3 Aralık 2006 Pazar

Hostesin dişleri

11,277 metre yükseklikte uçuyoruz ve dışarıda sıcaklık -60 derece. Uçak ortadan ikiye bölünürse yere düşmeden önce buz keseceğimiz anlamına mı geliyor bu?
Hostes boş çay fincanımı alırken gülümsüyor ve dişlerini görüyorum. Çok güzel dişleri var. Beyaz, sağlıklı ve göze hoş gelen bir biçimde sıralanmış. Dudakları güzel. Gülümseyişi de.
Gülümseyişi güzel olan çok az insan var, düşünecek olursanız. Birçok insanın gülümseyince ağzı açık bir yaraya benziyor.
Canım hostesin yeniden gülümsediğini görmek istiyor. Gülümsesin, dudakları aralansın ve dişlerini yeniden göreyim istiyorum ama onu çağırıp "Bana lütfen dişlerini göster" diyemem. Her ne kadar bu, müzede geri dönüp aynı tablonun önünde bir defa daha durmak gibi zararsız bir istek olsa da.
Hostes bunun zararsız bir istek olduğunu bilemez. "Dişlerini görmek istiyorum. Lütfen bana gülümse" desem herhalde yüzünden gülümseme silinir. Belki erkek kabin memurlarını çağırır beni zararsız hale getirmeleri için. Oysa ben zaten zararsızım.
Yapılabilecek şey var. Yapılmayacak şey var. Hostesten dişlerini sergilemesini istemek yapılabilecek şeyler kategorisine girmiyor. Şirket politikası bu hizmeti kapsamıyor. Bilet parasına dahil değil. Yasaların, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu bir istek değil.

Ekranda İstanbul'a 751 kilometre kaldığını okuyorum. Süratimiz saatte 816 kilometre. İstanbul'a 1 saat 10 dakika sonra varacakmışız.
En arkadaki sıranın önündeki sırada oturuyorum. Yanımda iki boş koltuk var. Sonra koridor. Sonra içki servisi başladığından bu yana sürekli viski içen kazaklı bir adam. Kulaklıkla uçağın diskoteğinden fasıl dinliyor. Kulaklığından taşan müzik bana kadar geldiğinden biliyorum bunu. Ona baktığımı görünce yüzü bir tebessümle yırtılıyor ve el sallıyor. Sanki yüz sene aradıktan sonra bana kavuştu. Zaman zaman ellerini kaldırıp orkestrayı idare ediyor. Bazen de parmaklarıyla koltuğun kolunda veya masasında fasla eşlik ediyor. Gözleri zevkten kısılmış. Kafası kendini rüzgârın akıntısına bırakmış bir martı gibi sallanıyor.
Suratına iki tane patlatmak geçiyor içimden.
Acaba hostesi çağırıp ben de bir viski mi ısmarlasam? Belki kadehi uzatırken bana gene gülümser.
Yapmak isteyip yapamadığımız ne kadar çok şey olduğunun farkında mısınız? Sürekli ayak frende.
Herkes güzellik uzmanı. Gözlerimiz yıldırım hızıyla kadınları inceleyip sınıflandırıyor, güzelliklerine ve cinsel çekiciliklerine göre. Gözün retinası saniyede yüzlerce defa resim çekip beyne yolluyor.
Ne kadar yorucu bir şey erkek olmak.
Yazın ormanda yürürken çam kozalaklarının çıtırdayarak açıldığını duyuyorum. Kozalağın olgunlaşmış tohumlarını bırakmasının sesidir bunlar. Erkek dediğin sürekli çıtırdamaya hazır etten bir kozalaktan başka nedir?
Başımı kitabımdan kaldırınca adamın önüne yeni bir viski kadehi konmuş olduğunu görüyorum. Eğilmiş, önümdeki koltuklara yayılmış İngiliz kadını lafa tutmaya çalışıyor.
Uçak iniş için alçalmaya başladı. Şimdi 3,172 metre yükseklikteyiz ve sıcaklık -1 derece. Burada uçak ikiye ayrılırsa yere düşmeden önce buz tutmayacağız, sadece biraz üşüyeceğiz.