24 Aralık 2006 Pazar

Kıbrıs'ta kumar oynayanlar ve oynatanlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki (KKTC) casino rezaletinden askerler (Türk askerleri) ve politikacılar (Kıbrıslılar) eşit derecede sorumludur.

Askerler sorumludur, çünkü Kıbrıs polisi 1974'ten beri oradaki İçişleri Bakanlığı'na değil, askere bağlıdır. Casinoları denetlemek, lisans başvurularını süzgeçten geçirmek polisin, dolayısıyla askerin görev sahasındadır.

Bu görevin iyi yapılmadığı kesin.

Kıbrıs'ta sadece otel sahipleri casino çalıştırma lisansı alabilir. Birçok otel sahibi casinolarının işletmeciliğini üçüncü şahıslara veriyor. Bunların arasında uyuşturucu kaçakçılığından uzun yıllar hapis yatmış olanlar var. Yeraltı dünyasıyla bağlantısı olduğu tescilli kişiler var. Paravan şirketler veya casino müdürleri arkasından casino işleten sabıkalılar var.

Kıbrıs ufak yerdir. Bunların kim olduklarını herkes biliyor veya kolaylıkla öğrenebilir.

Casinoların çoğunun fiili sahibi Türkiye'de 1990'larda casinoların kapatılacağı belli olduktan sonra Kıbrıs'ta lisans alan TC vatandaşları veya onların kullandığı insanlardır.

Casinolara girmesi yasak olan Kıbrıs uyruklular bu mekânların başmüşterisidir. Bu konuları yakından izleyen birinden aldığım bilgiye göre, Lefkoşa'da bir casinoya geçen 20 ayda 16 baskın yapıldı ve her seferinde müşteriler arsasında Kıbrıslılar bulundu. Bu casino hâlâ faaliyet halindedir.

Adanın turizm kapasitesini aşan sayıda kumarhane lisansı verildi. Sivil nüfusu 200,000 civarında olan bir yerde 23 kumarhane çalıştırılıyor.

Kumarhaneden tatminkâr gelir elde edemeyen bazı işleticiler, casino lisanslarının arkasında kara para aklama, fuhuş ve uyuşturucu işine girdiler. Siyasi koruma satın aldılar. Yani, kumarhaneler kapatılmadan Türkiye'de olduğu gibi, olay dejenere oldu.

Yıllardan beri Meclis'in tezgâhında olmasına rağmen sektörü yönetecek bir yasa çıkmadı. Sebebini bir kumarhane sahibine sordum. "Çıkarmazlar, çünkü çıkarırlarsa gelip benden para isteyemezler" dedi.

Ne demek bu, diye sordum.
"Yasa çıkarsa yasal olurum. Ona göre müşterim, gelirim olur. Ona göre vergimi öderim. Politikacılara para vermek zorunda kalmam."

Kendi adıma ben kumarhanelere karşı değilim. Kıbrıslıların kumar oynamasına da karşı değilim. Olmadığını bile bile şansını denemek insan olmanın acayipliklerinden biridir. Kumarhanede sadece kumarhane sahibi şanslıdır. Bunu bilmeyecek veya umursamayacak kadar salak veya zengin olanlar, gitsinler sigara dumanlı, yarı karanlık mekânlarda acayip gürültülerle çalışan birtakım makinelere veya masalara paralarını yedirsinler. Hayır duam onlarla beraber olsun.
Ama, bu iş bu kadar laçka, ilkel, kuraldışı bir şekilde yönetilemez. Sektör derhal doğru dürüst bir yasaya bağlanmalıdır. Türkiye'de yaşadıklarımızın tekrarını Kıbrıs'ta da yaşamamıza gerek yok. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın konuyu ciddiyetle ele aldığını biliyorum. Umarım, sonuç almadan peşini bırakmaz.

17 Aralık 2006 Pazar

Beyaz adam ve kedi

OZANKÖY

Dün gece, 19. yüzyılın ortalarına doğru Amerika'nın batısında geçen bir film izledim. Bir sahnede Amerikalılar trenin penceresinden tüfekle ateş ederek keyif için bizon öldürüyorlardı. Meşhur naralarını atarak.
Birkaç gün önce Amerika'nın Kansas eyaletinde oturan bir kadından aldığım mektupta şunlar yazıyordu:
"Uçsuz bucaksız bir göğün altında, bir zamanlar iki adam boyu otlarla kaplı, gönüllerinin peşinden oradan oraya göçen bilge, yerli Amerikalıların olduğu ve acaba soyumuz bir gün tükenecek mi tasasından uzak bizon sürülerinin salındığı bu uçsuz bucaksız gibi gözüken ovalarda artık o denli otlar yok. Bunların yerini, eski dünyadan gelenlerin yetiştirdiği ormancık denilebilecek korular ve kocaman yapay göller almış. Arta kalan göz alabildiğince yayılmış topraklarda ise her türlü tahıl yetiştiriliyor. Yerli Amerikalıların da soyu kurumuş gibi. Bizonlar nerede derseniz, onlar da soylarının devamı için birkaç çiftlikte yaşamaktalar."
İki gece önce, gece yarısına doğru, evimin bahçe kapısından içeri girdiğimde tanımadığım bir kedi, bacaklarıma dolandı. Miyavlayarak aş istedi, ama evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Ertesi gün bakkaldan bir torba mama aldım. Kedi karnını doyurdu, kabın içinde kalan yemeğe sırtını dönüp uzaklaştı. Mamasını daha sonra yemek için saklamak veya başında nöbet tutmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Aynı durumdaki bir insanın yapacağının tersini yapıyordu. Ve bence, insandan daha akıllı davranıyordu.
Güney Amerika'yı 15. yüzyılda kolonize ettikten sonra Portekizliler, şimdi adı Brezilya olan topraklarda şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Yerlileri kullanmak, Afrika'dan esir getirmekten daha ucuz olacaktı. Onları zincire vurup şekerkamışı plantasyonlarında çalışmaya zorladılar.
Ama, yerliler birkaç kamış kestikten sonra duruyor, kırbaca rağmen devam etmiyorlardı. Nedenini öğrenmek kolay olmadı, ama sonunda çözdüler. İnsanın kendine yetecek olanından fazlasını kesmesini yerlilerin aklı almıyordu. Yerliler kedi gibiydiler.
Beyaz adam çıkagelmeden önce Afrika ve Avustralya'daki insanlar da kedi hayatı yaşıyorlardı.

Geçenlerde, dişçide beklerken bir dergide okudum. Kanada hükümeti bu yıl daha çok kutup ayısı avlanması için ruhsat vermiş. Bunun nedeni, son zamanlarda ayıların yerleşim yerlerinin yakınlarında alışılandan daha çok sayıda görülmeye başlanmış olmasıymış. Yetkililer bunu ayıların sayısının artmasına bağlamışlar.
Gerçek neden daha sonra öğrenildi. Buzlar süratle eriyor, kutup ayılarının yaşama ve beslenme alanları daralıyordu. Ayılar çoğaldıkları için değil, yiyecek bulmak ümidiyle yerleşim yerlerinin kıyılarında dolaşıyorlardı.
Kim bilir bu arada kaç ayı öldürüldü.
Kendini beğenmiş beyaz adam, dünyayı bir çiftlik, kendini de bu çiftliğin kâhyası sanıyor. Nerede kaç hayvan vurulacak, hangi mevsimde ne kadar balık tutulacak, hangi mevsimde hangi kuş avlanacak, hangi bataklık kurutulacak, hangi nehrin önüne set çekilecek, nerede ne ekilecek, kurgulayabileceğini sanıyor. Lego kutusunun başındaki çocuk gibi.
Kedi mi akıllı, beyaz adam mı? Öğrenmemize çok zaman kalmadı.

10 Aralık 2006 Pazar

Kıbrıs: Yan yana tamam, iç içe ı-ıh!

Lefkoşa

Önce Simerini adlı Rum gazetesinde bir haber çıktı. Lefkoşa'nın Rum semtindeki İngiliz Okulu'nda bir Türk öğrenci, Rum bir öğrencinin göğsündeki haça tükürmüştü.

Kıbrıs'ın en iyi okulu olan İngiliz Okulu adada Türklerle Rumların birlikte okuduğu tek okuldur. İngiliz döneminde kurulan okula eskiden sınavla her yıl 30 Türk, 70 Rum alınırdı. Toplumlararası çatışmalar başlayınca Türkler okula gidemez oldular.

Birkaç sene önce sınır kapıları açılıp gidiş gelişler serbestleşince, okul yönetimi tekrar Türk öğrenci alınmasına karar verdi. Türkleri teşvik etmek için burs verildi.

Simerini'deki haberden iki gün sonra okul dışından bir grup Rum öğrenci İngiliz Okulu'nu basıp Türklere sopalarla saldırdı. Çocuklardan bazılarını hastanelik edecek kadar dövdüler. İngiliz Okulu'nun Rum öğrencileri sınıf arkadaşlarını korumaya çalıştı.

Rum polisi aşırı sağ örgüt üyesi olan saldırganlardan biri hakkında işlem yapmaya karar verdi. Diğerleri, "Çocukluk halidir, kulaklarını çektik, olayı büyütmeyelim" lafları arasında salıverildi.
Çok geçmeden Simerini'deki haberin uydurma olduğu ortaya çıktı.

Kıbrıs'ta iki toplum arasında tansiyon artıyor. Hudut kapılarından geçişlerde büyük azalma var, çünkü hem Türkler hem Rumlar kendilerini diğer tarafta güven içinde hissetmiyorlar. Bu özellikle düşmanca bir tavırla karşılaşan Türkler için geçerlidir.

Birleşmiş Milletler kaynaklarından aldığım haberlere göre; Rum yönetimi Türklere zorluk çıkarılmasını teşvik ediyor. Rum tarafında Türklerin katıldığı birkaç Rum organizasyonunda bütün Türk katılımcıların arabalarının lastikleri kesildi.

Rumlar, Kuzey'de Rum mülkünde oturanlara yedi yıl hapis cezası getiren bir yasayı geçirdi. Bunun anlamı Türklerin yarıdan fazlasının Rum tarafında gözaltına alınma tehlikesi içinde olduğudur. Rum sivillerin güneye geçen Türklere karşı saldırgan tutumları o kadar çok arttı ki, Birleşmiş Milletler istatistik tutmayı düşünüyor.

Sınır kapıları açıldığında umut Türklerle Rumların kaynaşacağı yönündeydi. Tersi oldu. Türklerle Rumlar birlikte yaşamak istemediklerini anladılar. Rumların büyük çoğunluğu Türkleri hakir görüyor. Türklerden nefret ediyor. Onlarla bir arada yaşamak istemiyor.

Türklerle Rumlar iç içe yaşayamazlar. Yan yana yaşayabilirler ama iç içe mümkün değil. Kapıların açılması sadece adalılara değil Birleşmiş Milletler'e de bu gerçeği gösterdi.

Avrupa Birliği de bu gerçeğe gözlerini açmalıdır. Çünkü bu Avrupa'nın da gerçeğidir. Yugoslavya'nın parçalanıp etnik devletlere ve devletçiklere bölünmesini kabul hatta teşvik eden AB'nin Kıbrıs'ta iki toplumun iç içe yaşamasını istemesi çelişkili bir ukalalık ve salaklıktır.

Türkiye'nin Kıbrıs politikasını yeniden formüle etmesinin zamanıdır.

3 Aralık 2006 Pazar

Hostesin dişleri

11,277 metre yükseklikte uçuyoruz ve dışarıda sıcaklık -60 derece. Uçak ortadan ikiye bölünürse yere düşmeden önce buz keseceğimiz anlamına mı geliyor bu?
Hostes boş çay fincanımı alırken gülümsüyor ve dişlerini görüyorum. Çok güzel dişleri var. Beyaz, sağlıklı ve göze hoş gelen bir biçimde sıralanmış. Dudakları güzel. Gülümseyişi de.
Gülümseyişi güzel olan çok az insan var, düşünecek olursanız. Birçok insanın gülümseyince ağzı açık bir yaraya benziyor.
Canım hostesin yeniden gülümsediğini görmek istiyor. Gülümsesin, dudakları aralansın ve dişlerini yeniden göreyim istiyorum ama onu çağırıp "Bana lütfen dişlerini göster" diyemem. Her ne kadar bu, müzede geri dönüp aynı tablonun önünde bir defa daha durmak gibi zararsız bir istek olsa da.
Hostes bunun zararsız bir istek olduğunu bilemez. "Dişlerini görmek istiyorum. Lütfen bana gülümse" desem herhalde yüzünden gülümseme silinir. Belki erkek kabin memurlarını çağırır beni zararsız hale getirmeleri için. Oysa ben zaten zararsızım.
Yapılabilecek şey var. Yapılmayacak şey var. Hostesten dişlerini sergilemesini istemek yapılabilecek şeyler kategorisine girmiyor. Şirket politikası bu hizmeti kapsamıyor. Bilet parasına dahil değil. Yasaların, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu bir istek değil.

Ekranda İstanbul'a 751 kilometre kaldığını okuyorum. Süratimiz saatte 816 kilometre. İstanbul'a 1 saat 10 dakika sonra varacakmışız.
En arkadaki sıranın önündeki sırada oturuyorum. Yanımda iki boş koltuk var. Sonra koridor. Sonra içki servisi başladığından bu yana sürekli viski içen kazaklı bir adam. Kulaklıkla uçağın diskoteğinden fasıl dinliyor. Kulaklığından taşan müzik bana kadar geldiğinden biliyorum bunu. Ona baktığımı görünce yüzü bir tebessümle yırtılıyor ve el sallıyor. Sanki yüz sene aradıktan sonra bana kavuştu. Zaman zaman ellerini kaldırıp orkestrayı idare ediyor. Bazen de parmaklarıyla koltuğun kolunda veya masasında fasla eşlik ediyor. Gözleri zevkten kısılmış. Kafası kendini rüzgârın akıntısına bırakmış bir martı gibi sallanıyor.
Suratına iki tane patlatmak geçiyor içimden.
Acaba hostesi çağırıp ben de bir viski mi ısmarlasam? Belki kadehi uzatırken bana gene gülümser.
Yapmak isteyip yapamadığımız ne kadar çok şey olduğunun farkında mısınız? Sürekli ayak frende.
Herkes güzellik uzmanı. Gözlerimiz yıldırım hızıyla kadınları inceleyip sınıflandırıyor, güzelliklerine ve cinsel çekiciliklerine göre. Gözün retinası saniyede yüzlerce defa resim çekip beyne yolluyor.
Ne kadar yorucu bir şey erkek olmak.
Yazın ormanda yürürken çam kozalaklarının çıtırdayarak açıldığını duyuyorum. Kozalağın olgunlaşmış tohumlarını bırakmasının sesidir bunlar. Erkek dediğin sürekli çıtırdamaya hazır etten bir kozalaktan başka nedir?
Başımı kitabımdan kaldırınca adamın önüne yeni bir viski kadehi konmuş olduğunu görüyorum. Eğilmiş, önümdeki koltuklara yayılmış İngiliz kadını lafa tutmaya çalışıyor.
Uçak iniş için alçalmaya başladı. Şimdi 3,172 metre yükseklikteyiz ve sıcaklık -1 derece. Burada uçak ikiye ayrılırsa yere düşmeden önce buz tutmayacağız, sadece biraz üşüyeceğiz.