8 Ekim 2006 Pazar

İki yüzü keskin bıçak

Cuma günü saat 12.30 sıralarında, İstanbul'da havaalanı iç hatlar terminalinin önünde arabasını bekleyen bu seçkin görünümlü, gözlüklü, şık adam kim?
Dostunuz Metin Münir tabii.
Nereye gidecek?
Bağcılar Adliyesi'ne.
Neden?
Çünkü, halka açık bir şirket, yazdığı bir yazıdan dolayı aleyhinde savcıya suç duyurusunda bulundu. "Kasten gerçeğe aykırı yayın yaparak" Bankacılık Kanunu ve Sermaye Piyasası Kanunu'nun bazı maddelerinin suç saydığı fiilleri işlediğini iddia ediyor. Hakkında dava açılsın, hapse atılsın, tazminat ödesin istiyor şirket. Savcı, Metin Münir'i sorguya çekecek. Dava açmaya gerek olup olmadığına karar verecek.
Bir saat sonra Adliye Cafe'de çay içerek avukatın gelmesini bekliyorum. Bütün masalar dolu. Dudağı sigaralı insanlar, salonu duman dolduruyor. Duvarlarda İsviçre Alplerinden manzaralar var. Yeşil kırlarda otlayan inekler, akan sular, Matterhon Tepesi.
Galiba müşterilerin çoğu Adliye çalışanı. Veya avukatlar ve müşterileri.
"Bir kültablası versene Kadriye" diye bağırıyor biri, tezgâhta çay ve tost servisi yapan kadınlardan birine.
Yuvarlak bir masada oturan iki adam var. Öne eğilmişler, başları birbirine değecek gibi. Biri avukat olmalı, diğerine bir şeyler anlatıyor. Diğeri konuşmadan başını sallıyor.
Yanımdaki masada beş kişilik kadınlı erkekli bir grup sohbet içinde. Güneşli sokaktan içeri gelen iki kişi benim masadan sandalye alıp grubun masasının etrafındaki daireyi genişletiyor. Yeni gelenlerden biri pembe gömlekli, pembe kravatlı, otuzlarında bir adam; herkese çay ısmarlıyor.
Masadaki kadınlardan biri, "Ben içmeyeceğim" diyor.
"İç" diyor adam. "Bir bardak çayın kırk yıl hatırı var." Gülüyor. "Kırk bir yıl!"
"Ama ev mi burası" diye itiraz ediyor kadın.
"Şu benim araba da güneşten yanıyor" diyor yeni gelen diğer adam. Elektrik direğinin altında duran arabayı işaret ediyor burnuyla, başını kaldırıp.
Kahkahalarla gülüyorlar. Onun arabası olmadığını herkes biliyor.
"Üzerine branda çekelim" diyor bir başkası.
"Branda rengini soldururmuş" diyor kadınlardan biri.
İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü törenleri var. Trafik berbat. Avukat bir türlü gelmiyor.
Mesai saati başlayınca kahve boşalıyor.
Bir çay daha ısmarlıyorum, iki saat önce varlığından bile haberdar olmadığım bir kafede dönen insan alışverişini seyrederek. Alıştım bile buraya.
Sonra avukat geliyor. Bir kahve içiyor. Bana soruşturma ile ilgili bilgi veriyor. Adliye binasına giriyoruz. Avukat, savcının içeride olup olmadığını soruyor kapıdaki polise. "Hiç görmedim" diyor polis.
Asansörle beşinci kata çıkıyoruz. Savcı odasında yok. Avukat "bekle" deyip bir kat aşağıya iniyor ve az sonra yanında savcıyla dönüyor.
Sorgu iki saat kadar sürüyor.
Gömleğimin arkası terden tenime yapışmış asansöre doğru yürürken hafifçe başım dönüyor. Rahatlamış trafikte eve dönüyoruz.
Kasten, doğru haber yazıp birilerinin işini bozduğunuzda başınıza böyle işler gelebilir. Dava açılacak mı, açılmayacak mı, bir ay sonra öğreneceğim. O zaman size halka açık şirketin adını açıklayacağım.
Adaletin bıçağının iki yüzü de keskindir. Biri benim parmağım için, diğeri hakkımda dava açtırmak isteyenler için. Bakalım kimin parmağı acıyacak?