18 Şubat 2007 Pazar

Her şey yerli yerinde

Bugünlerde bana kıyametten bahsedenler çoğaldı. Dün gece yemekte arkadaşımın eşi birdenbire sordu. "Küresel ısınma gerçekten var mı? Ne oluyor?
Yüzünde mutsuz ve endişeli bir ifade vardı. "Gerçekten dünyanın sonunu mu göreceğiz? Beni çok korkutuyor."
Kocası, "İki haftadır ağlıyor" dedi daha sonra.
Dünyanın sonunu görmek için dünyaya gelmiş olduğumuzu düşünmek gerçekten çok garip. Bu ayrıcalığa neden layık olmuş olabiliriz?
Mistik arkadaşım Nuriye Akman hiç endişelenmiyor.
"Her şey yerli yerinde hocam" diyor. Yüzünde büyük bir tebessüm. Ben hoca değil öğrenciyim, hep öyle kalacağım demek istiyorum, ama susuyorum.
Devam ediyor. "Her şey olması gerektiği gibi. Kıyameti görmekten güzel ne var? Ölüm ne ki? Şu odadan şu odaya geçiyorsun."
Oğlun için endişe etmiyor musun, diye sormak istiyorum, ama dilimi tutuyorum.
Bu sabah koruda yokuşu tırmandıktan sonra oturuyorum. Hava güneşli ve ılık. Tomurcuklar patlamaya başladı. Üstümde ince bir hırka var.
Ağaçların arasından Boğaz ve Dolmabahçe Sarayı. Barbaros Bulvarı'ndan arabalar çıkıp iniyor. Uzaktan her şey normal görünüyor. Boğaz'a kanalizasyon borularından akan binlerce ton pislik, Karadeniz'den gelen kimyevi zehir yüklü sular, balık tenhalığı (Bu yıl hamsiler nerede?), ölmekte olan denizaltı hayatı olduğum yerden pırıltılı bir mavilik olarak görünüyor.

Uzakta olduğumuz için duymadığımız bir çığlık nasıl sessizlikten farksızsa, öyle. Fakat çığlık ve atılmasına neden olan dehşet orada, mavi sularda. Birden manzaram kapanıyor. Önümde bir adam belirdi. "Hiç hoşuma gitmiyor" diyor. "Kar yağması gerekmiyor mu? Altı ay sıcak, altı ay soğuğa ne oldu? Dört mevsim yok muydu?"
Blucin, deri ceket, gömlek. Benim gibi ilkbahar kıyafeti içinde. Otuzlarında olmalı. Tanıyor muyum? Hayır. Konuşurken dişlerini görüyorum. Aralıklı. Meczup mu? Güneşli havalardan beni sorumlu tutup 88 yerimden bıçaklayacak mı?
Bir şey söylemek için ağzımı açmaya başlarken devam ediyor. "Yağmur yok, kar yok. Toprak vitamin alamıyor. Nehirler kuruyacak. Barajlarda su kalmayacak. Çeşmelerden su akmayacak. Toprak çatlayacak. Deprem olacak."
Gene ağzımı açmaya başlıyorum, ama o bir şey söylememe fırsat vermeden geldiği gibi hızla gidiyor, ağaçların arasından, aşağı, Boğaz'a doğru. "İnsanlar dünyanın sonunu da getirdi" diyor ayrılmadan. "Kıyamet kopacak."
Oturmaya devam ediyorum.
Hayat her yerde. Kaynama derecesinin çok üstünde sıcaklıktaki sular, kutupların buz toprakları, güneşin nüfuz edemediği okyanus dipleri mikroorganizma kaynıyor. Zamanın sonsuzluğunda, bilinmesi mümkün olmayan bir amacın buyruğuyla, birleşip çoğalıyor.
Gözü kör, kulağı sağır, kalbi mühürlü olan insan yok olabilir ve belki olacak. Ama, hayat bitmeyecek.
Belki de yanılıyorum. Çığlık duyulmasa bile belki havada yarattığı titreşimleri herkes hissetmeye başladı. Belki onun için bana kıyametten bahsedenlerin sayısı çoğaldı. Belki ümit var.