9 Temmuz 2006 Pazar

Aile sırları

OZANKÖY

Sabahleyin yüzümü yıkamak için banyoya giderken sofadaki merdiven tırabzanında bir güvercin gördüm. Sırtı duvara dönük oturmuş, elbise dolabına bakıyordu. Açık pencerelerden girmiş olmalıydı.
"Selam" dedim, "Bana bir şey söylemeye mi geldin?"
Kıpırdamadan oturmaya devam etti. Banyonun kapısında durup ona ıslıkla bir Mikis Theodorakis şarkısı çaldım. Tren saat sekizde kaçıyor. Gene kıpırdamadı. Beni görmesi için kıpırdamasına gerek yoktu - gözleri başlarının yanında olduğu için kuşların yanlarını görmek için kafalarını sağa sola çevirmelerine gerek yok, biliyorsunuz.
Kırmızı ayaklı, kurşuni, kuyruk kısmı beyaz bir güvercin. Bahçede elektrik tellerinin üzerinde veya toprakta tohumları gagalarken gördüğüm güvercinlerden biri olmalı.
"Nasıl istersen" dedim.
Banyoya girip dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım. Yüzümü kurularken geri dönüp baktım. Güvercin pozisyon değiştirmişti. Bu defa sırtını dolaba dönmüş, beyaz duvara bakıyordu.

Basamaklardan inerken yanından geçmek zorundaydım. Ürkütmeden yürümeye çalıştımsa da merdivene doğru iki adım atınca kanatlarını gürültüyle çırparak uçtu, elbise dolabının üzerine tünedi. Basamaklardaki pisliğinden misafirimin geceyi benimle beraber geçirmiş olduğunu anladım. Mutfaktan ıslak bir bez alarak basamağı temizledim.
Neden yalnızdı? Kendine kalacak yer arayan genç bir güvercin olabilir miydi? Yoksa bahçedeki sürünün yolladığı bir öncü müydü? Belki de evin sürü için uygun olup olmadığını keşfetmeye yollanmıştı.
Ama birkaç gün sonra dönüyorum ahbap. Ardımdan Mehmet kapıları ve pencereleri kapatacak ve kilitleyecek. Buradaki günler çok çabuk bitti. Yıllar geçtikçe zaman gittikçe daha hızlı geçiyor. Güvercinler için de öyle mi? Sen kaç yıl yaşarsın?

Yukarı çıktığımda güvercin hâlâ dolabın üzerinde tünüyordu. Beni görünce pencere yönüne birkaç adım attı. Rengi gri değil morumsuymuş. Boynunun altı yeşil. Başı takkeli. Acaba güvercin değil de güvercine benzeyen bir kuş musun? Yoksa dolabın üzerine yumurtladın mı? O zaman işler karışabilir.
Bu durumlarda dostum Hikmet'i ararım. "Güvercindir" dedi. "Öteki kuşlar pek girmez eve. Yanlışlıkla girdi, çıkamıyor. Bazıları insancıl olur. Kaçmaz. Yuva yapmak isteyebilir. Gönder gitsin."
"Ben yürüyüşe gidiyorum" dedim güvercine. "Sen en iyisi kendine başka bir yer bul. Mehmet seni içeri kilitlerse açlıktan ölürsün."
Arabayı köyün üst başına park edip asfalttan yokuş yukarı yürümeye başladım. Alevkaya'ya varmam bir saatimi aldı. Avucunuzda bileğinize damlatıp kokladığınız pahalı bir parfüm kadar nefisti güneşin dağdan çıkardığı selvi ve çam kokusu. Batıya, Girne ve Beşparmak dağlarına doğru manzara sıcak havanın yerden çektiği su ve nemle sisliydi. Bir kayanın üzerinde "Zeyno'yu seviyorum-Nazım" yazılıydı.

Tepede, piknikçiler için yapılan yerde, bir tek ruh yoktu. Sol tarafımda görünmeyen bir yerden bir kuzunun acı acı melemesini duydum. Herhalde kaybolmuştu. Çünkü buralarda koyun sürüleri bulunmaz. Yoksa oğlak mıydı? Bir yerlerde kartal ötüşü duydum ama tekrar tekrar bakmama rağmen göremedim. Kuzunun melemesi aniden kesildi.
Ben daha doğmadan babam buralarda ormancılık yapmıştı.
Bir gün ablamdan şu e-mail'i aldım: "Annemle babamın evliliklerinin ilk yıllarını Alevkaya'da geçirdiklerini biliyor muydun? Nenemden dinlediğime göre annemle babam nikâhlandıktan sonra babam geceleri ata atlar ve Alevkaya'dan Lefkoşa'ya, anneme gelirmiş. Hatta annem düğünde bana 5-6 aylık hamileymiş. İşte tapınağım dediğin ormanda belki babamın ayak izlerini izliyorsundur. Belki de ağaçlarda gördüğün o işaretlerin bir kısmını bizzat babamız yapmıştı."
Eve döner dönmez yukarı çıktım. Güvercin aynı yerde duruyordu. Ertesi sabah da ordaydı. Bir gün sonra da. O gece bir arkadaşım bende kalmaya geldi. İkimiz de uyuyamadık. Gün ağarıncaya kadar konuşmalar, odalar arasında gitme gelmeler oldu.
Ertesi sabah güvercin yoktu. Bir daha geri dönmedi. "Bunlar beni geceleri uyutmayacak, en iyisi ben kendime başka bir yer bulayım" demiştir.