26 Kasım 2006 Pazar

Alaton'un ceviz ormanı

Geçenlerde enerji konusunda hazırlamakta olduğum bir yazı için görüşlerini almak üzere işadamı İshak Alaton'u aradım.
"Nasılsınız?" soruma "Süper" diye cevap verdi. Ve yanlış anlama ihtimalini yüzde yüz bertaraf etmek için olacak, tekrarladı. "Süper, süper, süper!"
Sonra beni çok şaşırtan bir haber verdi, her zaman olduğu gibi pozitif enerji yüklü bir sesle.
"Seksen yaşına geldim!
O kadar olmuş muydu? Bana onu tanıdığım, herhalde, otuz yıl içinde hiç değişmemiş gibi gelmişti. Bazı insanlar insanda böyle bir izlenim uyandırır. Çevreleri değişir ama onlar aynı kalır sanki. Bir ağaç gibi.
Tebrikler dedim. "Gençken bu kadar uzun yaşayacağınızı düşünmüş müydünüz?"
"Hayır. Büyük şaşkınlık içindeyim. Yirmi birinci yüzyılı göreceğime hiç ihtimal vermiyordum."

"Nasıl bir duygu 80 olmak?
"Nasıl olduğun değil nasıl hissettiğin önemli. Ben kendimi hâlâ genç hissediyorum. Hayattan tat alıyorum. Hep huzur duyarım içimde. Hep olumlu düşünürüm. Hep ileriye bakarım. Hiç geriye bakmam.
"İster genç ol, ister yaşlı... Yaşınla barışık değilsen ihtiyarsın demektir. Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.
"Ben sosyal hayattan kopmadım. Çok aktif bir insanım. Bir ceviz ormanı yetiştiriyorum. Seksen dördümde ceviz kıracağım. Kendi cevizlerimi. Bu gibi şeyler heyecan verici bir hayat devamlılığı yaratıyor bende."
Alaton, Alarko şirketinin kurucu ve en büyük hissedarlarındandır. Şirket inşaat, enerji ve klima imalatı gibi işlerle uğraşıyor.
Alaton, normal mesai yapar gibi işe gittiğini ama şirketin işlerine karışmadığını söylüyor. Ortaköy'de yeşillik içinde, Boğaz'a bakan, yazın balkonunda oturduğu bir ofisi var.

"Emekli olmama gerek yok" diyor. "Ben şirketi aştım. Şirket benim için önemli, ben şirket için önemli değilim."
Enerji konusunda bilgi almak için aramıştım onu ve enerji konusunda bilgi aldım. Aradığım bilgi düğmeyi çevirdiğinizde kablodan elektrik ampulüne giden enerjiyle ilgiliydi. Bu konuda bana bir şey söylemedi.
"O iş ile başka arkadaşlarım uğraşıyor" dedi. Onun yerine bana pozitif düşünmek, çalışmak, merak etmek, keyif almakla ilgili enerji konusunda bilgi verdi.
Umarım bunun birazını bu yazı aracılığıyla sizlere de geçirebildim.

19 Kasım 2006 Pazar

Sesli olarak

OZANKÖY

Sesli olarak kendi kendime konuşmaya başladım. Pişirdiğim çorbayı içtikten sonra kendi kendimi tebrik ediyorum, tabağı bulaşık makinesine yerleştirmeye giderken. "Teşekkürler Metin Münir! Harika bir çorba yaptın. Hem doyurucu, hem sağlıklı, hem de şişmanlatmıyor."
"Afiyet olsun" diye cevap veriyorum kendi kendime.
"Bir şey değil."
Kendim iken ayrı, kendi kendime cevap verirken ayrı ses tonları kullanıyorum.
Çıldırıyor muyum? Bunamaya mı başladım?
Daha sonra DVD'den Woody Allen'ın Melinda and Melinda adlı filmini izliyorum. Melinda'yı evlerinde kaldığı kız arkadaşıyla kocası partiye götürüyorlar. Partide siyah bir piyanist Bach çalıyor. Melinda'nın kız arkadaşı piyanistin yanına oturuyor. Parçayı dört el çalmaya başlıyorlar.
Bu parçayı çok sevdiğimi ve uzun zamandan beri Bach dinlemediğimi hatırlıyorum. Kalkıp mandalina almak üzere mutfağa yürüyorken yüksek sesle, "Bach'ı çok seviyorum" diyorum. "Çook ama çoook seviyorum Bach'ı. Çoooook."
Kendi kendimle konuştuğumun farkındayım. İstesem konuşmayabilirim. Ama konuşmamak için bir neden var mı?
Evde benden başka kimse yok. Olsaydı belki de çorba ve Bach konusunda biraz görüş alışverişi yapabilirdik. Konuşmak ihtiyacı duyduğuma ve konuşacak benden başka kimse olmadığına göre kendimle konuşmaktan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Kendimle konuşmayıp kiminle konuşacağım?
Evde yalnızsam kabahat bende mi?
İstanbul'dayken oturduğum Kuzguncuk'ta muhtelif tipler var. Bunlardan biri uzun boylu, yaşlıca, sokakta kendi kendine konuşan bir adam. Fısıldadığı için ne dediği anlaşılmıyor. Yüzündeki ifade kendi kendiyle yaptığı sohbetin aldığı yöne göre değişiyor.
Bir defasında onu Boğaz'ın kıyısındaki parkta gördüm. Bir eli parmaklıkları kavramış, diğer eli havada, yüzünde mutlu bir tebessüm, Karadeniz'den Marmara'ya doğru akan sulara fısıltı halinde nutuk atıyordu. Belki de karşısında onu alkışlayan on binlerce kişi görüyordu. Söylevi on dakika kadar sürdü. Sonra birkaç defa öne doğru eğilip kalabalığı selamladı ve dönüp devlet adamı adımlarla hızlı hızlı İcadiye Caddesi'nden yukarı yürümeye başladı. Yüzündeki ifadeden mitingin iyi gittiğini anladım.
Ya yakında ben de ağaçlara konferans vermeye başlarsam?
Belki, ifrata kaçmadan, insanın kendi kendiyle yüksek sesle konuşması normaldir.
Kendi kendine konuşmanın kötü bir namı var, ama.
Beni birisi duysa "Zaten manyaktı, iyice kaçırmış" diyecek.
İnsan tek bir kişi değildir aslında ve içinde, benliğinin evinde oturan kiracılarla sürekli muhabbet halindedir.
Buna karışan yok.
Hatırlamaya çalışıyorum. Eskiden de kendi kendime yüksek sesle konuştuğum oluyor muydu? Hatırlamıyorum. Bu da iyiye alamet değil.
Melinda and Melinda biter bitmez müzik çalara bir Bach CD'si koyuyorum ve koltuğa uzanıyorum. Başımın altına bir yastık yerleştiriyorum.
"Bir daha çal, Sam" diyorum başla düğmesine basarken. "Ama, arada konuşursam, kusura bakma."

5 Kasım 2006 Pazar

Büyüklük kader değil terdir (2)

Bilim adamların araştırmalarına göre, bir sahada en iyi olanlar "belli bir amaca yönelik olarak" en çok çalışan veya antreanman yapanlardır.
Belli bir amaca yönelikten kasıt, sürekli ve tutarlı çalışmadır. Hafta sonları dahil her gün aynı saat mesai ortaya koyanlar en başarılı olanlardır.
Örnek; Bir grup bilim adamı konservatuar öğretmenleri tarafından derecelendirilen 20 yaşındaki kemancıları inceledi. En iyileri o güne kadar 10,000 saat keman çalışmışlardı. İkinci sıradakiler 7,500 saat keman çalıştılar. Üçüncüler 5,000 saat.
Cerrahlardan sigortacılara bütün sahalarda tespit aynıdır. Çok çalışan çok iyi olur. Muazzam çalışırsan, büyük.
Her gün çalışmanın ne kadar önemli olduğunu virtüzlerden iyi kimse bilemez. İşte geçen yüzyılın en usta piyanistlerinden Vladimir Horowitz (1903-1989): "Bir gün piyano çalışmasan ben farkına varırım. İki gün çalışmazsam eşim farkına varır. Üç gün çalışmazsam dünya farkına varır."
En iyi futbolcular en çalışkan olanlar ve en çok antrenman yapanlardır. Türk futbolcular, genelde, Avrupalı veya Güney Amerikalı meslektaşlarından arkadaysalar daha az antrenman yaptıklarından ve sahada daha az çalıştıkları ve daha yavaş olduklarındandır.

Bu kural Orhan Pamuk içinde geçerlidir. Pamuk Türkiye'deki bütün diğer romancılardan daha yoğun yazdığı ve Nobel almaya daha fazla çalıştığı için Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Anasından romancı doğduğu veya erken yaşlarda yazmaya karşı büyük bir eğilim gösterdiği için değil.
Birçok insan için okul bitince eğitim de biter. Bu yarışta geri kalmayı garantilemenin en etkin yöntemidir. Eğer başa yarışmak istiyorsanız şuna inanmanız lazım: Eğitim, çalışmak, antrenman hayat bitince biter.
Bu formül basit görünebilir ama değil. Ancak çok az sayıda insan büyük olmak için gereken gayreti sarfetmeye muktedirdir. Aksi takdirde sadece çok az sayıda insan büyüklüğü yakalayamazdı.
Peki onları iten nedir? Neden bazıları hiç durmadan çalışmak ve daha iyi daha iyi olmak için gerekli motivasyona sahip de diğerleri değil? Bu motivasyon nereden geliyor? Bu soruların cevabını bilen yok.
Ama bu kadarını bile bilmek çok önemli: Büyüklük tanrı vergisi değil. Doğuştan var olan veya olmayan bir yeteneğin esiri değiliz. Demek ki uğraşı olarak seçtiğimiz sahada kaderimizi büyük oranda kendimiz şekillendirebiliriz. Erişmek istediğimiz menzili kendimiz tayin edebiliriz. Büyüklük birkaç kişi için rezerve edilmiş bir şey değil. Sana, bana, herkese açık bir şey.
Şans sadece hazırlıklı olmanın fırsatla buluşmasıdır.

4 Kasım 2006 Cumartesi

Büyüklük kader değil, terdir (1)

Kimse annesinin karnından, büyük bir futbolcu, dünyaca ünlü bir işadamı veya satranç ustası olarak doğmaz.
Büyüklük nasıl yakalanabilir? Özel bir yetenekle dünyaya gelenler mi büyük olur? Yoksa seçtiği sahada mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar çalışıp didinenler mi?
Fortune dergisi kasım sayısının büyük bir bölümünü bu soruların cevabına ayırdı. Değişik konularda olağanüstü başarı sağlamış insanlar üzerinde araştırma yapan bilim adamlarının bulgularını inceledi.
Sonuç: Büyüklük kader değildir, ter dökülerek elde edilen bir şeydir.
Büyüklük mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar yapılan muazzam bir mesainin ürünüdür. Yetenekli olarak dünyaya gelmenin değil.
Büyüklükten kastım, herhangi bir sahada dünya çapında olmaktır: Şampiyon bir golfçü veya tenisçi, rekortmen bir atlet, çığır açan, buluş yapan bir bilim adamı, çağın en iyilerinden sayılan bir piyanist veya finansçı olmak, örneğin.

Yetenek herhangi bir şeyi çok iyi yapabilmek için insanın doğuştan sahip olduğu bir hünerdir. Bilim adamlarına göre böyle bir şey yoktur. Hiçbir insan herhangi bir konuda başarı göstermek için özel bir yetenekle donatılmış olarak dünyaya gelmez. Veriler insanların doğuştan sahip oldukları yeteneklerle büyüklüğe eriştikleri inancını desteklemiyor.
Harika çocukları bile harika yapan, çok erken yaşta çalışmaya başlamaları, genelde, kendilerini eğiten ve destekleyen anne babalara sahip olmalarıdır. Ama birçok harika çocuk harika bir büyük olmaz. Ve harika birçok büyük küçükken herhangi bir özel kabiliyete sahip görünmüyordu.

Konuyu size şöyle özetleyeyim (Fortune'den öğrendiklerimin ışığında):
Aklınıza gelebilecek herhangi bir konuda insanlar başlangıçta çok çabuk öğrenirler. Sonra öğrenmeleri yavaşlar, sonra da tamamen durur. Ama bazı insanların öğrenmesi ve gelişmesi hiç durmaz. Onlar yıllar hatta on yıllar boyu öğrenmeye ve gelişmeye devam eder. İşte büyüklüğü yakalayan bunlardır.
Neden? Neden bazı insanlar öğrenmeye ve daha iyi performans göstermeye devam eder de bazıları etmez?
Çünkü bazıları çalışmaya devam eder, diğerleri durur.
Beyin adale gibidir. Çalıştırıldıkça güçlenir.
1993'ten beri bu konuda yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: Çalışmadan veya antrenman yapmadan büyüklüğü yakalamak diye bir şey söz konusu değildir. Herhangi bir sahada dünya çapında olabilmek için en az on yıl mesai gerekir. Ortalama on yıl değil, en az on yıl. Müzik, edebiyat gibi konularda ise en üst noktayı yakalamak 20-30 yıllık tecrübe gerektirir.
Diyeceksiniz ki on yirmi yıl çalışıp bırakın büyük olmayı, daha iyi olmayı beceremeyen çok insan var. Onların eksiği ne?
Cevabı yarınki yazımda.