2 Nisan 2006 Pazar

Gelinciklerin efendisi

OZANKÖY

Sabahın erken bir saatinde bahçede çay içerek gelincikleri seyrediyorum.
Yüzleri güneşe dönük. İçlerine girip çıkan iri balarılarının kanatlarının rüzgârlarında titreşiyorlar.
Kibrit çöpünden ince uzun sapıyla gelincik o kadar narindir ki, kesilir kesilmez solar. Suya koysanız bile yaşamaz.
Her birinin sırayla açılan iki üç tomurcuğu var. Birinin yaprakları dökülmeden diğeri açılmıyor.
Tomurcuklar yeşil bir kılıfın içinde duruyor. Çocukken, yırtıp kılıfının içinde duran buruşuk yaprakları açmaya çalışır; beceremez, parmaklarımın arasında ezerdim. Parmaklarım nemlenir, burnuma afyonumsu bir koku gelirdi.

Neden gelincik çiçeklerini teker teker açıyor bilmiyorum. Oysa tombul tomurcukların hepsi de eşit olgunlukta. Belki çiçeklerinin açık olduğu mevsimi uzatmak, polenlerini toplayan arılara daha çok vakit vermek için.
Hangisini açacağını nasıl seçiyor? Ve neden bahçede binlerce çiçek varken bu iri arılar sadece gelinciğe geliyor?
Gelinciklerin komşusu olan yapraksız incir, biber ağacı, keçiboynuzu, jakaranda, yeni yaprak açmış görkemli badem ve altındaki yabani siklamenler bu soruların cevabını merak etmeden yaşıyor.
Bu bahçede sorular bir tek bana ait. Ve soruların cevaplarını bilmemeler.
Sorgulamak boş bir gayret belki. Belki gerçek hava gibi durmadan değişiyor. Rüzgâr gibi. Nerede olduğu, nereye gideceğinin kestirilmesi mümkün değil.

Arılar işlerini bitirdikten sonra gelincik çiçeğinin yaprakları dökülecek. Belki bu akşamüstü olacak bu, belki yarın. Rüzgâr çıkarsa, daha erken. Dökülenlerin yerine başkaları açılacak. Eğer dikkat etmezseniz bu yaşam-ölüm fırıldağını fark etmezsiniz. Gelincik tarlası hep aynı gibi gelir size.
Yapraklar döküldükten sonra çiçeğin siyah ortasında çan şeklinde bir tohum torbası büyümeye başlar. İçinde tohumlar güneşte kavrularak pişer. Çanın tabanında küçük delikler var. Yazın cehennemi sıcağında, tohumlar olgunlaşıp sap rüzgârda sallandıkça, minik tohumlar az az dökülür, başka bir ilkbaharda başka yerde gelincik olmak üzere toprağa düşer.
Geriye ucunda boş tohum çanlarıyla bir sap kalır. Koparıp dişlerinizin arasına sokacak kadar sertleşmiş bir sap.
Mart adanın en güzel ayıdır. Hava serin, gökyüzü temiz, mavi, toprak ıslaktır. Koyu denizin bittiği yerde Torosları görürsünüz. Bazen üzerindeki karlarla beraber ve ordaymış gibi ürperirsiniz. Yazın kemik gibi kuru olan topraktan çiçekler ve otlar fışkırır ve insanın doğaya saçtığı pisliklerin üstünü kapatır.
Sabahın sakinliğinde burada çay içip dallarda öten kuşları dinlerken çiçeklerin birbirine karışmış kokuları burnuma geliyor. Toprağın içine dalıp onlardan biri olarak çıkasım geliyor.