28 Mayıs 2006 Pazar

Ben galiba farkında olmadan...

Ben galiba farkında olmadan Kanderiye tarikatına mensubum. Bunun geçen gün Ali Püsküllüoğlu'nun Türkçe Sözlük'ünü karıştırırken farkına vardım.
Kalender kelimesini arıyordum. Altındaki "Kalenderiye" kelimesinin açıklamasında şu bilgilere rastladım.
Kimin ne amaçla kurduğu bilinmeyen Kalenderiye dünya malına ve gösterişe önem vermeyen bir İslam tarikatıymış. On ikinci yüzyılda Şeyh Cemaleddini Savi tarikatın kurallarını saptamış, belli bir düzene koymuş. Hindistan, Orta Asya, İran, Irak, Suriye, Mısır ve Selçuklular devrinde Anadolu'da yandaş bulmuş.

Kalenderler derin bir Alevi inancı taşırmış. ( Bu ben değilim. Alevi değilim. Ama Alevileri seviyorum.) Kalender dervişleri her türlü kural ve bağlantıdan kopmuş, canlarının istediği gibi yaşar, giyim kuşama, gösterişe önem vermez, kalenderce davranırlarmış. (Aşağı yukarı ben.) Saç, sakal, bıyık ve kaşlarını tamamıyla kazırlarmış. (Kaş ve saç hariç.) Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanırlarmış. (Tamamen ben.)
Özetle, kalender (veya Kalender) "yaradılışça alçakgönüllü ve gösterişsiz, sade yaşamaktan yana olan ve öyle yaşayan kimsedir." (Aşağı yukarı gene ben.)
Demek ki, ben kendimi bugüne kadar kalender sanarken meğer Kalender'mişim.
Artık "kış geliyor" dendiğinde "titremeye hazırım" diyebileceğim.
Acaba tekke veya zaviyemiz var mı?
Varsa da yasak olduğu için gizlidir.
Ama önemli değil.
Dünyadaki tek Kalender olmak kötü mü? Belki daha bile iyi. Hem tarikat, hem şeyh, hem de mürit olurum. Yatak ve çalışma odamın bulunduğu çatı katı, Ozanköy'deki evim ve bahçesi, Beşparmak Dağları'nda dolaştığım yerler de tekkem.

Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanmak.
Bunu kaç kişi becerebiliyor acaba, dini ve mezhebi ne olursa olsun?
Tanrı'nın yarattığı her şey güzeldir. Doğada çirkin hiçbir şey yoktur. Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey gizli değildir. Ortadadır. Geceleyin yıldızların önüne perde çekilmez. Gündüzün başınızı her kaldırdığınızda gökyüzü ordadır. Kuşlar kafesle doğmaz. Çiçekler peçe takmaz, ağaçlar örtünmez, yaratıklar giyinmez.
Yarattığı hiçbir güzelliği gizlemeyen, gizlenmesini istemeyen Tanrı, neden yarattıklarının en güzeli olan kadının örtünmesini ve saklanmasını istemiş olsun?
İlginç bir sual. Ama beni ilgilendirmez. Ben kalenderim. Kim ne giyerse giysin. Ne olursa olsun. Ne düşünürse düşünsün.
Kimse bana karışmasın, ben de kimseye karışmayayım.

Lev üzere kimdir yazan
Azdıran kim, kimdir azan
Bu işleri kimdir düzen
Bu suale cevap nedir?

21 Mayıs 2006 Pazar

Keşke gazeteci olacağıma

Keşke gazeteci olacağıma şarkıcı olarak dünyaya gelseydim. "Şarkıların bu kadar güzel,/ Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Orhan Veli'nin şiirlerini okumadan önce biliyordum. Yanlış meslek seçtim.
Kelimeler düşer, müzik yükselir.
Keşke hayatımı tek başına yazı yazdığım odalarda kelimelerle değil, kalabalıklara şarkı söyleyerek kazansaydım.
Zimbabwe'li yaşlı bir şarkıcı; el çırparak eşlik eden genç kızlar korosuyla şarkı söyleyebilseydim.
Veya asfalt öncesi yollarda türkü söyleyen, başı bulutlarda bir âşık. Karlı dağların başında /salkım salkım olan bulut/ saçın çözüp benim için/ yaşın yaşın ağlar mısın gibi mısralar dökebilen.
İri göğüslü şişman bir İtalyan soprano ya da piyano eşliğinde Pergolesi'nin, Scarlatti'nin aşk şarkılarını söyleyen, kılıktan kılığa giren usta bir sesle.
Kuzgun siyahı saçları yağlı, alnının ortasında kırmızı bir nokta, beyaz elbiseleri içinde uzun şarkılar söyleyen bir Hintli. Nehrin karşı yakasından duman yükseliyor/ Beni yollara düşüren kadın/ belki de onun cesedidir yakılan.
Müzik insanın Tanrı'yla arasındaki mesafeyi kısaltır. Söylenmeye değenlerin en iyi anlatılabileceği lisan müziktir. En korkunç insan müziksiz olandır.
İnsan annesinin karnında duymaya başlar. Kulak ve duyma hamileliğin sekizinci haftasında şekillenmeye başlar, 24'üncü haftada tamamlanır. Ama bebek 4.5 aylık iken duymaya başlar, çünkü içkulağın kemikleri şekillenmiş ve beyinle olan sinir bağlantıları tamamlanmıştır.
Anne karnı sessiz bir yer değildir. Kalbin tak takları, nefes alıp verilirken çıkan ses, kanın göbek bağından akışı, midenin ve bağırsakların sesleri bebeğin duyduğu ilk müziktir.
Nerede dünyaya gelirlerse gelsinler bebeklerin beynine aynı anne iç sesleri nakşedilir. Herkes her yerde aynı müziği dinlemiş olarak doğar. Müzik bunun için her yerde anlaşılabilen tek dildir. Bunun için insanlığın ortak dilidir.
Ritim duygusu muhtemelen anne kalbinin dinlenmesiyle oluşur. Davulun coşturması, annenin yaptığı işe veya ruh durumuna göre temposu sürekli değişen kalp atışlarını hatırlattığı içindir.
6.5 aydan sonra bebek annesinin ve babasının sesini duymaya ve tanımaya başlar.
Bebeğin ana karnındaki hareketleri duyduğu sese göre değişir. Yakınlarda bir kapı çarpar veya veya egzoz patlaması duyulursa bebek zıplar veya tekme atar. Anne konuşurken bebeğin kalp atışları yavaşlar, çünkü bebek annesinin sesine kulak verir ve bu ses onu sakinleştirir.
Araştırmacılar bebeğin anne karnında edindiği "tecrübelerin" kişiliğin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorlar. Beyne yapılan ilk kayıtlardan bir kısmı bu tecrübelerdir. Bunların olumlu veya olumsuz olması annenin çocuğa ne yayımladığı ile ilişkilidir. Anne bir anlamda hamileliği sırasındaki tecrübelerini karnındaki bebeğiyle paylaşır.
Ne annemin ne de babamın müzikle pek ilgisi yoktu. Bense -bu bir muamma- kendimi bildim bileli tutku derecesinde müziğe bağlıyım. İkinci defa dünyaya gelmeden yetkililere dilekçe verip beni şarkıcı olarak yollamalarını isteyeceğim.


14 Mayıs 2006 Pazar

Sıra halinde sekiz sarı tırtıl

Sekiz kahverengi-sarı tırtıl sıra halinde Fethi Paşa Korusu'ndaki parke yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor.
Ya da ben öyle yaptıklarını sanıyorum.
Yolun karşısında bu tarafta olmayan ne arıyor olabilirler?
Bir tren katarını andırıyorlar. Ya da bazı oyunlarda birbirinin beline sarılarak sıra yapan çocukları. Her bir tırtıl diğerine dokunuyor. Sanki de en öndeki hepsini çekiyor gibi. Ama eğilip bakınca hepsinin aynı anda yürüdüğünü görüyorum.
Yokuşun başladığı yere yakınım. Yeni yaprakları ve beyaz-pembe çiçekleriyle dev at kestanelerinin gölge attığı yerden biraz uzakta. İleriden çocuklu büyüklü, kadınlı erkekli bir grup geliyor. Pazar gezinticileri.

Muhakkak birileri üzerlerine basacak karşıya varmadan. Ya farkına varmadan, ya isteyerek. Bunlar değilse başkaları. Her türlü böceğe tepkisi -neden olduğunu düşünmeden- üzerine basıp öldürmek olan çok insan var. Gaddar çocuklar. Duygusuz büyükler. Doğa cahilleri. Sayıları artıyor. İnsan şehirleştikçe doğaya ve yaratıklarına yabancılaşıyor.
Gelenler yaklaşıyor. Tırtılları alıp karşıya mı koysam? Neyle? Belki de koyar koymaz geri dönmeye başlayacaklar. Koyduğum yerde daha çok güven içinde olacakları ne malum?
Yürümeye devam ediyorum. Yokuşun bitmesine yakın, yolun ortasında önüme başka bir tırtıl katarı çıkıyor. Sayıyorum: 15. Hepsi ölü. Teker teker başları ezilmiş. İçlerinden çıkan sıvının içinde, yapıştırılmış gibi hareketsiz yatıyorlar.
Sıraları bozulmuş. İçlerinden biri -muhtemelen en öndeki- öldürülünce, diğerleri onun öldürülmüş olduğu mesajını aldılar. Belki kurtulurum ümidiyle kaçıştılar. Bunu vücutlarının pozisyonundan görmek mümkün. Kimi sağa, kimi sola dönük. Ama hiçbiri kaçma fırsatı bulamadı. Aralarındaki mesafe yarım tırnak boyu ya var ya yok.
İçlerinden biri öldürülünce, diğerlerinin cinayet mesajını almış olduklarına eminim.

İngiliz bitki biyoloğu Nicholas Harberd, Thale-cress (Arabidopsis thaliana) adlı kır bitkisini incelerken şunu keşfetti. Thale-cress (teyl-kres okunuyor ve maalesef Türkçe adını bilmiyorum) bir salyangoz tarafından yenmeye başlandığında bir enzim salgılıyor. Bu enzim bütün hücrelere bitkinin bir salyangoz tarafından yenmekte olduğu mesajını veriyor. Mesajı alan bütün hücreler salyangozun midesine kötü gelen bir madde salgılamaya başlıyor.
Ağaç yaprakları birinin kopyası gibi görünür. Ama Harberd'in bulguları hiçbir yaprağın diğerinin tıpatıp aynısı olmadığını gösteriyor. Hepsi değişiktir. Her yapraktan bir tane var. O yaprak gibi bir yaprak hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman olmayacak. Her yaprak eşsiz ve benzersizdir.
Bu gerçek her canlı için geçerlidir. Her canlı eşsiz ve benzersizdir. Dünyaya gelen hiçbir canlı gibi bir canlı olmadı. Ölen hiçbir canlının aynısı hiçbir zaman doğmayacak.
Tepeye tırmanınca gölgede bir taşın üzerine oturdum. Park edilmiş araçların üzerinde ağaçlar, ağaçların üzerinde gök, gökte maviliğe serpiştirilmiş top top bulutlar. Dünya ne kadar güzel. İnsanlar ne kadar kör.
İkinci turu yapmadan arabama binip eve döndüm. Diğer tırtılları da ezilmiş olarak görmek istemiyorum. Aklımda, güneşin altında sıra halinde yürüyen sekiz kahverengi-sarı tırtıl olarak kalsınlar istiyorum.

7 Mayıs 2006 Pazar

Heathrow kuşatması

Londra

Heathrow Havaalanı'nın 1 numaralı terminalinin 41 numaralı çıkış kapısı, uçağa çağrılmayı beklerken önce sessiz ve sakindi.
Arkamda bir yerlerde, sesi kısık bir televizyondan, İngiltere Başbakanı Tony Blair'ın Avam Kamarası'ndan nakledilen sesini saymazsak.
Ama çok geçmeden cep telefonlular tarafından kuşatılıyorum. Aynı anda cep telefonuyla konuşan üç kişi var hava sahamda. Bir kadın, iki erkek.
"Uğraşıyoruz bakalım." Geniş koridorda bir aşağı, bir yukarı yürüyen genç bir adam da yayımlıyor bu cümleyi. Türkçe. "Çok seyahat ediyorum. Çok iş var. Çin'deydim geçen hafta. Çok cins bir yer."
Benden uzaklaşınca sesi duyulmaz oluyor ama fazla uzağa gitmediği için çok geçmeden gene duyuş sahama giriyor.
"Yakında baba oluyor" diyor bu defa. "Çok acele ettiler."
Kadın oturduğundan beri susmadı. Yanımdaki boş koltuğun yanındaki koltukta oturuyor. Bazen Atina ağzıyla Rumca, bazen aksansız İngilizce konuşuyor.
Büyük göğüslü, oturmak için kullandığı yeri oturduğu yer kadar geniş genç bir kadın. (Uçakta, önümdeki sırada oturduğu için, kolunun dirseğiyle omzu arasındaki bölümünün ayağımın dizimle topuğum arasındaki nahiye kadar kalın olduğunu fark edeceğim.)
Birini aramıyorsa, aranıyor. Telefonu, her arandığında değişik bir melodiyle çalıyor. İngilizce konuşurken Rumca, Rumca konuşurken İngilizce kelimeler kullanıyor. Her kiminle konuşuyorsa onunla flört ediyor.
"Hafta sonuna kadar İstanbul'dayım. Sonra Atina'ya döneceğim." Karşıdakini dinlerken uzunca bir sessizlik oluyor, sonra uzun uzun kahkahayla gülüyor.
Tekerlekli valizini çekerek gelen ve sırtı bana dönük olarak önümdeki sıraya oturan İngiliz'in saçları dökülmüş başına dayalı bir telefon var. "Mike'la her konuda hemfikir olduğumu söyleyemeyeceğim" diyor ciddi ciddi, "ama bu aşamada onunla sorun çıkarmak istemiyorum."
Uçağa girinceye kadar konuşacaklar.
Yakında uçaklarda da telefonda konuşulabilecekmiş. O zaman ne olacak?
Cep telefonu sigara dumanının ses hali sayılabilir, rahatsızlık yaratmak ve sağlığa zarar vermek açısından. Benim ve benim gibi düşünenlerin sağlığına tabii.
Belki eskiden uçaklarda sigara içilmeyen bölümlerin olduğu gibi telefonla konuşulmayan bölümler olacak. Cep telefonu, üzerinde kırmızı bir çizgi. Ama bu yeterli değil. Ses sigara dumanından uzağa gider.
Veya belki kabinler olacak, tuvaletler gibi, konuşmalar için. Ama bu da sorunu çözemeyebilir. Bazı insanlar -mesela yanımda oturan kadın- bir girdi mi bir daha çıkmak bilmeyebilir.
Kendi kendine olmaya, sessizliğe, yalnızlığa tahammül edemeyen çok insan var.
Devamlı irtibat halinde olma isteği ilginç bir ihtiyaç.
Bense devamlı irtibat halinde olmama ihtiyacındayım.
Bir insanın başkalarıyla beraber olduğu zamana orantılı olarak tek başına olma ihtiyacı olduğunu okumuştum bir yerde. Belki o cep telefonu öncesi bir ihtiyaçtı.
Tek başına olma hali sanki kurutulması gereken bir bataklık veya doldurulması gereken bir dere yatağı gibi.