektim.
"Hayır" dedim.
"O zaman kusura bakma" dedi ve telefonu kapattı.
Kavşaktan sağa döndüm ve Mehmet'in dükkânının önünden geçip evime giden yola saptım. Farkında olmadan telefonun bir düğmesine dokunup onu aramış olabilir miydim? Arabayı kenara çektim. Telefonun arayan ve aranan numaraları kaydeden bölümüne girdim. Aramamıştım. Listesinde Mehmet'in ismini taşıyan tek kaydın önünde telefonun içine yönelik bir ok vardı.
Arabayı evimin önündeki badem ağacının gölgesine park ettim. Ağustosböcekleri sıcağa aldırmadan seks çağrılarına devam ediyorlardı. Torbaları mutfağa taşıdım, teker teker boşaltıp aldıklarımı yerlerine yerleştirdim. Buzdolabından soğuk bir şişe soda açıp klimanın serinliğinde koltuğa çöktüm.
Ona telefon etmemiştim. Onu merak ederken ve sağlığı hakkında endişe duyarken beni aramış olması bir tesadüf müydü? Düşünce, bir elektrik akımıdır. Mehmet'le ilgili olanı, her nasılsa, onu uyarmış, farkında olmadan bana telefon etmesini mi sağlamıştı?
Düşüncelerin gücü olduğuna inanıyor musunuz? Ben inanıyorum. Kuantum fizik de inanıyor. Bir teoriye göre, şeylerin ne yapıp yapmayacağı onları izleyip izlemediğinize göre değişir. Bir şeyi gözleyerek o şeyin ne yapacağını etkileyebiliriz.
Hayal bile edemeyeceğimiz kadar garip bir evrende yaşıyoruz aslında. Garip ve muhteşem.

5 Ağustos 2007 Pazar

Köpekbalığı Karpaz çorbası

OZANKÖY

Eğer bir Çin lokantasının mönüsünde köpekbalığı yüzgeç çorbasına rastlarsanız ısmarlamadan önce bir an düşünün.
Finners (yüzgeççi) denilen balıkçılar, köpekbalıklarını ağlarla çektikten sonra sırt ve göğüs yüzgeçlerini keserler ve canlı canlı denize geri atarlar. Hareket etme yeteneğini kaybeden balık denizin dibine çöker ve boğularak ölür.
Yüzgeç ticaretini önlemek için uluslararası bir kampanya yürütülüyor ama nafile. Her yıl 100 milyon, evet yanlış okumadınız, 100 milyon köpekbalığı bu yöntemle öldürülüyor.
İnsanlar sadece karadaki yaban hayatı yok etmiyor, hayatın başladığı okyanuslarda tür kırmakta.
Kristof Kolomb, Amerika'ya ikinci gidişinde Büyük Antiller'in açıklarında yeşil kaplumbağa sürüleriyle karşılaştı. O kadar çoktular ki, büyük kâşifin kalyonları neredeyse üzerlerinde karaya oturuyordu.
Bugün yeşil kaplumbağalar, nesli tükenmekte olan yaratıklar listesinde.
Yeryüzündeki en vahşi ve acımasız yaratık olan insan, en büyük barbarlığı doğaya karşı işliyor.
Bu barbarlıklardan biri bu günlerde Kıbrıs'ın bakir kalan son bölgesi olan Karpaz'da sahneye konmayı bekliyor.
Kıbrıs'ın Beşparmak Dağları ile deniz arasında kalan sahil şeridi daha dört yıl önce Akdeniz'in en sakin ve güzel yerlerinden biriydi. Birdenbire başlayan plansız, kontrolsüz inşaat furyası bu cennet yerleri göz açıp kapatıncaya kadar çirkin bir yazlık gettosuna çevirdi.
Girne'den kilometrelerce doğu ve batıya gidin, her yerde birbiri üzerine binmiş, yarı bitmiş, estetikten uzak lego yapılar göreceksiniz. Yapıyla dolu olmayan yerler çöplük oldu. Yol kenarları, dere yatakları, ağaçların üstü, sahiller, çimento torbalar, su ve bira şişeleri, plastik torbalar, inşaat artıklarıyla kaynıyor.
Diğer sahiller tüketildiği için sıra doğal park ilan edilen ve nispeten bozulmamış Karpaz Yarımadası'na geldi.
Hükümet, geçen ay Karpaz'ın bir ucundan diğer ucuna yüksek gerilim hatlarıyla elektrik götürmek için bir müteahhitlik firmasıyla kontrat imzaladı.
Ama, elektrik işin başlangıcıdır. Tepki çekmemek için gizli tutuluyor, ama hükümet Karpaz'ı yavaş yavaş inşaata açmaya çoktan karar verdi.
Kendine has bitkileri, göçmen kuşları, kaplumbağalarıyla Akdeniz'in en önemli biyolojik çeşitlilik alanlarından biri daha rant peşindeki müteahhitlerin ve ceplerindeki politikacıların buldozerleri altında yok olacak.
Lafta solcu iktidardaki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), iş ranta gelince sağcı partileri aratmayacak kadar oportünist olduğunu ortaya koydu.
Bu arada aklıma geldi. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yaşıyor mu?
Ne olup bittiğini sanıyor? Mercedes'ine binip kuzey sahillerinde dolaştığında gördüğü mezbeleliği kalkınma mı zannediyor? Paralı olmak ile uygar olmak arasında bir fark olduğunun farkında mı?
Neyi bekliyor sesini çıkarmak için?
Karpaz'ın da diğer yerler gibi yüzgeçlerinin kesilip canlı canlı buldozerlerin altına atılmasını mı?

29 Temmuz 2007 Pazar

Duhuliye

OZANKÖY

Güneşin batışına yakın denizde sırtüstü yüzüyorum. Koyun ucunda, sulara uzanan tepeciğin arkasında, güneş denize iniyor. Ters yöne yüzünce yükselmekte olan ayı görüyorum. Beyaz bir karpuz dilimi gibi maviliğin üzerinde duruyor.
Her gün bu koya gelip yarım saat yüzüyorum. Günümün en hoş zamanı. Denizi seviyorum. Kara gibi sert değil. Yumuşak, hoş geldinli, içine alıcı. Kendini bırakıp üstünde saatlerce salınabilirsin. Hiçbir şey yapman gerekmez. Su seni tutar ve kendi hareketiyle hareket ettirir. Bazen açığa çeker, bazen karaya. Kıpırtısız suya kendini bıraktığında sanki yerçekiminden kurtulur, hafifler, karadaki ağırlığını terk edersin.
Bu saatlerde, her gün olduğu gibi, çobansız, serbest dolaşan keçi sürüsü, tepeden iniyor ve sahildeki düzlükte otlamaya başlıyor. Suyun sesi olmasa çıngıraklarını duyabilirim. Onların olduğu yerde güneşin neredeyse alazlayarak kuruttuğu otların kokusu var. Ben burada denizin kokusunu duyuyorum.
Tam istediğim gibi. Keçilerden, üzerlerine konup kalkan kargalardan ve benden başka kimse yok.
Burada insan kendini yaradılışla uyumlu ve mutlu hissedebilir, ama ben edemiyorum.
Denizin yer yer yüzeyinde dalgaların yaratmadığı köpükler var. İnsanlar her yıl denize 450 milyar metreküp çöp, endüstriyel ve tarımsal atık boca ediyor. Bu köpükler sahildeki otellerin lağımlarından boşalan sulardaki sabun ve deterjan artıkları olmalı.
Deniz gözlüğümün camından suda yüzen küçük plastik parçaları görüyorum.
Çakıllı koy, doğayla kavga halindeki tek hayvanın ardında bıraktığı plastik pisliklerle dolu.
Deniz kirliliği, iklim değişikliğine yol açan hava kirliliğinden daha ileri boyutlara ulaştı.
Okyanusların belli bölgelerinde, uzaydan görülebilen on binlerce kilometrekarelik yüzen çöplükler var.
Plastik denizleri zehirliyor.
Plastik keşfedilmeden önce denize atılan şeyler, mikroorganizmalar tarafından parçacıklarına ayrılır, doğaya geri dönerdi. Yapay bir madde olan plastiği parçalayıp ortadan kaldıracak organizma yok. O toz haline gelinceye kadar ufalır ve yüzyıllarca zehirli, düşman ve çirkin bir pislik olarak doğada kalır.
Ekvator'dan kutuplara her denizde, her denizin her yerinde irili ufaklı plastik var.
Bunların bazıları -sayıları trilyonlara ölçülüyor- gözle görülmeyecek kadar ufaktır. 20 mikronluk, yani insan saçının çapından küçük, plastik parçacıkları var. Bazı yerlerde balıkların ana gıdası olan planktondan çok bunlardan var.
Balıklar plastik parçalarını yem sanıp yiyorlar. Plastiğin mikrop tutma özelliği var. Plastik "gıdalar" balıkları zehirliyor, genetik yapısını değiştiriyor, üremelerini zorlaştırıyor. Bazılarını öldürüyor.
Suda salınırken düşünüyorum: Irzına geçilen, talan edilen, dengeleri bozulan, iç uyumu altüst edilen bu dünyada insan nasıl uyum bulabilir? Nasıl huzur, nasıl mutluluk, nasıl denge?
Rum tarafındaki bir süpermarketten jumbo çöp torbaları satın aldım. Her gün yüzmeye başlamadan önce bir torbayı sahildeki pisliklerle dolduruyorum. Siz bu yazıyı okuduğunuzda beşinci gün olacak.
Bütün koyu ve vadiyi temizleyinceye kadar devam edeceğim. Bu benim duhuliyem, içine girmeme izin verdiği için denize ödediğim karşılık olacak.
Denize, saatte, yarısı plastik olmak üzere, 675.000 kilo çöp atıldığını*, benim yaptığım işin çok önemsiz olduğunu biliyorum. Ama bana iyi geliyor.
Size de tavsiye ederim. Kendinizi çok iyi hissedeceksiniz.

*Daha fazla bilgi için Deniz Temiz Derneği Turmepa http://www.turmepa.org.tr/ ve çevre kuruluşu Greenpeace http://www.greenpeace.org/turkey/

22 Temmuz 2007 Pazar

Bir gün yalancıdolma

Bir gün yalancıdolma yapmasını öğrenmeliyim. Annem öldükten sonra ne yalancıdolma ne de sevdiğim diğer yemekleri yapacak kimsem kalmadı.
Ona öğle yemeğine gittiğimde sofrada muhakkak sevdiğim yemekleri bulurdum. Bulgur pilavı ile bumbar, enginar dolması, molohiya, etli taze fasulye ve kereviz, maydanoz, golyandro (kişniş otu) ve taze soğanlı yeşil salata.
Ve yanında, her zaman, en çok sevdiğim yemek olan yalancıdolma.
Artık ara sıra arkadaşlarımın evinde yiyorum bu yemekleri. En çok paça kafalı, şalvarağızlı Erol'da veya Erdil'de. Her ikisinin eşi de harika yemek yapar. Ama ne kadar yakının olursa olsun hiçbir arkadaşının evinde her gün yemek yiyemezsin. Hiçbir arkadaşının karısı annen değil.
Öğrenip ben yapacağım. Başka çaresi yok. Yalancıdolma yapılan bir gün gidip öğreneceğim.
Kıbrıslıların yalancı dediği zeytinyağlı dolma Türkiye'de yapılanından daha basittir. İçinde sadece pirinç, nane, soğan ve biraz domates var. Bol, ama çok bol limon. Baharat, üzüm, çamfıstığı falan konmuyor. Yanılmıyorsam sadece asma yaprağıyla yapılıyor. Mevsiminde kabakçiçeğinin içi de dolduruluyor.
Ahh. Bunları yazarken bile ağzım sulanıyor.
Annem turunç, ceviz ve kayısı macunu da yapardı. Bunlar misafirler içindi. Yapılmaları uzun ve zahmetliydi. Özellikle taze cevizden yapılanı. Acılığını almak için ceviz günlerce suda kalır, katran gibi olan su sık sık değiştirilirdi. Turunç da kireçli suda tutulurdu bir süre yanlış hatırlamıyorsam. Yoksa kayısı mıydı?
Çocukluğumda bu inanılmaz lezzetli tatlılara karşı büyük bir zaafım vardı. Bunu bildiği için annem macun kavanozlarını evin değişik değişik yerlerine saklardı. Ama o kadar açgözlüydüm ki, nereye gizlerse gizlesin macunları buluyordum. Onun evde olmadığı zamanlarda titiz bir hafiyelikle kavanozları teker teker tespit eder ve macunları birer ikişer çalıp yerdim. Annem misafirler geldiğinde macun seviyesinin düştüğünü görür, misafirleri gittiğinde beni terliğiyle döverdi. Ama uslanmazdım.
Sonunda çareyi kavanozları komşunun evinde saklamakta buldu.
Sonra babam öldü, bizler teker teker evi terk ettik, o da macun yapmaktan vazgeçti.
Erol'un rahmetli teyzesi inanılmaz bir hurma macunu yapardı. Kırmızı hurmadan. Hurmanın içinde kabuğu soyulmuş badem bulunurdu. Hurma mevsiminde teyzesi, Erol'a bir kavanoz hurma macunu verdiğinde ben de faydalanırdım. Uzun uzun yalvardıktan sonra ara sıra bir tane yedirirdi. İyice dilencileşirsem bazen ikincisini de verirdi, ama üçüncüsünü yediğimi hiç hatırlamıyorum.
Ne Erol'un teyzesi kaldı ne Hisar'daki o kerpiç ev ne de, Allah bilir, hurma ağacı. Artık, hurmadan macunu yapan var mı veya başka meyvelerden? Hiç sanmıyorum. Gül yapraklarından yapılan pembe, buz parçacıklı güllü dondurma ne oldu? Sulu muhallebi? Saray Önü'nde neden sıcak gunna (yerfıstığı) satılmıyor?
Bazen macun yapmayı öğrenmeyi de düşünüyorum. Ama kimden?

1 Temmuz 2007 Pazar

Kırk mı dedin? Yuhh!

Geçenlerde sessiz sedasız gazetecilikte kırkıncı yılımı kutladım.
Ne yaparak?
Hiçbir şey yaparak.
Hiçbir şey yaparak gazetecilikte kırkıncı yılımı kutlamamdan hiç kimsenin haberi olmadı. Ne karımın, ne çocuklarımın, ne arkadaşlarımın, ne çalışma arkadaşlarımın ne de herhangi başka birinin.
Kırk yıl önce, haziran başında bir öğleden sonra, üniversite mezuniyet sınavlarına çalışırken, Kavaklıdere'de tek başıma oturduğum bodrum katındaki evimden çıktım. Koltuğumun altında John Steinback'in East of Eden (Cennetin Doğusu) adlı kitap vardı. Kitabı Emre Ertürer adlı arkadaşımdan ödünç almıştım. (Selam Emre! Çok genç öldün be kardeşim!) Bitirdikten sonra telefon ettiğimde "Ablama bırak, ondan alırım" dedi.
Emel o zamanlar Konur Sokak'ta olan Daily News'ta çalışıyordu. Beni gazetenin editörü Nick Ludington'la tanıştırdı. Konuşmaya başladık. Mezun olduktan sonra ne yapacağımı bilmediğimi söyledim ona. Rumlar iki yıl Erenköy tepelerinde mücahitlik yaptığım için yüzlerce üniversiteliyle birlikte dönmemek üzere beni adadan sınır dışı etmişlerdi.
Diplomat olmak için Mülkiye'ye girmiştim, ama diplomatlığını yapmak istediğim ülke kaybolmuştu.
Nick, "Gel, burada çalış" dedi. Aşağıya inip gazetenin sahibi İlhan Çevik'le konuştu. Sınavlar bittikten sonra başlamak üzere beni işe aldılar.
O zaman bilmiyordum, ama dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay Nick'ten iyi bir öğretmen ve Daily News'tan iyi bir "okul" bulamazdım. Gazete küçük olduğu için borsadan beysbola, diplomasiden iç politikaya her şeyi yaptım. Mizanpaj, editing öğrendim.
Nick birinci sınıf bir gazeteciydi. Daha sonra Associated Press ajansının en önemli bürolarını yönetti. Önemli her şeyi ondan öğrendim. Bana sadece gazetecilik öğretmedi. Giyinmeyi, kravat seçmeyi, şarap içmeyi, halı, resim, eski eser sevmeyi ve beni daha az vahşi yapan birçok şeyi ondan öğrendim.
Sana da selam Nick! Sana hep minnettar kalacağım.
Ve selam Emel, Yalçın, Mahmut, Celal, Affan, Hasan, Canan, Sinan, İlhan Bey, Turhan Bey ve adını unuttuğum diğerleri.
O gün bulvardan Kızılay'a doğru yürürken beni durdurup "Olmak istediğin yüz şeyi sırala" deseydiniz gazetecilik aklımın kenarından geçmezdi. Ama işte. Sabah evden öğrenci olarak çıktım, akşamleyin eve gazeteci olarak döndüm.
Kimileri, "Her tesadüf bir randevudur" der.
Belki.
Ben gazeteciliği seçmedim. Gazetecilik beni seçti. Çünkü ona uygun olduğumu biliyordu.
Benim için özgür olmak, özgür düşünmek servet sahibi olmaktan önemlidir. Rutinden, özellikle sabah sekiz akşam beş rutininden nefret ederim. Başıma buyruk olmak isterim. Canımın istediği an kalkıp gidebilmeliyim. Tek başıma çalışmayı severim. Kimseden emir almak, kimseye emir vermek istemem. Vaktimi kitap okuyarak, serserilik ederek, ağaç kucaklayarak geçirmek hoşuma gider.
Gazetecilikten başka bir meslek bu özelliklerimi misafir edemezdi.
Peki gençlere tavsiyem?
Nick o gün, "Kararını vermeden önce bir de Mehmet Ali Kışlalı'yla konuş" dedi. "Mülkiye'den abin olur."
Kışlalı Tercüman'ın Ankara büro şefiydi.
"Zengin olmak istiyorsan başka iş bul. İlginç bir hayat yaşamak istiyorsan gazeteci ol" dedi.
Kırk yıl sonra bu laflar duyduğum en iyi tavsiye olarak hâlâ kulaklarımda duruyor.

3 Haziran 2007 Pazar

Dünyaya geldikten sonra artık...

Dünyaya geldikten sonra artık hayat sizindir. Onunla istediğinizi yapabilirsiniz.
Ama Tanrı'nın verdiği hayatla istediğini yapan veya yapabilen kaç insan var? Belki hiç yok.
İnsan hür doğar, ama her yerde zincirler içindedir. Doğar doğmaz bağlanır bir ülkeye, aileye, eve, mahalleye, arkadaşlarına, suçluluk duygularına, ondan beklenenlere ve onun kendinden beklediklerine. Hayallere, ümitlere, aşklara, yarının bugünden daha güzel olacağına ve daha birçok şeye.
İnsan sanki borçlu doğar. Eğer uyanmazsa bu borç -bağımlılıkların yarattığı bu kredi kartı borcu- öde öde bitirmeyecek.
İnsanda zincirden bol şey yoktur. Hayatın denizine atılan mutsuzluk çıpalarının çoğu bu zincirlere bağlıdır.
İnsan biraz düşünürse, aslında, kendi kendini bağladığını keşfeder. Bağlar dışarıda değil, aklının içindedir. Düğümler atıldığı gibi çözülebilir. Bir düşüncenin gelişi ve gidişi kadar büyük bir süratle.
Hayatımız ödünç değildir. Bitinceye kadar kullanmak üzere kendi malımızdır. Basit bir gerçek.
Sinema salonlarında kapıların üzerinde kırmızı harflerle "çıkış" yazar. Film hoşunuza gitmezse her an kalkıp çıkabilirsiniz.
Hayat da bir tür sinemadır.
Antik çağlarda, Yunan ve Roma'da ölüm bir çıkış addediliyordu. İnsanların hayat dayanılamayacak kadar çekilmez olduğunda ona son vermeleri şimdi olduğu gibi yasak veya günah değildi.
Roma'da asiller ölüme mahkûm edildiklerinde, imparatorun emrini hayatlarını kendileri alarak yerine getiriyorlardı.
Hayatımdan bezdiğimde normalleşmek için bir yöntem bulmuştum."Dır dır etme. O kadar şikâyetçiysen çık" diyordum kendi kendime. Ve aklım başıma geliyordu. Beterin beterinin beterinden uzak olduğum, yaşamaya devam etmek için birçok neden olduğu aklıma geliyordu.
Geçen gün telefonda bir tanıdığımla konuşuyordum. Altmışını geçen ve yalnız yaşayan bir arkadaşının kendine bakamayacak kadar uzun yaşamaktan korktuğunu anlattı.
"Her şeyini bir vakfa bağışladı. Yaşlılığında ona bakacaklar." Biraz sustu. "Ben de aynı şeyi yapmayı düşünüyorum, vallahi."
Snowmobillerden ve cep telefonlarından önceki çağlarda Kuzey Kutbu'nda yaşayan Innuit eskimolarından olsaydı, bunu kafasına takmazdı. Yük olmaya başladığında ailesi kızaklarına binip av peşinde gitmeye devam etmeden onu arkada bırakacaklardı. Karda donup ölecek veya kurda kuşa yem olacaktı. Bütün hayatını bunun böyle olacağını bilerek yaşadığı, bu gerçeği kabul ettiği için onu geride bırakanlara ve hayata dargın ölmeyecekti. Hayatını yaşlılıktan korkarak yaşamamış olacaktı.
En karanlık zindandaki en kalın zincir korku ve endişedir.
Yaşam düşüncelerle kontrol edilebilecek bir enerjidir. Bu öğrenilebilir.
Benim yaptığım gibi, her gün "Ben korkusuzum, safım, sevgi doluyum, bencil değilim" diyerek öğrenmeye başlanabilir.

NOT: 16 Haziran'a kadar tatilde olacağım. Hoşça kalın.

27 Mayıs 2007 Pazar

Zararsız

OZANKÖY

Cahillik bir örtüdür. Ama ince bir örtü. Onu kaldırmak kolaydır. Biraz merak, biraz ter, biraz gayret, biraz sevgi yeter.

Bu dersi bana bahçe verdi.

Burasını satın aldığımda doğayı çok seviyordum, ama bahçe işinden hiç anlamıyordum.

Bir ağacın altına veya çok yakınına başka bir ağaç dikilmeyeceğini bilmiyordum mesela. Ağaç her tarafından güneş görmek ve köklerini engelle karşılaşmadan yaymak ister. Onun için çevresi boş olmalıdır.

Bu çam ağacını alalım. Onu selvilere bu kadar yakın ekmemeliydim. Ama ektim. Çam, selvilere bakan ve güneş almayan veya az alan kısmında dal çıkarmadı. Orasının gölgelik olduğunu hissetti, selvilerden mümkün olduğu kadar uzaklaşmak için ters yöne eğildi. Dik değil. Aynı gün boş alanlara diktiğim çamlar büyüdü, o güdük kaldı.
Nazik olduğu için yanından geçerken "Cahil, hayatımı mahvettin!" demiyor, ama içinden geçiriyordur.

Okuyarak, bahçe işinden anlayanlarla konuşarak yavaş yavaş cehaletimin örtüsünü araladım.
Her ağacın diğerinden uzaklığını tayin eden, olgunlaştığında kaplayacağı alandır. Fidanlar, cinslerine göre, en çok güneş ve yağmur alacak aralıklarla dikilmelidir. Zeytin, mesela, toprağın cinsine göre 5-7 metre aralıklarla dikilir.

Bahçemde çok salyangoz vardı. Salyangozlardan zehir kullanmadan kurtulmanın çaresi bulundukları yerlere kâğıt bardak gömüp içine bira doldurmaktır. Bulundukları yeri arkalarında bıraktıkları gümüşi izlerden anlayabilirsiniz. Salyangozlar birayı çok sever. İçeyim diye içine düşerler ve boğulurlar.

Ama, bahçemde salyangozlar o kadar çoğaldılar ki, böcek ilacından nefret etmeme rağmen tarım ilaçları satan bir dükkândan salyangoz zehri aldım ve kibrit ucu büyüklüğündeki pembe zehirleri salyangoz sahalarına serptim.
Ta ki bahçemde yabani yaratıkları için yaptığım küçük barınakta kış uykusu uyuyan kirpiyi keşfedinceye kadar.

Uyandığında kirpiye nasıl davranacağımı, ona ne yedirebileceğimi öğrenmek için internete girdim. Kirpilerin salyangoza bayıldığını öğrendim. Belki kirpi, bol salyangoz olduğu için bahçeme gelmişti. Belki bir sürü kirpiyi de zehirli salyangoz yedirerek öldürmüştüm, cahilliğimle.

Bahçede her zaman doğum ve ölüm vardır. Dallar kurur, ağaçlar ölür. Genellikle bahçıvanlar bunları kesip yakar. Oysa en iyi yöntem kuruyan dalları kesip bir yerde istiflemek, ağacı yerinde bırakmaktır. Bunlar böcekler, kurtlar, karıncalar ve diğer küçük yaratıklar için çok iyi birer barınaktır. Varlıkları bahçeyi zenginleştirir. Onları yemek için daha çok kuş gelir, örneğin.
Cahilliğimin üzerindeki örtü kalktıkça doğaya verdiğim zarar azaldı.

Sanıyorum bu kural sadece doğaya has değildir. İnsanın cahilliği azaldıkça... Cahilliği burada bilinmesi mümkün olan bir şeyi bilmemek anlamında kullanıyorum... Başka insanlara ve dünyaya verdiği zarar da azalır.

En önce kendine verdiği zarardan başlayarak.

20 Mayıs 2007 Pazar

Arılarla akşam vakti

OZANKÖY

Filayağı ağacından yüzlerce arının vızıltısı geliyor. Ağacın salkım şeklindeki tohumları büyümeye başladı. Arılar bunlar için geliyorlar. Günde iki defa. Sabahleyin güneş doğarken ve akşamüzeri güneşin batmasına yakın.
Acaba neden bu saatlerde ve neden grup olarak geliyorlar?
Ben dut ağacının altındaki masada oturuyorum. Bazen birkaç santim önümden arılar geçiyor. Ayağa kalkıp yürüyünce saçlarıma dolanıyorlar, kollarıma, yüzüme çarpıyorlar, temaslarını derimde hissediyorum.
Filayağı ağacının dalları duta değiyor, dutunkiler zakkuma, zakkumunkiler üzerinde kırmızı tomurcuklar olan nara, narınkiler duta. Geçen yıl da bu mevsimde gelmişti arılar. Geri dönmüş oldukları için mutluyum. Birçok ülkede arılar esrarengiz bir şekilde ölüyorlar. Kovanı terk ediyorlar, bir daha geri dönmüyorlar.
Demek ki hem arılar sağlıklı hem de bahçe. Bahçe ne kadar sağlıklıysa o kadar çok kuş, böcek, arı ve yaban hayatı çeker.

Bir de kirpim var. Kirpim dememeliyim, çünkü kirpi dolaşan bir yaratıktır. Herhangi bir bahçeye ait değildir. Gider, gelir. Veya gelmez. Kirpi, kışları bahçede, bu tür yaratıklar için hazırladığım barınakta geçiriyor. Basit bir şey. U şeklinde yan yana dört kiremit. Üzerleri dallarla örtülü. İsteyen gelip kalabilir. Kira yok. Taciz yok. Kimyevi madde, zehir yok.
Eskiden akşamüstleri sürü halinde kargalar gelirdi ve Tanrı'nın bana ödünç verdiği bu dönümlerin uç kısımlarında yemlenirlerdi. Hâlâ bahçeye uğrayan birçok karga ve saksağan var, ama karga sürüsü çoktan beri uğramıyor. Belki ben burada yokken onları birileri korkuttu.
Balkona bakan saçaklara yuva yapan serçeler de birkaç yıl önce damın aktarılmasından sonra başka yerde yuvalandılar. Bana sadece yemeğe geliyorlar.
Nereden geliyor acaba arılar?

Geçen gün yüzmeye giderken yağmur suyunun derin çukurlar açtığı toprak yolda bir kara yılan gördüm. Bir metreden kısa ve ince olduğuna göre yavru olmalıydı. Arabayı durdurdum, motoru söndürdüm. Yılan hızını artırıp eksiltmeden enlemesine yolu geçti ve neredeyse doksan derece dik ufak tepeyi tırmanmaya başladı. Kayıp düşecek sandım, ama düşmedi. Vücudunun alt kısmını ters L şekline getirdi. Ters L'nin kısa kısmını tutunmak, dik kısmını tırmanmak için kullandı ve bir dakikadan az bir zaman içinde kayboldu, arkasında yuvarlanan minik taşlar bırakarak.
Arılar artık yok. Hep birlikte gittiler. Nereye, Allah bilir. Yapraklar kararmaya başladı, ama gökyüzünde hâlâ parlak bir aydınlık var. Arılar geceleyin görür mü acaba? Sanmam. Görseler daha geç giderlerdi.
Yarın sabahleyin uyandığımda gene filayağı ağacının salkımlarında olacaklar.
Şimdi de yarasaların incir ağacında kanat çırptığını duyuyorum. İncirler daha olmadı. Dutlar da. Ama herhalde yiyecek bir şeyler buluyorlar ki geldiler. Çok geçmeden keskin haykırışlarıyla baykuşlar da gelecek.
Tarla fareleri badem ağaçlarının kovuğuna istifledikleri kuru bademleri yemeye başlamıştır bile.
Herkese afiyet olsun. Lütfen geri dönün.
Artık bilgisayarın tuşlarındaki harfleri zor görüyorum. Benim de arılar gibi içeri girme zamanım geldi.

13 Mayıs 2007 Pazar

Evrensel gramer

Çocuk doğmadan önce hangi dille karşılaşacağını bilmez. Bilmesi de gerekmez. Bilincinde olmasa bile, dünyanın bütün dillerini öğrenme yeteneği beynine resmedilmiş olarak doğacak. Bir zamanlar var olup yok olan, var olan ve daha var olmayan dillerin hepsini öğrenebilmek için gerekli prensiplerin tümü beynine nakşedilmiştir.
Türk ana babadan doğan bir çocuğu alıp dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir anne babaya verin. Çocuk o anne ve babanın dilini öğrenecek.
Bir benzetmeyle anlatmak gerekirse: Odadaki her ampul için ayrı bir düğme olduğu gibi çocuğun beyninde de her dil için ayrı bir "düğme" var. Çevresi, kulağına gelen sesler olarak, onu içinde doğduğu ortamın diliyle besler. Nasıl düğmeye basıldığında ona bağlı ampul aydınlanırsa bu sesler o çevrede kullanılan dilin düğmesine dokunur ve o dili "açar."
Çocuk açılan dili bütünüyle kavrar. O dilde sonsuz sayıda cümle kurma ve kurulan sonsuz sayıda cümleyi anlama yeteneğine kavuşur.

Birden çok dil de olabilir. Anne baba değişik milletlerden iseler her biri çocuğa kendi dilinde konuşursa bir değil iki düğmeye basılmış olur, çocuk iki dil öğrenir. Üç veya daha çok dil de olabilir.
Çocuğa bu yeteneği veren, bilim adamlarının "evrensel gramer" diye isimlendirdiği şeydir. Evrensel gramer her çocuğun sahip olduğu ve herhangi bir dili edinmesine olanak veren prensipler manzumesidir.
Bu bir kuram, doğru olup olmadığı kesinlikle bilinmeyen, kanıtlanmamış bir düşüncedir.
Bazı bilim adamları bu kuramı genişleterek soruyorlar: Acaba ahlak kaidelerinin de böyle bir evrensel grameri var mı? Bütün insanlara has evrensel ahlak kuralları olabilir mi? Doğarken dünyanın bütün çocuklarının yanlarında getirdikleri, her diyarda geçerli bir "doğru/yanlış cetveli."*

Bu kuramlar bana makul geliyor. Hatta, yeni doğan çocuğun aklında milyonlarca, belki milyarlarca "düğme" olduğunu düşünüyorum. Dışarıdan gelen uyarılar, beyninin ana rahminde tamamlamasından başlayarak, "dokunup" bunları açar. Milyarlarca insanın birbirine benzer ve birbirinden farklı olarak var olmasının nedeni budur.
Acaba bu düğmeler başka bir gezegende de çalışır mı? Eğer bizim gibi homo sapiens ("akıllı yaratık") türü canlılar barındıran başka gezegenler varsa, yeni doğan bir dünyalı orada yaşayanlara teslim edilse, onların dilini de yeryüzünde olduğu gibi otomatik olarak öğrenir mi?
Esasında şunu soruyorum: Acaba kâinata has bir evrensel gramerin var mı? İnsanın lisan, ahlak gibi şeyleri öğrenme yeteneği kâinatın her yerinde geçer akçe mi?
Sonsuz kâinatın içinde doğan, dönen, uçan, patlayan, birleşen, ayrılan gökcisimlerinin hammaddesi, onları yöneten kurallar aynı olduğuna göre, aynı kâinatta yaşayan canlılar da, belki, şekilleri ayrı olsa bile, aynı hammaddeye sahip ve aynı kurallara tabidirler.
*Marc. D. Houser, Moral Minds: How Nature Designed Our Universal Sense or Right or Wrong adlı kitabında bu konuyu inceliyor. Anlatmaya çalıştığım kuramlar bu kitaptandır.

6 Mayıs 2007 Pazar

Bulut delisi

Tanrı, uçmamızı isteseydi insana bilet verirdi diyenler var. Biletimi kendim alsam da uçmaya bayılıyorum.
Bir yeri arkamda bırakıp başka bir yere gitmek, günlük rutinden kurtulmak, günlerimin içine değişik, yeni şeyler dizmek hoşuma gidiyor.
Uçağın penceresinden bulutları seyretmeyi seviyorum.
Bu defa yanımda The Cloudspotters's Guide var (Bulutseverin Rehberi olarak çevirebilirim.) onun için hangi bulutun hangisi olduğunu belirlemeye başlayabilirim. O altından yeryüzü görülen yassı ve ince bulut altostratus. Ondan da ince olan ve taranmış gibi saçakları olan bulut cirrus-sirüs veya saçakbulut.
Üst üste yığılı bulutların meydana getirdiği, istiflenmiş karnabaharları andıran bulut cumulonimbus-kümülonimbus veya boranbulut. Serin bir gölge olarak altında duruyorlar, onu görünmez bir iple bağlayan bir yeryüzü üssü gibi.
Farkına varmış olduğunuz gibi bulutların adı Latincedir. Bu isimleri yüksekliklerine ve şekillerine göre alırlar.
Bazıları kendi içlerinde alt bölümlere ayrılan 10 çeşit bulut var. Alçak bulutlar, yüksek bulutlar var. İnce veya kalın olanlar var. Yağmur yüklü olanlar, yağmursuz olanlar var.
Çocukların ilk yılları sırtüstü yatarak ve dışarıda olduklarında gökyüzüne bakarak geçer. Bunun için olmalı, bulutlar ezberlerindedir. Resim yapıp da içine bulut çizmeyen çocuk yoktur. Çocukların çizdiği bulutun cinsi cumulus'tur. Kümülüs veya küme bulut. Kümülüs en alçak buluttur ve onu herkes tanır.
Sırtüstü yatıp gökyüzüne bakmayı, kış güneşinde sandalyeyi geriye eğip oturmayı sevdiğim için bulutlara aşinayım. Şekilleri, yoğunlukları, renkleri, rüzgârın etkisiyle sürekli seyahat halinde olmalarını, varken yok, yokken var olmalarını ilginç buluyorum ve onları seyretmek hoşuma gidiyor.
Aylak günlerin bol olduğu, zamanın yavaş geçtiği, dünyanın yeni olduğu çocukluk çağımda edindim bu zevki.
Kıbrıs'ta yazın hiç bulut olmazdı. Mayısta bulutlar tamamen kaybolur, ekime kadar bir daha ortaya çıkmazdı.
Ekimden veya kasımdan başlayarak Cebelitarık'tan üfleyen rüzgârların getirdiği bulutlar, adanın üzerinden veya açıklarından geçmeye başlardı. Hızla doğuya giden bulutlara bakarak bir adada değil, gemide olduğunuz izlenimine kapılabilirdiniz.
Akdeniz'i geçtik, Beşparmakları aştık, kurak Mesarya Ovası'nın üzerinde havaalanına yöneliyoruz ve uçak sarsılıyor. Bir stratus'un içindeyiz. Stratüs veya katmanbulutu - alçak, düz, alt kısmı gri renkli bir bulut türü bu.
Şanslı bir dönemde yaşıyoruz. Aklımıza gelebilecek birçok sorunun cevabını bulabileceğimiz, meraklarımızı tatmin edebileceğimiz bilgi kaynaklarının ucuz, bol, çabuk erişilebilir olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Uçakta okumaya başladığım bu bulut kitabı mesela.
Ama kitap falan okumadan da bulutlar seyredilebilir. Şanslıysanız arkalarında bir yerlerde Orhan Veli'yi gökyüzünü maviye boyarken görebilirsiniz.
* * *
The Cloud Spotter's Guide Gavin Pretor-Pinney. Yukarıdaki bulut bilgilerinin çoğunu bu kitaptan yürüttüm.


29 Nisan 2007 Pazar

Türk olmak zor iş

Erdoğan kendinden beklenmeyen bir adım attı ve cumhurbaşkanlığına adaylığını koymadı.
Bir adım daha atıp genel kabul görecek, kucaklayıcı bir kişiyi cumhurbaşkanı adayı gösterseydi, şimdi bulunduğumuz yerden bir ışık yılı ileride olacaktık.
O adımı atmadı. Abdullah Gül'ü aday göstererek attığı birinci adımdan da geri döndü. Geri döndü, çünkü cumhuriyetin en güçlü üç makamının (Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı) üçünün de dini ideolojiye dayalı bir partinin kontrolüne geçmesinden endişe edenler için Erdoğan ile Gül arasında bir fark yoktur. Aynı sikkenin iki ayrı yüzüdürler.
Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığından vazgeçmedeki amacı, AKP dışında kalanlara taviz vererek onları sakinleştirmek ve gönlünü almak değildi.

Onun oyun planı bellidir. Devletin bütün kilit noktalarına kendi gibi siyasi İslamcıları yerleştirmek. Bunu, iktidara geldiği günden bu yana yetkisi dahilindeki bütün makamlara ehil olanları değil, siyasi İslamcıları seçmesinden biliyoruz.
AKP döneminde ehliyetin sadakatten üstün tutulduğu bir tek tayin yoktur. Bu, geri kalmanın en sağlam formülüdür.
Erdoğan'ın adamları hem ehil hem de sofu olsalardı belki karşı çıkmak kolay olmazdı. Ama maalesef öyle değil.
Köşk'e Türkiye'deki siyasi İslam hareketinin en sadık neferlerinden birini yollamak, kilit noktaları sofularla doldurma operasyonunun son halkasından başka bir şey değildir.
AKP, seçimlerde oyların 34,3'ünü aldı. Seçmenlerin 65,7'si başka partilere oy verdi. Elbette bu, AKP'ye hükümet etme hakkı veriyor. Ama, Türkiye'de AKP'lilerden başka insan yokmuş gibi hükümet etme yetkisi vermiyor.
Türkiye'nin iyiliğini en az günde beş defa namaz kılanlar kadar isteyenler, Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsüne güvenemez. Çünkü üçü de sabıkalıdır. Çok uzak olmayan geçmişlerinde yaptıkları, söyledikleri, arzuladıkları biliniyor. "Değiştik" sözüne kanılıp her şey onlara teslim edilemez.
Erdoğan'ın eline, değiştiğini kanıtlaması için çok fırsat geçti. Türkiye'de bu işi en iyi yapabilecek kişi olan Kemal Derviş'i başmüzakereci yapabilirdi. Merkez Bankası Başkanı'nı yerinde tutabilirdi. İnatla, kriz riskini göze alarak, her iki pozisyonu da sofulara verdi.

Eline geçen en büyük fırsat cumhurbaşkanlığı idi. Onu da heba etti. Birleştirici, uzlaşıcı, kucaklayıcı olabilirdi, ama o büyüklüğü ve olgunluğu gösteremedi. Devlet adamı olabilecekken politikacı kaldı. Dev olabilirdi, cüce kalmayı yeğledi.
Şimdi bulduğumuz yerden bir ışık yılı ileride olabilirdik, eğer Atatürk'ün evine herkesin kabul edebileceği bir aday göstermek için uzlaşma yolları arasaydı.
İnat etti. Aramadı.
Sonuç?
Kargaşa, kızgınlık, ekonomik kriz, insanlar arasında gereksiz nefret ve... Türk demokrasisinin değişmez fon müziği... General sesleri.
Türk olmak çok zor bir iş.

22 Nisan 2007 Pazar

Metin Anne'nin hafta sonu

OZANKÖY

Bu defa burada çocuklarla beraberim ve anne olmanın ne kadar ağır bir iş olduğunu bir defa daha anlamakla meşgulüm.
Saat yediyi biraz geçiyor. Biraz önce uyanıp perdeleri çektim. Hava bulutsuz. Ağaçların arkasında güneş, altında kırmızı bir kuşak bırakarak kalkıyor. Pencerenin altındaki çiçekleri açmış turuncun kokusunu duyuyorum.
Sofanın diğer tarafındaki pancurları kapalı odadaki büyük yatakta yan yana uyuyan üç çocuk var. Oğlum Selim (14), kızım Sara (12) ve Sam (13). Sam ve çocuklarım birlikte büyüdü ve kardeş kadar yakınlar. Tanımayanlar Selim ve Sam'ı ikiz zannediyorlar, ben de açıklamaktan bıktığım için kafamı sallıyorum.
Yıllarca önce, her biri kucakta taşınabilecek büyüklükte iken de aynı yatakta böyle yan yana yatıyorlardı. Ne zaman vazgeçecekler merak ediyorum.
Canım aralık kapıdan onlara bakmak istiyor, ama ahşap zemin üzerine basılınca çıtırdadığı için uyanabilirler. Onun için isteğimi bastırıp kestirmeden merdivenlerden aşağıya, mutfağa iniyorum.
Çocuklar güneşi görünce denize gitmek isteyecekler.
Kahvaltılarını hazırlamaya başlıyorum. Domatesleri ve salatalıkları soyup dilimliyorum. Salamı, tereyağını, zeytinyağını çıkarıyorum. Yemeğe başlanmadan önce kızartmak üzere ekmek kesiyorum.
Rezene, nane, ıhlamur, anason karıştırıp çay yapıyorum.

Dün gece yıkamış olduğum bulaşıkları makineden çıkarıyorum ve dolaplara, çekmecelere yerleştiriyorum.
Bahçeye çıkıp kedilerin tasına mama koyuyorum. Kediler koşarak ve miyavlayarak odunluktan geliyorlar ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe başlıyorlar.
Kahvaltılıkları bir tepsiye, tabak ve fincanları bir başka tepsiye yerleştiriyorum. Kendime siyah çay hazırlıyorum ve fincanımı alıp bir ucu turunca bağlı hamağa uzanıyorum. Hamağın içinde ve çevresinde turunç çiçekleri dolu.

Yaptıklarım ufak iş gibi görünüyordur, ama ben daha şimdiden yatağa dönüp birkaç saat daha uyumaya hazırım.
Uyanıp kahvaltıyı hazır bulmak çok hoş. Ama uyanıp kahvaltı hazırlamak -birçok annenin her gün yardımsız yaptığı gibi- o kadar hoş olmasa gerek. İnsan birçok şeyi başına gelince anlıyor.
Rahmetli annem aklıma geliyor. Çamaşır, bulaşık makinesiz, fırınsız, akar suyu ve kaloriferi olmayan, tavanları yüksek, bol merdivenli eski bir Türk evinde tek başına, üçü erkek, dört çocuk büyüttü. Elleri bir ameleninki gibi sert ve çatlaktı. Ara sıra sokaktaki çeşmeden ona su taşımak dışında hiç yardım ettim mi? Hiç teşekkür ettim mi? Hayır. Kaba ve vahşi idim.
Yaptıklarının değerini anlamam için kırk yaşını geçmem gerekti.

Alman bir kadınla evlenmeseydim belki de evdeki her işi -hadi aşağı yukarı her işi diyeyim- karımla ortaklaşa yapmayı öğrenmeyecektim.
Bir ressamın bitmiş tuvaline geri dönmesi gibi insan zaman zaman geçmişine dönüp bazı şeyleri değiştirmek istiyor ama...
Önce Sara uyanacak. Sonra Sam. En son Selim kalkacak. Onlar benim o yaşlarda olduğum gibi kaba ve vahşi değiller. Masaya oturmak için Selim aşağı ininceye kadar bekleyecekler.
Güzel bir kahvaltı olacak. Her birinin neyi sevdiğini biliyorum. Ekmekleri tam istedikleri gibi kızartmakta ustayım.
Biraz annemin bana yaptıklarını onlara yaparak günahlarımı kapatmaya, borcumu ödemeye çalıştığımın farkındayım. Ama ne o borç tüketilebilir, ne o günahlar silinebilir.