26 Şubat 2006 Pazar

Hadi gene sıyırdın Metin Münir

Yaşlanmanın en cici taraflarından biri varlığından haberdar olmadığınız hastalıkların sizi bir sevgili gibi bağrına basma isteğinin ihmal edilmiş kredi kartı faizi gibi artmasıdır.
Ne kastettiğimi şöyle anlatayım. Farzedin ki Pearl Habour adlı asude tropikal bir limansınız. Bir gün Amerikan donanması sizde bir üs kuruyor. Bir başka gün Japon savaş uçakları ufukta beliriyor ve sizi yerle bir ediyorlar.
İşte yaşlanmak Japonların ufukta belirmesidir. Geçtiğimizi Perşembe günü sabah saat üç sularında şiddetli bir ağrıyla uyandım. Sızı sağ mememin bir karış kadar altındaydı.
"Tanrım," diye sessizce haykırdım kendi kendime. "Apandisitim patladı. Ölüyorum."
Sürünerek yataktan kalktım. Karnına kargı sokulu Truvalı bir asker gibi sendeleyerek kapıya doğru yürüdüm. Bir dakika, yahu. Hemen paniğe kapılma. Apandisit solda değil mi? Yoksa sağda mı? Sağ avucumu ağrıyan yere bastırarak ışığı açtım ve raftan ansiklopedik sözlüğü indirdim. İşte burda. Apandisit. Tanrım. Sağ tarafta imiş. İçime carrahat akıyor. Ölüyorum. Hemen hastaneye gitmeliyim. Belki beni kurtarırlar.
Karıma haber versem mi?
Günün ilk salaklığını yapıp onu uyandırmağa karar veriyorum. Ancak zifiri karanlık olduğu için dürtmek yerine üzerine basıyorum. Canhıraş bir feryatla uyanıyor. Yan odada uyumakta olan kızımız da uyandırıyor.
Lanet olsun.
Neyse. Uzatmayalım. Giyiniyorum, şöförü çağırıyorum, arabaya biniyorum, "beni Amerikan hastanesine götür," diyorum.
Şöför benzine basıyor ve cehennemden kaçan bir yarasa hızıyla yola koyuluyoruz. Seyit Bey kırmızı ışık, trafik kuralı falan dinlemiyor. İçime bir şüphe düşüyor. Bu sızı araba kazasında ölmemi sağlamak için kaderin ördüğü bir tuzak olabilir mi?
Neyse. Tek parça halinde Amerikan Hastanesi'nin acil servisine varıyoruz. Sedye, hemşire, doktor, sorular, röntgen, testler. "Safra kesenizde taş var," diyor doktor. "Ama biraz sonra hocam gelecek. O da sizi görsün isitiyorum."
Tavanı seyrederek bekliyorum. Gün ağarıyor. Profesör Rıfat Tokyay perdeyi çekiyor. Bazı testleri tekrarlatıyor ve aynı kanaata varıyor. "Safra kesenizi aldırmanız iyi olur," diyor. Bir ağrı kesici yazıyor. "Ağrınız geçmezse arayın," deyip kartını uzatıyor.
Kurtuldum! Ölmeyeceğim!
Ama evde sızı artıyor ve bütün gece hafif hafif artarak devam ediyor. Ertesi gün, yani Cuma, Tokyay'ı arıyorum. Nerdeyse lafa başlamadan "Ben de sizi arayacaktım," diyor. "Başka bir şey olabilir. Birkaç test daha yaptırma istiyorum. Gelebilir misiniz?"
Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Tahmin etmiştim, zaten. Akciğer kanseri. Röntgenime dikkatlice bakınca büyük bir leke gördü. Tanırım, ciğerimi alacaklar. Kemoterapi. Baston. Saçlarım dökülecek. Kaçırdığım fırsatlar. Keşke daha çok peynir yeyip şampanya içseydim.
Hayatım bir filim şeridi gibi gözlerimin önünden geçerek, sızıdan bazan iki, bazan üç büklüm, Amerikan Hastanesi'nin acil servisine geri dönüyorum. Nükleer tıp, radyoloji, Doppler, sıvılar, jöleler, manyetik rezonanslar, konsültasyonlar.
Göğüs hastalıkları uzmanı Elif Altuğ Kolsuk Metin Münir'in "acı bir kayıp" olmasını önleme ekibine katılıyor. Ve sonuç: akciğerimdeki kıl damarlardan birisinde bir kan pıhtısı var. Bir hafta kan inceltici ilaçlar aldıktan sonra kendimi yeniden Amerikan Hastanesine taşıyacağım.
Bu olaydan çıkarılacak ders ne , diye soruyorsanız, söyleyim: Bu olaydan çıkarılacak ders bu olaydan çıkarılacak ders olmamasıdır.

19 Şubat 2006 Pazar

Bir de kuşa sormalı

OZANKÖY

Eğer ağacı budarken onunla konuştuğumu görüp beni salak sanıyorsanız haberiniz olsun: ağaçlarla konuştuğum için beni salak sananlarla konuşmaktansa ağaçlarla konuşmayı tercih ederim.
Serin ve bulutlu. Havada bahar kokusu var. Bahçe bir ot ve kır çiçeği ummanı olmuş. Hardal çiçekleri neredeyse omzuma geliyor. Gelincikler açmak üzere. Bademler çiçekler vermeye başladı. Sağımdan solumdan inşaat sahalarından buldozer sesleri gelmese kendimi cennette sanabilirim.
Budadığım ağaç portakal
"Sen de biliyorsun, ben de biliyorum ki, budama konusunda pek uzman değilim" diyorum ona. "Budama mevsimini de biraz geçirdim. Tomurcuk açmaya başladın. Ama biliyorsun, burada yoktum. İdare et. Dallarını seyrelttiğim zaman kendini daha iyi hissedeceksin. Her tarafına güneş nüfuz edecek. Yaprakların birbirine değmeyeceği için hastalıklar bir dalından diğerine daha zor geçecek.
"Şeklini de top gibi yuvarlak yapmam lazım ama onu galiba beceremeyeceğim."
Sana cevap vermiyor ki, boşuna konuşuyorsun diyebilirsiniz.
Tanrı'ya konuştuğunuzda o da size cevap vermiyor. Neden konuşuyorsunuz?
Doğa durmadan konuşuyor oysa. Tanrı da öyle. Doğa Tanrı'nın lisanıdır. O dili çok az insan anlıyor.

Öğleden sonra Lapta'da tepeden denize bakan evinde Hikmet'i görmeye gittiğimde onu bahçede çalışır buldum. Asmaları buduyordu.
Her zamanki yaptığı gibi bahçede bir tur attık. Avokado ağacının altından geçerken bana meyve topladı. Mandalinanın altından geçerken yerden iki mandalina alıp birini bana verdi, diğerini kendi soymaya başladı. "Rüzgârdan hepsi altına düşmüş."
Sonra yüzlerce siklamenin bulunduğu yere gittik.
"Bahçemde üç tane kızılgerdan kuşu var" dedi. "Bir tanesi evden çıktığımda bana ötüyor. Bir tanesi bir metre kadar yanıma yaklaşıyor. Ona solucan veriyorum. Biraz sonra gelir."
Az sonra üç metre kadar yakınımıza tombul gövdeli, sivri gagalı, göğsü kızıl kiremit renkli bir kuş kondu. Hikmet, çömelip yerde bulduğu dal parçasıyla toprağı eşeledi ve bir solucan çıkardı. Kaldırıp asmanın gövdesinde oturmakta olan kuşa gösterdi. Kuş başını salladı.
Hikmet, kıvranmakta olan solucanı kuşun önüne attı. Solucan yere değer değmez kuş uçtu ve onu gagalamaya başladı. Bitirinceye kadar onu seyrettik.
O akşam, evde Hikmet'e üçüncü kızılgerdanın onun için ne yaptığını sormayı unuttuğumu hatırladım.

Birinin aptal olduğunu vurgulamak istediğinizde "kuş beyinli" dersiniz.
Ama aç ve sefil kuş gördünüz mü? Zevk için başka kuşları öldüren kuş var mı? Kaç fanatik veya kökten dinci kuş tanıyorsunuz? Soykırımcı kuş türleri var mı?
"İnsan kolayını bulmuş; kuş beyinli deyip geçiyor" diyor yeşil dostum Süha Umar. "Bir de kuşa sormalı. İnsan beyni ne kadar?"

12 Şubat 2006 Pazar

Brezilya dizisi, Türkiye dizisi

Birkaç yıl önce bir şirketin davetlisi olarak Rio'dayken beni Globo televizyonuna götürdüler.
Globo, Brezilya'daki en büyük medya grubunun televizyon koludur.
Ana haber bültenini okuyan yakışıklı spiker, şirketi anlatırken Globo'nun yayımladığı "Brezilya" dizileriyle ilgili bilgi verdi.
Globo yöneticileri, on milyonlarca seyircisi bulunan dizilerin insanları çok etkilediğinin farkındaydı. Onun için senaryolarına eğitici, doğru yola yönlendirici sosyal mesajlar yerleştiriyorlardı. Örneğin, bir dizide kahramanlar kan vererek hayat kurtarıyorlardı.
Bir başka dizide kahraman uyuşturucu almayı reddederek gençlere bu zehirlerden uzak durmayı telkin ediyordu. Bazen sırf halkı eğitmek için AIDS gibi önemli bir konu etrafında dönen diziler yaptıkları bile oluyordu.
Spiker, gizlemeye çalışmadığı bir gururla araştırmaların dizilerdeki mesajların çok etkili olduğunu gösterdiğini söyledi.
Ne kadar ilginç ve ne kadar iyi diye düşündüm ve kendi kendime sordum. Neden bizde böyle şeyler düşünülmüyor?
Medyayla sırılsıklam dünyamızda filmler çok önemli bir ikna aracıdır. Ünlü oyuncular gençler için rol modelidir.
Bunun farkında olan sadece Brezilyalılar değil.
Amerikan filmlerinde de gizli ve güçlü mesajlar var. Sigaranın zararları ortaya çıktıktan sonra Hollywood filmlerinde sadece kötülere sigara içirilmeye başlandı. İstisnalar hariç tabii.

Birçok Amerikan filminde zencileri yüksek otorite mevkilerinde bulunan, beyazlara emir veren pozisyonlarda görüyoruz.
Gerçek hayatta zenciler filmlerde olduğu kadar üst pozisyonlarda değildirler. Amaç zencilere özgüven, beyazlara zencilere saygı duyma düşüncesi aşılamaktır.
Bizde bu iş ters işliyor. Ekranlardan halkın üzerine muson yağmuru gibi düzeysizlik yağıyor. Her akşam birçok kanalda kadınlara karşı şiddet içeren, kahramanların bir sigara içip diğerini söndürdüğü, kabadayılığın övüldüğü film veya dizilere rastlayabilirsiniz.
Kurtlar Vadisi dizisinin son bölümündeki mahkeme sahnesinde yargının efelik karşısında süklüm püklüm bir acz içinde gösterilmesi yargı adına utanç vericidir.
Arkadaşımız Orhan Tekeoğlu, papaz cinayetinden sonra yazdığı haberde işadamlarının şehri "bir grup çetecinin istila ettiği bir kent" olarak tarif ettiğini yazıyor. "Kurtlar Vadisi bu hale getirdi" demişler ona.
Kurtlar Vadisi-Irak senaristi, Ertuğrul Özkök'e amacının Amerikalıların başına "çuval geçirmek" değil "çorap örmek" olduğunu söylemiş.
Bilmiyorum, Türkiye'nin başına daha büyük bir çorap örmüş olabileceği hiç aklından geçti mi.
Para ve reyting her şey olmamalı. Televizyon şirketlerinin biraz daha sosyal sorumluluğa sahip olması gerekir.

5 Şubat 2006 Pazar

Psıtt! Başbakan'ın Servetini Gerrrçekten Bilmek İstiyor musunuz?

Türkiye'de önemli bir mevkiye gelen bazı politikacıların rüşvet aldığı açık bir sırdır. Buna karşılık rüşvet aldığı için mahkûm olan kaç politikacı biliyorsunuz?

Rüşvetçi eğer olağanüstü salak değilse aldığı parayı kendi banka hesabına yatırmaz. Kendi memleketinde tutmaz. Kendi adına gayrimenkul almaz.

Yeryüzünde aldığı rüşvetle yaptığı serveti beyannamesine kaydedecek kadar ebleh politikacı görülmemiştir.

Türkiye'de rüşvet alanlar dokunulmazdır, çünkü pek çok kişi ve kuruluş bu konudaki gerçekleri ortaya çıkarmak istemez.

Bunları da herkes biliyor esasında. Gene de Meclis'te zırt pırt servet beyannamesi konusu gündeme gelir ve günlerce kafa ütülenir.

Gerçekten ama gerrrrrçekten başbakanının veya başka bir bakanının veya politikacının veya bürokratın haksız kazançla servet yapıp yapmadığını öğrenmek isteyen var mı?

Varsa, işte yolu:
Gizlenen servetleri ortaya çıkarmakta uzman kuruluşlar var. Dün bu kuruluşlardan birinde çalışan bir tanıdığımı aradım (şirketin adını ve adresini aşağıda bulacaksınız) ve sordum:
"Başbakan'ın servetini öğrenmek istiyorum. Bulabilir misiniz?"
"Tabii" dedi karşımdaki adam.
"Biraz anlatır mısınız?"
"İşe aile ağacını tespit ederek başlıyoruz. Kolay olmaz ama buluruz. Bu gibi hallerde para ve mal aile mensuplarının üzerine kaydediliyor. Eş, evlat, anne baba, enişteler, falan."
"Kaça mal olur bana?
"Çok kapsamlı bir araştırma ucuza çıkmaz?"
"Çok kapsamlıdan neyi kastediyorsunuz?"
"Gayrimenkul konusunu örnek alalım. İstanbul'da 40 civarında tapu dairesi var. Hepsinde araştırma yapmak pahalı olur ve uzun zaman alır. Sadece Kadıköy, Şişli, Sarıyer'i kapsayan bir araştırma yapılabilir. En popüler yerler oldukları için."
"Bütün Türkiye desem?"
"O daha da zaman alır ve daha da pahalı olur. Ama yapabiliriz."
"Nasıl?"
"Tapu dairelerinde adamlarımız var. Para veriyoruz, bilgi alıyoruz."
"Bankalar?"
"Türkiye'deki 18 bankadan istediğimiz bütün bilgileri alabiliriz. Oralarda da adamlarımız var."
"Yurtdışı bankalar?"
"Oralarda da kaynaklarımız var."
"Fiyat konusunda bir fikir alabilir miyim?
"Gayrimenkul, eğer İstanbul'da üç dört bölgede olursa 7,000 euro. Türk bankaları, banka başına 1,000 euro."
"Ucuzmuş" dedim. "Mümkün olan en kapsamlı araştırmayı yaptırmak istesem?"
"100,000 eurodan konuşmaya başlayabiliriz."
Özel istihbarat şirketi Kroll Inc.'le ilişkili birisiyle konuşuyordum.
Kroll (Amerikan: http://www.krollworldwide.com/) bu konuda dünyanın en eski ve en ünlü şirketidir. Motorola'nın Uzanlar'ın servetini bulmak için yaptırdığı araştırmayı Kroll yaptı.
"Wall Street'in özel dedektifi" olarak bilinen Kroll'u palavra sanmayın. 25 ülkede, birçok konunun uzmanı olan 3,700 çalışanı var. İki yıl önce 1,9 milyar dolara New York borsasına kayıtlı profesyonel hizmetler şirketi Marsh & McLennan Companies, Inc.'e satıldı.
İngiliz Control Risk http://www.crg.com/) Kroll kadar iyidir.

Bir uyarı. İlk taşı atacak olanın ellerinin temiz olması lazım. Siz başkalarını araştırırken başkaları da sizi araştırıyor olabilir.