24 Aralık 2006 Pazar

Kıbrıs'ta kumar oynayanlar ve oynatanlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki (KKTC) casino rezaletinden askerler (Türk askerleri) ve politikacılar (Kıbrıslılar) eşit derecede sorumludur.

Askerler sorumludur, çünkü Kıbrıs polisi 1974'ten beri oradaki İçişleri Bakanlığı'na değil, askere bağlıdır. Casinoları denetlemek, lisans başvurularını süzgeçten geçirmek polisin, dolayısıyla askerin görev sahasındadır.

Bu görevin iyi yapılmadığı kesin.

Kıbrıs'ta sadece otel sahipleri casino çalıştırma lisansı alabilir. Birçok otel sahibi casinolarının işletmeciliğini üçüncü şahıslara veriyor. Bunların arasında uyuşturucu kaçakçılığından uzun yıllar hapis yatmış olanlar var. Yeraltı dünyasıyla bağlantısı olduğu tescilli kişiler var. Paravan şirketler veya casino müdürleri arkasından casino işleten sabıkalılar var.

Kıbrıs ufak yerdir. Bunların kim olduklarını herkes biliyor veya kolaylıkla öğrenebilir.

Casinoların çoğunun fiili sahibi Türkiye'de 1990'larda casinoların kapatılacağı belli olduktan sonra Kıbrıs'ta lisans alan TC vatandaşları veya onların kullandığı insanlardır.

Casinolara girmesi yasak olan Kıbrıs uyruklular bu mekânların başmüşterisidir. Bu konuları yakından izleyen birinden aldığım bilgiye göre, Lefkoşa'da bir casinoya geçen 20 ayda 16 baskın yapıldı ve her seferinde müşteriler arsasında Kıbrıslılar bulundu. Bu casino hâlâ faaliyet halindedir.

Adanın turizm kapasitesini aşan sayıda kumarhane lisansı verildi. Sivil nüfusu 200,000 civarında olan bir yerde 23 kumarhane çalıştırılıyor.

Kumarhaneden tatminkâr gelir elde edemeyen bazı işleticiler, casino lisanslarının arkasında kara para aklama, fuhuş ve uyuşturucu işine girdiler. Siyasi koruma satın aldılar. Yani, kumarhaneler kapatılmadan Türkiye'de olduğu gibi, olay dejenere oldu.

Yıllardan beri Meclis'in tezgâhında olmasına rağmen sektörü yönetecek bir yasa çıkmadı. Sebebini bir kumarhane sahibine sordum. "Çıkarmazlar, çünkü çıkarırlarsa gelip benden para isteyemezler" dedi.

Ne demek bu, diye sordum.
"Yasa çıkarsa yasal olurum. Ona göre müşterim, gelirim olur. Ona göre vergimi öderim. Politikacılara para vermek zorunda kalmam."

Kendi adıma ben kumarhanelere karşı değilim. Kıbrıslıların kumar oynamasına da karşı değilim. Olmadığını bile bile şansını denemek insan olmanın acayipliklerinden biridir. Kumarhanede sadece kumarhane sahibi şanslıdır. Bunu bilmeyecek veya umursamayacak kadar salak veya zengin olanlar, gitsinler sigara dumanlı, yarı karanlık mekânlarda acayip gürültülerle çalışan birtakım makinelere veya masalara paralarını yedirsinler. Hayır duam onlarla beraber olsun.
Ama, bu iş bu kadar laçka, ilkel, kuraldışı bir şekilde yönetilemez. Sektör derhal doğru dürüst bir yasaya bağlanmalıdır. Türkiye'de yaşadıklarımızın tekrarını Kıbrıs'ta da yaşamamıza gerek yok. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın konuyu ciddiyetle ele aldığını biliyorum. Umarım, sonuç almadan peşini bırakmaz.

17 Aralık 2006 Pazar

Beyaz adam ve kedi

OZANKÖY

Dün gece, 19. yüzyılın ortalarına doğru Amerika'nın batısında geçen bir film izledim. Bir sahnede Amerikalılar trenin penceresinden tüfekle ateş ederek keyif için bizon öldürüyorlardı. Meşhur naralarını atarak.
Birkaç gün önce Amerika'nın Kansas eyaletinde oturan bir kadından aldığım mektupta şunlar yazıyordu:
"Uçsuz bucaksız bir göğün altında, bir zamanlar iki adam boyu otlarla kaplı, gönüllerinin peşinden oradan oraya göçen bilge, yerli Amerikalıların olduğu ve acaba soyumuz bir gün tükenecek mi tasasından uzak bizon sürülerinin salındığı bu uçsuz bucaksız gibi gözüken ovalarda artık o denli otlar yok. Bunların yerini, eski dünyadan gelenlerin yetiştirdiği ormancık denilebilecek korular ve kocaman yapay göller almış. Arta kalan göz alabildiğince yayılmış topraklarda ise her türlü tahıl yetiştiriliyor. Yerli Amerikalıların da soyu kurumuş gibi. Bizonlar nerede derseniz, onlar da soylarının devamı için birkaç çiftlikte yaşamaktalar."
İki gece önce, gece yarısına doğru, evimin bahçe kapısından içeri girdiğimde tanımadığım bir kedi, bacaklarıma dolandı. Miyavlayarak aş istedi, ama evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Ertesi gün bakkaldan bir torba mama aldım. Kedi karnını doyurdu, kabın içinde kalan yemeğe sırtını dönüp uzaklaştı. Mamasını daha sonra yemek için saklamak veya başında nöbet tutmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Aynı durumdaki bir insanın yapacağının tersini yapıyordu. Ve bence, insandan daha akıllı davranıyordu.
Güney Amerika'yı 15. yüzyılda kolonize ettikten sonra Portekizliler, şimdi adı Brezilya olan topraklarda şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Yerlileri kullanmak, Afrika'dan esir getirmekten daha ucuz olacaktı. Onları zincire vurup şekerkamışı plantasyonlarında çalışmaya zorladılar.
Ama, yerliler birkaç kamış kestikten sonra duruyor, kırbaca rağmen devam etmiyorlardı. Nedenini öğrenmek kolay olmadı, ama sonunda çözdüler. İnsanın kendine yetecek olanından fazlasını kesmesini yerlilerin aklı almıyordu. Yerliler kedi gibiydiler.
Beyaz adam çıkagelmeden önce Afrika ve Avustralya'daki insanlar da kedi hayatı yaşıyorlardı.

Geçenlerde, dişçide beklerken bir dergide okudum. Kanada hükümeti bu yıl daha çok kutup ayısı avlanması için ruhsat vermiş. Bunun nedeni, son zamanlarda ayıların yerleşim yerlerinin yakınlarında alışılandan daha çok sayıda görülmeye başlanmış olmasıymış. Yetkililer bunu ayıların sayısının artmasına bağlamışlar.
Gerçek neden daha sonra öğrenildi. Buzlar süratle eriyor, kutup ayılarının yaşama ve beslenme alanları daralıyordu. Ayılar çoğaldıkları için değil, yiyecek bulmak ümidiyle yerleşim yerlerinin kıyılarında dolaşıyorlardı.
Kim bilir bu arada kaç ayı öldürüldü.
Kendini beğenmiş beyaz adam, dünyayı bir çiftlik, kendini de bu çiftliğin kâhyası sanıyor. Nerede kaç hayvan vurulacak, hangi mevsimde ne kadar balık tutulacak, hangi mevsimde hangi kuş avlanacak, hangi bataklık kurutulacak, hangi nehrin önüne set çekilecek, nerede ne ekilecek, kurgulayabileceğini sanıyor. Lego kutusunun başındaki çocuk gibi.
Kedi mi akıllı, beyaz adam mı? Öğrenmemize çok zaman kalmadı.

10 Aralık 2006 Pazar

Kıbrıs: Yan yana tamam, iç içe ı-ıh!

Lefkoşa

Önce Simerini adlı Rum gazetesinde bir haber çıktı. Lefkoşa'nın Rum semtindeki İngiliz Okulu'nda bir Türk öğrenci, Rum bir öğrencinin göğsündeki haça tükürmüştü.

Kıbrıs'ın en iyi okulu olan İngiliz Okulu adada Türklerle Rumların birlikte okuduğu tek okuldur. İngiliz döneminde kurulan okula eskiden sınavla her yıl 30 Türk, 70 Rum alınırdı. Toplumlararası çatışmalar başlayınca Türkler okula gidemez oldular.

Birkaç sene önce sınır kapıları açılıp gidiş gelişler serbestleşince, okul yönetimi tekrar Türk öğrenci alınmasına karar verdi. Türkleri teşvik etmek için burs verildi.

Simerini'deki haberden iki gün sonra okul dışından bir grup Rum öğrenci İngiliz Okulu'nu basıp Türklere sopalarla saldırdı. Çocuklardan bazılarını hastanelik edecek kadar dövdüler. İngiliz Okulu'nun Rum öğrencileri sınıf arkadaşlarını korumaya çalıştı.

Rum polisi aşırı sağ örgüt üyesi olan saldırganlardan biri hakkında işlem yapmaya karar verdi. Diğerleri, "Çocukluk halidir, kulaklarını çektik, olayı büyütmeyelim" lafları arasında salıverildi.
Çok geçmeden Simerini'deki haberin uydurma olduğu ortaya çıktı.

Kıbrıs'ta iki toplum arasında tansiyon artıyor. Hudut kapılarından geçişlerde büyük azalma var, çünkü hem Türkler hem Rumlar kendilerini diğer tarafta güven içinde hissetmiyorlar. Bu özellikle düşmanca bir tavırla karşılaşan Türkler için geçerlidir.

Birleşmiş Milletler kaynaklarından aldığım haberlere göre; Rum yönetimi Türklere zorluk çıkarılmasını teşvik ediyor. Rum tarafında Türklerin katıldığı birkaç Rum organizasyonunda bütün Türk katılımcıların arabalarının lastikleri kesildi.

Rumlar, Kuzey'de Rum mülkünde oturanlara yedi yıl hapis cezası getiren bir yasayı geçirdi. Bunun anlamı Türklerin yarıdan fazlasının Rum tarafında gözaltına alınma tehlikesi içinde olduğudur. Rum sivillerin güneye geçen Türklere karşı saldırgan tutumları o kadar çok arttı ki, Birleşmiş Milletler istatistik tutmayı düşünüyor.

Sınır kapıları açıldığında umut Türklerle Rumların kaynaşacağı yönündeydi. Tersi oldu. Türklerle Rumlar birlikte yaşamak istemediklerini anladılar. Rumların büyük çoğunluğu Türkleri hakir görüyor. Türklerden nefret ediyor. Onlarla bir arada yaşamak istemiyor.

Türklerle Rumlar iç içe yaşayamazlar. Yan yana yaşayabilirler ama iç içe mümkün değil. Kapıların açılması sadece adalılara değil Birleşmiş Milletler'e de bu gerçeği gösterdi.

Avrupa Birliği de bu gerçeğe gözlerini açmalıdır. Çünkü bu Avrupa'nın da gerçeğidir. Yugoslavya'nın parçalanıp etnik devletlere ve devletçiklere bölünmesini kabul hatta teşvik eden AB'nin Kıbrıs'ta iki toplumun iç içe yaşamasını istemesi çelişkili bir ukalalık ve salaklıktır.

Türkiye'nin Kıbrıs politikasını yeniden formüle etmesinin zamanıdır.

3 Aralık 2006 Pazar

Hostesin dişleri

11,277 metre yükseklikte uçuyoruz ve dışarıda sıcaklık -60 derece. Uçak ortadan ikiye bölünürse yere düşmeden önce buz keseceğimiz anlamına mı geliyor bu?
Hostes boş çay fincanımı alırken gülümsüyor ve dişlerini görüyorum. Çok güzel dişleri var. Beyaz, sağlıklı ve göze hoş gelen bir biçimde sıralanmış. Dudakları güzel. Gülümseyişi de.
Gülümseyişi güzel olan çok az insan var, düşünecek olursanız. Birçok insanın gülümseyince ağzı açık bir yaraya benziyor.
Canım hostesin yeniden gülümsediğini görmek istiyor. Gülümsesin, dudakları aralansın ve dişlerini yeniden göreyim istiyorum ama onu çağırıp "Bana lütfen dişlerini göster" diyemem. Her ne kadar bu, müzede geri dönüp aynı tablonun önünde bir defa daha durmak gibi zararsız bir istek olsa da.
Hostes bunun zararsız bir istek olduğunu bilemez. "Dişlerini görmek istiyorum. Lütfen bana gülümse" desem herhalde yüzünden gülümseme silinir. Belki erkek kabin memurlarını çağırır beni zararsız hale getirmeleri için. Oysa ben zaten zararsızım.
Yapılabilecek şey var. Yapılmayacak şey var. Hostesten dişlerini sergilemesini istemek yapılabilecek şeyler kategorisine girmiyor. Şirket politikası bu hizmeti kapsamıyor. Bilet parasına dahil değil. Yasaların, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu bir istek değil.

Ekranda İstanbul'a 751 kilometre kaldığını okuyorum. Süratimiz saatte 816 kilometre. İstanbul'a 1 saat 10 dakika sonra varacakmışız.
En arkadaki sıranın önündeki sırada oturuyorum. Yanımda iki boş koltuk var. Sonra koridor. Sonra içki servisi başladığından bu yana sürekli viski içen kazaklı bir adam. Kulaklıkla uçağın diskoteğinden fasıl dinliyor. Kulaklığından taşan müzik bana kadar geldiğinden biliyorum bunu. Ona baktığımı görünce yüzü bir tebessümle yırtılıyor ve el sallıyor. Sanki yüz sene aradıktan sonra bana kavuştu. Zaman zaman ellerini kaldırıp orkestrayı idare ediyor. Bazen de parmaklarıyla koltuğun kolunda veya masasında fasla eşlik ediyor. Gözleri zevkten kısılmış. Kafası kendini rüzgârın akıntısına bırakmış bir martı gibi sallanıyor.
Suratına iki tane patlatmak geçiyor içimden.
Acaba hostesi çağırıp ben de bir viski mi ısmarlasam? Belki kadehi uzatırken bana gene gülümser.
Yapmak isteyip yapamadığımız ne kadar çok şey olduğunun farkında mısınız? Sürekli ayak frende.
Herkes güzellik uzmanı. Gözlerimiz yıldırım hızıyla kadınları inceleyip sınıflandırıyor, güzelliklerine ve cinsel çekiciliklerine göre. Gözün retinası saniyede yüzlerce defa resim çekip beyne yolluyor.
Ne kadar yorucu bir şey erkek olmak.
Yazın ormanda yürürken çam kozalaklarının çıtırdayarak açıldığını duyuyorum. Kozalağın olgunlaşmış tohumlarını bırakmasının sesidir bunlar. Erkek dediğin sürekli çıtırdamaya hazır etten bir kozalaktan başka nedir?
Başımı kitabımdan kaldırınca adamın önüne yeni bir viski kadehi konmuş olduğunu görüyorum. Eğilmiş, önümdeki koltuklara yayılmış İngiliz kadını lafa tutmaya çalışıyor.
Uçak iniş için alçalmaya başladı. Şimdi 3,172 metre yükseklikteyiz ve sıcaklık -1 derece. Burada uçak ikiye ayrılırsa yere düşmeden önce buz tutmayacağız, sadece biraz üşüyeceğiz.

26 Kasım 2006 Pazar

Alaton'un ceviz ormanı

Geçenlerde enerji konusunda hazırlamakta olduğum bir yazı için görüşlerini almak üzere işadamı İshak Alaton'u aradım.
"Nasılsınız?" soruma "Süper" diye cevap verdi. Ve yanlış anlama ihtimalini yüzde yüz bertaraf etmek için olacak, tekrarladı. "Süper, süper, süper!"
Sonra beni çok şaşırtan bir haber verdi, her zaman olduğu gibi pozitif enerji yüklü bir sesle.
"Seksen yaşına geldim!
O kadar olmuş muydu? Bana onu tanıdığım, herhalde, otuz yıl içinde hiç değişmemiş gibi gelmişti. Bazı insanlar insanda böyle bir izlenim uyandırır. Çevreleri değişir ama onlar aynı kalır sanki. Bir ağaç gibi.
Tebrikler dedim. "Gençken bu kadar uzun yaşayacağınızı düşünmüş müydünüz?"
"Hayır. Büyük şaşkınlık içindeyim. Yirmi birinci yüzyılı göreceğime hiç ihtimal vermiyordum."

"Nasıl bir duygu 80 olmak?
"Nasıl olduğun değil nasıl hissettiğin önemli. Ben kendimi hâlâ genç hissediyorum. Hayattan tat alıyorum. Hep huzur duyarım içimde. Hep olumlu düşünürüm. Hep ileriye bakarım. Hiç geriye bakmam.
"İster genç ol, ister yaşlı... Yaşınla barışık değilsen ihtiyarsın demektir. Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.
"Ben sosyal hayattan kopmadım. Çok aktif bir insanım. Bir ceviz ormanı yetiştiriyorum. Seksen dördümde ceviz kıracağım. Kendi cevizlerimi. Bu gibi şeyler heyecan verici bir hayat devamlılığı yaratıyor bende."
Alaton, Alarko şirketinin kurucu ve en büyük hissedarlarındandır. Şirket inşaat, enerji ve klima imalatı gibi işlerle uğraşıyor.
Alaton, normal mesai yapar gibi işe gittiğini ama şirketin işlerine karışmadığını söylüyor. Ortaköy'de yeşillik içinde, Boğaz'a bakan, yazın balkonunda oturduğu bir ofisi var.

"Emekli olmama gerek yok" diyor. "Ben şirketi aştım. Şirket benim için önemli, ben şirket için önemli değilim."
Enerji konusunda bilgi almak için aramıştım onu ve enerji konusunda bilgi aldım. Aradığım bilgi düğmeyi çevirdiğinizde kablodan elektrik ampulüne giden enerjiyle ilgiliydi. Bu konuda bana bir şey söylemedi.
"O iş ile başka arkadaşlarım uğraşıyor" dedi. Onun yerine bana pozitif düşünmek, çalışmak, merak etmek, keyif almakla ilgili enerji konusunda bilgi verdi.
Umarım bunun birazını bu yazı aracılığıyla sizlere de geçirebildim.

19 Kasım 2006 Pazar

Sesli olarak

OZANKÖY

Sesli olarak kendi kendime konuşmaya başladım. Pişirdiğim çorbayı içtikten sonra kendi kendimi tebrik ediyorum, tabağı bulaşık makinesine yerleştirmeye giderken. "Teşekkürler Metin Münir! Harika bir çorba yaptın. Hem doyurucu, hem sağlıklı, hem de şişmanlatmıyor."
"Afiyet olsun" diye cevap veriyorum kendi kendime.
"Bir şey değil."
Kendim iken ayrı, kendi kendime cevap verirken ayrı ses tonları kullanıyorum.
Çıldırıyor muyum? Bunamaya mı başladım?
Daha sonra DVD'den Woody Allen'ın Melinda and Melinda adlı filmini izliyorum. Melinda'yı evlerinde kaldığı kız arkadaşıyla kocası partiye götürüyorlar. Partide siyah bir piyanist Bach çalıyor. Melinda'nın kız arkadaşı piyanistin yanına oturuyor. Parçayı dört el çalmaya başlıyorlar.
Bu parçayı çok sevdiğimi ve uzun zamandan beri Bach dinlemediğimi hatırlıyorum. Kalkıp mandalina almak üzere mutfağa yürüyorken yüksek sesle, "Bach'ı çok seviyorum" diyorum. "Çook ama çoook seviyorum Bach'ı. Çoooook."
Kendi kendimle konuştuğumun farkındayım. İstesem konuşmayabilirim. Ama konuşmamak için bir neden var mı?
Evde benden başka kimse yok. Olsaydı belki de çorba ve Bach konusunda biraz görüş alışverişi yapabilirdik. Konuşmak ihtiyacı duyduğuma ve konuşacak benden başka kimse olmadığına göre kendimle konuşmaktan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Kendimle konuşmayıp kiminle konuşacağım?
Evde yalnızsam kabahat bende mi?
İstanbul'dayken oturduğum Kuzguncuk'ta muhtelif tipler var. Bunlardan biri uzun boylu, yaşlıca, sokakta kendi kendine konuşan bir adam. Fısıldadığı için ne dediği anlaşılmıyor. Yüzündeki ifade kendi kendiyle yaptığı sohbetin aldığı yöne göre değişiyor.
Bir defasında onu Boğaz'ın kıyısındaki parkta gördüm. Bir eli parmaklıkları kavramış, diğer eli havada, yüzünde mutlu bir tebessüm, Karadeniz'den Marmara'ya doğru akan sulara fısıltı halinde nutuk atıyordu. Belki de karşısında onu alkışlayan on binlerce kişi görüyordu. Söylevi on dakika kadar sürdü. Sonra birkaç defa öne doğru eğilip kalabalığı selamladı ve dönüp devlet adamı adımlarla hızlı hızlı İcadiye Caddesi'nden yukarı yürümeye başladı. Yüzündeki ifadeden mitingin iyi gittiğini anladım.
Ya yakında ben de ağaçlara konferans vermeye başlarsam?
Belki, ifrata kaçmadan, insanın kendi kendiyle yüksek sesle konuşması normaldir.
Kendi kendine konuşmanın kötü bir namı var, ama.
Beni birisi duysa "Zaten manyaktı, iyice kaçırmış" diyecek.
İnsan tek bir kişi değildir aslında ve içinde, benliğinin evinde oturan kiracılarla sürekli muhabbet halindedir.
Buna karışan yok.
Hatırlamaya çalışıyorum. Eskiden de kendi kendime yüksek sesle konuştuğum oluyor muydu? Hatırlamıyorum. Bu da iyiye alamet değil.
Melinda and Melinda biter bitmez müzik çalara bir Bach CD'si koyuyorum ve koltuğa uzanıyorum. Başımın altına bir yastık yerleştiriyorum.
"Bir daha çal, Sam" diyorum başla düğmesine basarken. "Ama, arada konuşursam, kusura bakma."

5 Kasım 2006 Pazar

Büyüklük kader değil terdir (2)

Bilim adamların araştırmalarına göre, bir sahada en iyi olanlar "belli bir amaca yönelik olarak" en çok çalışan veya antreanman yapanlardır.
Belli bir amaca yönelikten kasıt, sürekli ve tutarlı çalışmadır. Hafta sonları dahil her gün aynı saat mesai ortaya koyanlar en başarılı olanlardır.
Örnek; Bir grup bilim adamı konservatuar öğretmenleri tarafından derecelendirilen 20 yaşındaki kemancıları inceledi. En iyileri o güne kadar 10,000 saat keman çalışmışlardı. İkinci sıradakiler 7,500 saat keman çalıştılar. Üçüncüler 5,000 saat.
Cerrahlardan sigortacılara bütün sahalarda tespit aynıdır. Çok çalışan çok iyi olur. Muazzam çalışırsan, büyük.
Her gün çalışmanın ne kadar önemli olduğunu virtüzlerden iyi kimse bilemez. İşte geçen yüzyılın en usta piyanistlerinden Vladimir Horowitz (1903-1989): "Bir gün piyano çalışmasan ben farkına varırım. İki gün çalışmazsam eşim farkına varır. Üç gün çalışmazsam dünya farkına varır."
En iyi futbolcular en çalışkan olanlar ve en çok antrenman yapanlardır. Türk futbolcular, genelde, Avrupalı veya Güney Amerikalı meslektaşlarından arkadaysalar daha az antrenman yaptıklarından ve sahada daha az çalıştıkları ve daha yavaş olduklarındandır.

Bu kural Orhan Pamuk içinde geçerlidir. Pamuk Türkiye'deki bütün diğer romancılardan daha yoğun yazdığı ve Nobel almaya daha fazla çalıştığı için Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Anasından romancı doğduğu veya erken yaşlarda yazmaya karşı büyük bir eğilim gösterdiği için değil.
Birçok insan için okul bitince eğitim de biter. Bu yarışta geri kalmayı garantilemenin en etkin yöntemidir. Eğer başa yarışmak istiyorsanız şuna inanmanız lazım: Eğitim, çalışmak, antrenman hayat bitince biter.
Bu formül basit görünebilir ama değil. Ancak çok az sayıda insan büyük olmak için gereken gayreti sarfetmeye muktedirdir. Aksi takdirde sadece çok az sayıda insan büyüklüğü yakalayamazdı.
Peki onları iten nedir? Neden bazıları hiç durmadan çalışmak ve daha iyi daha iyi olmak için gerekli motivasyona sahip de diğerleri değil? Bu motivasyon nereden geliyor? Bu soruların cevabını bilen yok.
Ama bu kadarını bile bilmek çok önemli: Büyüklük tanrı vergisi değil. Doğuştan var olan veya olmayan bir yeteneğin esiri değiliz. Demek ki uğraşı olarak seçtiğimiz sahada kaderimizi büyük oranda kendimiz şekillendirebiliriz. Erişmek istediğimiz menzili kendimiz tayin edebiliriz. Büyüklük birkaç kişi için rezerve edilmiş bir şey değil. Sana, bana, herkese açık bir şey.
Şans sadece hazırlıklı olmanın fırsatla buluşmasıdır.

4 Kasım 2006 Cumartesi

Büyüklük kader değil, terdir (1)

Kimse annesinin karnından, büyük bir futbolcu, dünyaca ünlü bir işadamı veya satranç ustası olarak doğmaz.
Büyüklük nasıl yakalanabilir? Özel bir yetenekle dünyaya gelenler mi büyük olur? Yoksa seçtiği sahada mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar çalışıp didinenler mi?
Fortune dergisi kasım sayısının büyük bir bölümünü bu soruların cevabına ayırdı. Değişik konularda olağanüstü başarı sağlamış insanlar üzerinde araştırma yapan bilim adamlarının bulgularını inceledi.
Sonuç: Büyüklük kader değildir, ter dökülerek elde edilen bir şeydir.
Büyüklük mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar yapılan muazzam bir mesainin ürünüdür. Yetenekli olarak dünyaya gelmenin değil.
Büyüklükten kastım, herhangi bir sahada dünya çapında olmaktır: Şampiyon bir golfçü veya tenisçi, rekortmen bir atlet, çığır açan, buluş yapan bir bilim adamı, çağın en iyilerinden sayılan bir piyanist veya finansçı olmak, örneğin.

Yetenek herhangi bir şeyi çok iyi yapabilmek için insanın doğuştan sahip olduğu bir hünerdir. Bilim adamlarına göre böyle bir şey yoktur. Hiçbir insan herhangi bir konuda başarı göstermek için özel bir yetenekle donatılmış olarak dünyaya gelmez. Veriler insanların doğuştan sahip oldukları yeteneklerle büyüklüğe eriştikleri inancını desteklemiyor.
Harika çocukları bile harika yapan, çok erken yaşta çalışmaya başlamaları, genelde, kendilerini eğiten ve destekleyen anne babalara sahip olmalarıdır. Ama birçok harika çocuk harika bir büyük olmaz. Ve harika birçok büyük küçükken herhangi bir özel kabiliyete sahip görünmüyordu.

Konuyu size şöyle özetleyeyim (Fortune'den öğrendiklerimin ışığında):
Aklınıza gelebilecek herhangi bir konuda insanlar başlangıçta çok çabuk öğrenirler. Sonra öğrenmeleri yavaşlar, sonra da tamamen durur. Ama bazı insanların öğrenmesi ve gelişmesi hiç durmaz. Onlar yıllar hatta on yıllar boyu öğrenmeye ve gelişmeye devam eder. İşte büyüklüğü yakalayan bunlardır.
Neden? Neden bazı insanlar öğrenmeye ve daha iyi performans göstermeye devam eder de bazıları etmez?
Çünkü bazıları çalışmaya devam eder, diğerleri durur.
Beyin adale gibidir. Çalıştırıldıkça güçlenir.
1993'ten beri bu konuda yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: Çalışmadan veya antrenman yapmadan büyüklüğü yakalamak diye bir şey söz konusu değildir. Herhangi bir sahada dünya çapında olabilmek için en az on yıl mesai gerekir. Ortalama on yıl değil, en az on yıl. Müzik, edebiyat gibi konularda ise en üst noktayı yakalamak 20-30 yıllık tecrübe gerektirir.
Diyeceksiniz ki on yirmi yıl çalışıp bırakın büyük olmayı, daha iyi olmayı beceremeyen çok insan var. Onların eksiği ne?
Cevabı yarınki yazımda.

29 Ekim 2006 Pazar

Ağaçlar yoldaşım olsun

Orman sabitmiş gibi görünür. Ağaçlar, ayakları olmadığı için bize yer değiştirmemeye, hep aynı yerde durmaya mahkûmmuş gibi gelir.
Doğru değil. Ağaç sabittir ama tohumları değil. Her cins ağacın tohumlarını taşıyıp gömmek için kullandığı değişik yardımcıları var. Yerçekimi, rüzgâr, su, kuşlar, hayvanlar, insanlar hepsi tohum taşıyıcılarıdır. On binlerce, hatta milyonlarca yılın perspektifinden baktığımız zaman orman, bazı kuşlar gibi, göçmendir.
Meşe ve huş ağacı, iyi bir yılda, milyonlarca tohum verirler. Bu ağaçlar yüzlerce yıl yaşayabildiklerine göre başka yerlere hicret etmek için milyarlarca ayağa sahiptirler demektir. Ağaç bu ayaklarla iklimin koşullarını en uygun bulduğu yere gider.

On bin yıl önce, son buzul çağı sona erdiğinde güneye kaçmış olan huş ağacı ve akçaağaç geri çekilen buzların boşalttığı eski evlerinde geri dönmek için adeta yarış ettiler. Küresel ısınmanın etkisiyle Kuzey Kutbu'nun buzları eridikçe bu ağaçların daha da kuzeye gittiğini göreceğiz.
Uzayda, yeryüzündeki bulut hareketlerini kaydeden bir uydudan dünyayı milyonlarca yılın perspektifinden, çabuklaştırılmış bir film gibi seyredebilseydik, ormanların bulutlar gibi yeryüzünün değişik bölgelerinde gezindiğini görecektik.
Her yıl ağaçlar tonlarca tohumu rüzgâra salar. Onun içindir ki, karaların üçte biri ormanlarla kaplıdır. İnsanoğlunun tahribatı başlamadan önce bu daha da fazlaydı.
Dünyada bir cins insan var, tahminen 60,000 cins ağaç ve 350,000 cins bitki. Nasıl bu kadar çok cins ağaç ve bitki oldu, dünya denen kâinatın bu bahçesinde?

Dokunulmazsa, binlerce yıl yaşayan ağaçlar var. Zeytin bunlardan biridir. Kıbrıs'ta, evimin bulunduğu Ozanköy'deki bazı zeytin ağaçlarının İsa'nın doğumundan önce dikildiği söylenir. İnanıyorum, çünkü bunlardan bir tanesini gördüm. İçinde kullanılmış bir traktör lastiği yatıyordu. Rahat rahat.
Muhtemelen kesmişlerdir.
Ağaçlar yürümeye devam ediyor.
Bu defa onları önüne katan insanların yarattığı kirliliğin yarattığı küresel ısınmadır. İngiltere'nin güneybatısındaki Dorset'te yaşayan bir kadın geçenlerde bana yolladığı bir mektupta bir komşusunun arazisine zeytin diktirdiğini söyledi. Zeytin Akdeniz'i bırakıp kuzeye hicret ediyor. Yerine ne bırakacak? Çöl, diken ve hurma mı?
Aynı kadından bir de ağaç şiirleri antolojisi aldım. Adı Trees Be Company - Ağaçlar Yoldaşım Olsun. Kitabın önsözünü romancı John Fowles (1926-2005) yazdı. Fowles antolojide yer alan en eski şiirlerden birinin İsa'nın üzerine gerilmiş olduğu çarmıhın elde edildiği ağaca övgü olduğunu yazıyor ve şöyle devam ediyor: "Şimdi çarmıha gerilmiş olan İsa değil ağaçtır. Ağaç insan açgözlülüğünün ve aptallığının çarmıhında can çekişiyor."
Fowles bu satırları 1989'da yazdı. On altı yıl sonra, zeytinler Akdeniz'den kaçarken, başında dikenlerden taç, insan açgözlülüğünün ve aptallığının çarmıha götürülen insanlığın kendisidir.

22 Ekim 2006 Pazar

Silahlara veda

İlkokul üçü Yeni Cami'de bitirdikten sonra dördüncü sınıfa Haydar Paşa İlkokulu'nda başladım.
Her iki okul da Lefkoşa'da, surlar dahilindeydi. Haydar Paşa, Kıbrıs'ı 1192-1489 arasında yöneten Fransız Lüzinyan'lardan kalma, camiye çevrilmiş bir kilisenin bahçesinde, iki katlı taş bir binaydı.
Cami kapalıydı. Yarasalar boş binayı yuva yapmıştı. Teneffüslerde küçük, yuvarlak el aynalarıyla güneşi, pencerelerden içeri aksettirerek aydınlıktan hoşlanmayan yarasaları rahatsız ederdik. Eğer güneş gözüne gelirse yarasanın tutunduğu yerden yere düşeceğine inanırdık. Düşüyorlar mıydı? Düşüyorlarsa, muhtemelen, bizim bu salaklığımıza kasıklarını tutarak gülmekten düşüyor olmalıydılar.
Haydar Paşa kavgalı dövüşlü bir okuldu. Teneffüslerde muhakkak birkaç yumruklaşma olurdu. Yenen oğlan hindi gibi kabarır, bahçede efelenerek dolanırdı.
Hayatımda kimseyle yumruklaşmamış olmakla beraber bir fırsatını bulunca kavga çıkarıp efeler sınıfına girmeyi denemeye karar verdim. Bir gün teneffüste, oyun sırasında bir sınıf arkadaşımla takıştım. Tartışmaya başladık. Yüzüne bir tane patlattım. Onun da bana vurmasını bekledim ama vurmadı. Elleri yanına düştü. Yüzü buruştu. Sessizce ağlamaya başladı.
Müthiş bir pişmanlık ve üzüntü duydum. İçimden onu kucaklamak ve özür dilemek geçti ama yumuşaklık şiddet kadar kolay dışarı vurulamıyor. Zil çaldı. Dağılıp sınıflara koştuk.
O, herhangi birine attığım ilk ve son yumruk oldu. Aradan yarım yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ arkadaşımın yüzünün buruşmasını, yanağındaki yaşları ve içime üçüncü kat penceresinden aşağıya atılan bir piyano gibi düşen üzüntüyü hatırlıyorum.
Yıllar sonra, Erenköy'de mücahitlik yaparken Rumlarla çıkan çatışmalarda şiddetin âlâsını yaşadım ama oradan da hiçbir zaman doğru dürüst bir asker olamayacağımı anlayarak geri döndüm.
Erenköy'de çok basit bir gerçeği anladım. Cephenin her iki yanında aynı insan nöbet tutar. O insanın tek bir isteği var. Orada olmamak. Oradan çok ama çok uzaklarda, ölüm tehlikesinden uzak yerlerde olmak.
Nerede olursa olsun, dünyanın bütün cephelerinde durum budur.
İnsanın en az istediği şey ölmektir.
Ama, hikâye bu kadar basit değil.
Yaşamak, bir nesilden diğerine temsilci yollayabilmek için, iyi kötü bütün hasletlere ihtiyaç var. Bugün dünyanın hali böyledir. Peygamber gibi yaşarsın. Yarın, dünyanın hali değişir, sen aynı kalırsın ama yaşamak için bu defa kanlı katil olman gerekebilir. Çünkü yaşamak zorundasın.
Nasıl bir cerrahın elini uzattığında o anda ihtiyaç duyduğu aleti avucunun içinde bulması gerekiyorsa, aynı şekilde insanın da değişen koşullarda varlığını sürdürebilmesi için cephaneliğinde bütün hasletlerin bulması gerekir.
Her insanın içinde dışarı çıkmak için zaman zaman kapıyı zorlayan bir katil, bir hırsız, bir işkenceci, bir ırz düşmanı var. Her katilin, hırsızın, işkencecinin ve ırz düşmanının dışında da içeri girmek için kapıyı zorlayan bir melek.
Ve uygarlık insanın üstünde şeffaf, ince bir giysidir.


8 Ekim 2006 Pazar

İki yüzü keskin bıçak

Cuma günü saat 12.30 sıralarında, İstanbul'da havaalanı iç hatlar terminalinin önünde arabasını bekleyen bu seçkin görünümlü, gözlüklü, şık adam kim?
Dostunuz Metin Münir tabii.
Nereye gidecek?
Bağcılar Adliyesi'ne.
Neden?
Çünkü, halka açık bir şirket, yazdığı bir yazıdan dolayı aleyhinde savcıya suç duyurusunda bulundu. "Kasten gerçeğe aykırı yayın yaparak" Bankacılık Kanunu ve Sermaye Piyasası Kanunu'nun bazı maddelerinin suç saydığı fiilleri işlediğini iddia ediyor. Hakkında dava açılsın, hapse atılsın, tazminat ödesin istiyor şirket. Savcı, Metin Münir'i sorguya çekecek. Dava açmaya gerek olup olmadığına karar verecek.
Bir saat sonra Adliye Cafe'de çay içerek avukatın gelmesini bekliyorum. Bütün masalar dolu. Dudağı sigaralı insanlar, salonu duman dolduruyor. Duvarlarda İsviçre Alplerinden manzaralar var. Yeşil kırlarda otlayan inekler, akan sular, Matterhon Tepesi.
Galiba müşterilerin çoğu Adliye çalışanı. Veya avukatlar ve müşterileri.
"Bir kültablası versene Kadriye" diye bağırıyor biri, tezgâhta çay ve tost servisi yapan kadınlardan birine.
Yuvarlak bir masada oturan iki adam var. Öne eğilmişler, başları birbirine değecek gibi. Biri avukat olmalı, diğerine bir şeyler anlatıyor. Diğeri konuşmadan başını sallıyor.
Yanımdaki masada beş kişilik kadınlı erkekli bir grup sohbet içinde. Güneşli sokaktan içeri gelen iki kişi benim masadan sandalye alıp grubun masasının etrafındaki daireyi genişletiyor. Yeni gelenlerden biri pembe gömlekli, pembe kravatlı, otuzlarında bir adam; herkese çay ısmarlıyor.
Masadaki kadınlardan biri, "Ben içmeyeceğim" diyor.
"İç" diyor adam. "Bir bardak çayın kırk yıl hatırı var." Gülüyor. "Kırk bir yıl!"
"Ama ev mi burası" diye itiraz ediyor kadın.
"Şu benim araba da güneşten yanıyor" diyor yeni gelen diğer adam. Elektrik direğinin altında duran arabayı işaret ediyor burnuyla, başını kaldırıp.
Kahkahalarla gülüyorlar. Onun arabası olmadığını herkes biliyor.
"Üzerine branda çekelim" diyor bir başkası.
"Branda rengini soldururmuş" diyor kadınlardan biri.
İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü törenleri var. Trafik berbat. Avukat bir türlü gelmiyor.
Mesai saati başlayınca kahve boşalıyor.
Bir çay daha ısmarlıyorum, iki saat önce varlığından bile haberdar olmadığım bir kafede dönen insan alışverişini seyrederek. Alıştım bile buraya.
Sonra avukat geliyor. Bir kahve içiyor. Bana soruşturma ile ilgili bilgi veriyor. Adliye binasına giriyoruz. Avukat, savcının içeride olup olmadığını soruyor kapıdaki polise. "Hiç görmedim" diyor polis.
Asansörle beşinci kata çıkıyoruz. Savcı odasında yok. Avukat "bekle" deyip bir kat aşağıya iniyor ve az sonra yanında savcıyla dönüyor.
Sorgu iki saat kadar sürüyor.
Gömleğimin arkası terden tenime yapışmış asansöre doğru yürürken hafifçe başım dönüyor. Rahatlamış trafikte eve dönüyoruz.
Kasten, doğru haber yazıp birilerinin işini bozduğunuzda başınıza böyle işler gelebilir. Dava açılacak mı, açılmayacak mı, bir ay sonra öğreneceğim. O zaman size halka açık şirketin adını açıklayacağım.
Adaletin bıçağının iki yüzü de keskindir. Biri benim parmağım için, diğeri hakkımda dava açtırmak isteyenler için. Bakalım kimin parmağı acıyacak?

1 Ekim 2006 Pazar

Tatilin ikinci günü

Salonda, sallanan koltuğa oturmuş müzik dinliyorum. Benim burada olduğumun farkında olmayan serçeler öterek dutun dallarında oynaşıyor. Ağacın gövdesinde başı yukarıya kalkık bir kertenkele var.
İçimde bir ses beni dürtüyor: "Başka bir yerde ol, başka bir şey yap."
Herhangi bir yerde olmak zorunda değilim. İstediğim yerde olabilirim. İstediğimi yapabilirim diyorum. "Buradan başka bir yerde ol, bu yaptığından başka bir şey yap" diye ısrar ediyor ses, bir öneride bulunmadan. Bir öneride bulunmuyor, çünkü yüzmeye veya dağda yürüyüşe gitsem burun kıvırıp beni gene arkamdan itecek: "Burada olma, bunu yapma, başka bir yerde ol, başka bir şey yap."
Yaptığım hiçbir şeyin tam keyfini çıkarmamı istemiyor bu sesin sahibi. Ben yani. Kendimi arkamdan iten benim.
Mutfak kapısına yakın bir yerlerde leş kokusu var. Bir fare veya kuş veya yılan ölüsü olmalı. İçeride mi, dışarıda mı belli değil. Dolapları açıp kokluyorum. Çamaşır makinesinin, bulaşık makinesinin arkasına bakıyorum. Sandığın altına bakıyorum. Yok. Dışarıya çıkıyorum. Mutfak penceresinin altındaki menekşelere bakıyorum. Yok. Ama koku var.

Su esrarengiz bir şeydir. Deniz suyundaki tuz oranı milyonlarca yıldır sabit. Okyanuslardaki ortalama tuzluluk % 3.5'tir. Yani her litre deniz suyunda 35 gram tuz var. Dalgalar hangi yönden gelirse gelsin karaya hiçbir zaman yanlamasına vurmaz, hep karşıdan vurur. Dalgaların taş yontmadaki maharetleri en usta heykeltıraşlarda yoktur.
Bu boş koy boydan boya çakıl taşlarıyla kaplı. En büyük çakıl taşları -bazıları o kadar büyük ki, kaya diyebiliriz- koyun batısında. Doğuya yaklaştıkça ufalıyorlar. En uçta pirinç taneleri kadar, hatta daha ufak. Muhtemelen burası dalgalara daha açık olduğu için taşlar onlara yuvarlaklıklarını veren hareketi daha sık yaşıyorlar.
Dalgalar çakılları döndüre döndüre geri çekiyor, sonra çevire çevire kıyıya itiyor. Birbirlerine değiyorlar. Kumların içinde çevriliyorlar. Sivri uçlarını kaybedip yuvarlaklaşıyorlar. Yuvarlak, güzel bir çakıl olmak için kaç yıl boyunca, kaç defa döndürülmek lazım? Belki de yüzlerce yıl alan bir süreç bu.

Ama dalgalar durmuyor. Kayalar taş, taşlar kum oluncaya, kumlar birbirine sürtüne sürtüne gözle görünmeyecek kadar ufalıncaya kadar devam ediyor. Ufalmak kaybolmak değil, ama. Nasıl atomlar birleşip çakılı meydana getirdiyse çakıl aşına aşına özüne dönecek ama kaybolmayacak. Çünkü var olan bir şey yok olmaz. Canlı cansız her şeyin içinde olduğu bu süreç sonsuza kadar tekrarlanacak.
Yere bakarak yürüyorum. Siyahtan uçuk kakao köpüğüne değişik renklerde çakıllar var. Hiçbiri tıpatıp değil. Hepsi birbirinden farklı. Aralarında en mükemmelini arıyorum. En simetrik, pürüzsüz, en yuvarlak, şekil olarak en saf olanını. Tam daire çizen, yuvarlak, tam disk, veya tam yumurta şeklinde.
Ama bulamıyorum. Çünkü "en" yok.
Tamam. Tamam. Gidiyorum. Başka bir yerde olacağım. Başka bir şey yapacağım.

24 Eylül 2006 Pazar

Bitkin

OZANKÖY

Dalgaların üzerinde kıyıya vurduktan sonra dağılmayan köpükler var. Sudan başka bir şeyin köpüğü. Kimyevi bir pislik. Kim bilir neyin kalıntısı. Birkaç kilometre batıdaki otelin denize boşalttığı çamaşır suları olabilir.
Arabaya binip diğer koya gidiyorum. Orada da aynı köpükler var. Tekrar arabaya binip başka bir koya gidiyorum. Orada da durum aynı. Akdeniz bir lağım haline geldi. Her yer böyle.
"Canı cehenneme" deyip suya giriyorum ama içim rahat değil. Kulaçlarımın meydana getirdiği hareket suda köpüklerin oluşmasına neden oluyor.
Maskenin camından altımda yüzen küçük balıklar görüyorum. Açık ağızlarından içeri giren suyun içindeki oksijenle yaşıyorlar. Acaba suyun tadının değişmiş olduğunun farkında mıdırlar?
Ayağıma bir şey takılıyor. Naylon torba olmalı. İğrenerek itiyorum.

Böyle yüzmenin keyfi yok. Çabuk kulaçlarla dışarı çıkıyorum. Mayomu çıkarıp belime havlu sarıyorum. Oturacak yer arıyorum ama üzerinde katran olmayan bir tek kaya yok.
İçimi kasvet kaplıyor. Daha tatilin ilk günü.
Etrafa bakıyorum.
Issız koyu bir uçtan diğer uca kaplayan çakıllar, denizin dışarı attığı veya buraya gelen tek tük insanın terk ettiği plastik pisliklerle kaplı. Bitkiler bitkin. Toprak susuzluktan çatlamış. Beşparmak Dağı yorgunluktan yere düşecek gibi. Üzerinde duran sıra bulutlar bile sanki ikinci el.
Dünyanın genç olduğu çağları özlüyorum.
Bazen tarihinin son yıllarını yaşıyoruz gibi geliyor bana. İnsanı sırtında taşıyan yeryüzü, acımasızca hor kullanılan bir katır gibi takatının son kertesine gelmiş, bitkinlikten ne yapacağını düşünemez halde. Bizi üzerinden atmaya hazırlanıyor.
Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et, diye tekrarlıyorum sesli olarak arabanın direksiyonunda. Hiçbir şeye bağlanma. Her şey geçicidir. Bağlılık kasvet getirir.
Dikiz aynasında sabırsızlıkla homurdanan bir inşaat kamyonu var. Yavaşlayıp yol veriyorum.
Bir gün, çocukken, babamla buralardaki koylardan birine yüzmeye gelmiştik. Babam dağla deniz arasındaki yamaç köylerinden birinde ormancılık yapıyordu.

Cebinden gümüş bir iki şilin çıkarıp suya attı. Sikke havada döne döne uçtu, suyu hafifçe kıpırdatarak kumun üzerine yattı. Durduğum yerden onu görüyordum.
"Su ne kadar temiz görüyor musunuz?"
Babamın yüzündeki tebessümü hâlâ hatırlıyorum. Öğleden önceydi. Kumsal boştu. Bulutsuz gök masvaviydi. Güneş suyun kıpırtılarını kumların üzerinde gösteriyordu. Sahilde hiç pislik yoktu.
Dünyayı olduğu gibi kabul et. Hiçbir şeyi değiştiremezsin. Hiçbir şey kalıcı değildir.
"Oğlum, sen bitmişsin" diyorum kendi kendime.
Sen buradan kovuldun.
Her şeyimi satıp gideceğim ve bir daha geri dönmeyeceğim.

17 Eylül 2006 Pazar

Geyik avcısı

Habertürk'ün patronu Ufuk Güldemir 2004'te ayı avlamak için Sibirya'nın Pasifik Okyanusu'na uzanan Kamçatka Yarımadası'na gitti. Bir ayı rehberi tuttu. Kar motoruyla yola çıkıp karlı tundrada ayı izi aramaya başladılar.
"Karda yaklaşık 80 kilometre hızla ilerliyoruz" diye yazdı daha sonra. "Bu sürat şart, çünkü ayı çok uzaklardan motor sesini duyup dört nala kalkıyor."
"Baş döndürücü bir sürat sonunda" ayıyı görüyorlar. Kış uykusundan uyanmış, belki 850 kiloluk, nesli tehdit altında, azman bir yaratık.
"İnanılmaz büyük" diye hatırlıyor Güldemir yazısında. "Her adımında sanki yer titriyor. Etrafından dolaşarak, muhtemelen yöneleceği bir tepenin arkasına geçiyor, yürüyerek yukarıya tırmanıyoruz. Ayı yaklaşık iki kilometre ötede ve ip çekmiş gibi bizim tepeye doğru geliyor."

Koca oğlan 150 metre yaklaştığında Güldemir tetiği çekiyor. Mermi ayının omzuna isabet ettiğinde "Sanki yanardağ patlıyor. Koca cüsse önce sırt üstü yere yıkılıyor, sonra ayağa kalkıyor ve göğsünü, kurşunun değdiği yeri ısırmaya çalışıyor. Önüne geçilemez bir öfke topu, 100 bin beygir gücünde bir motorlu testere, kulakları sağır eden, adamı zürriyetten kesen bir hiddet çığlığı."
Güldemir tekrar tetiği çekiyor. Ve tekrar.
"Karla kan birbirine acıyla karışıyor. Kar ve kan bu kadar mı yakışırmış birbirine? Kızıl kar yağar mı hiç? Ayı ölünce kızıl kar yağıyor, ey sevgili okur..."
Birkaç ay önce Güldemir'in kanser olduğunu duydum. Doktorlar birkaç ay ömrünün kaldığını söylemişler. Aklıma Michael Cimino'nun klasik Deer Hunter'i (1976) geldi. Filmin kahramanı (Robert de Niro), iki arkadaşıyla beraber Vietnam Savaşı'na gitmeden önce, ava çıkar ve bir geyik vurur. Savaştan geldikten sonra av yerine döner. Bir arkadaşı ölmüş, diğeri iki ayağını kaybetmiştir. De Niro geyiği namlunun ucuna alır ama havaya ateş eder. "Tamam mı?" diye bağırır iki defa, dağlarda yankılayan bir çığlıkla.
Bir daha öldürmeyeceğim. Pişmanım, tamam mı?
Ufuk da, geyik avcısı gibi, her varlığın canının can olduğunu anlamış ve av merakından vazgeçmiştir, diye düşündüm.

Yanılmışım. Güldemir, iki hafta önce, yanında eşi ve Hasan Cemal geçen hafta Teksas'ta avdaydı.
"Uçsuz bucaksız topraklarda güneş doğuyor" diye yazdı daha sonra Cemal. "Gökyüzüyle yeryüzünün kucaklaştığı yer, yangın yeri. Yaklaşıyor av, bir kara gazel. Siyah beyaz boynuzları, gözleri, ince uzun boynu ve yürüyüşüyle ne kadar zarif. Ufuk, tüfeğini doğrultuyor. Tek bir kurşun! Sesi çınlıyor, kulağımı delip geçiyor. Kara gazel aynı anda yere kapaklanıyor, bir iki kez titredikten sonra hareketsiz kalıyor."
"Ufuk bana dönüp: 'Unutma, avlamakla öldürmek ayrı şeyler' diyor."
Eminim. Eminim, gazel ruhunu teslim etmeden önce "Öldürülseydim yanardım, ama ne mutlu bana ki avlanmışım" demiştir.
Bu olayda günlerdir beni rahatsız eden bir şey var. Gene de sana iyilikler dilerim, Ufuk. Bir kuşun kanadından düşen tüyün bile farkında olan Tanrı, dilerim, ayıya ve gazele göstermediğin merhameti sana gösterir.

27 Ağustos 2006 Pazar

Bazıları yangın sever

Ormanlar yanar. Ardından ağlaşma başlar. Onun ardından da ağaçlandırma.
İnsan eğer Kalaşnikov'la ayı avlayan türünden değilse ağlaşır, çünkü ömrü kısadır. Bir daha yangının yok ettiği yerlerde orman görmeyecek. Ama yangın doğanın umurunda değil, çünkü onun için mevsimler vardır ama zaman yoktur. Bütün zaman ona aittir.
İnsan küllerinden yeniden doğamaz, orman doğar.
Beş altı bin yıl önce Anadolu'nun her yeri ağaçlarla doluydu. O ağaçları kimse ekmedi. Kendiliklerinden büyüdüler.
Doğanın yardımımıza ihtiyacı yoktur. Gölge etme, başka ihsan istemez. Hatta gölge bile edebilirsin. Sonunda gölgeniz bir daha gelmemek üzere kaybolacak ama o her zaman olduğu yerde olacak, her yerde yani.
Bazı ağaçlar yangın sever. Çam tohumu, örneğin, ateşte pişmeden filizlenmez. Bazı ağaçlar toprak hizasına kadar yanar ama köklerinden yeniden ve eskisinden daha canlı olarak fışkırır. Örneğin keçiboynuzu, zeytin. Kıbrıs'taki büyük bir yangından sonra Beşparmak Dağları'nın yamacında daha önce orada olmayan binlerce gelincik gördüm. Acaba onların tohumlarını ateş mi filizlendirmişti?
Bir fidan bile ekmeseniz yangının kül ettiği orman 30-40 yıl içinde yeniden eski haline döner. Tabii "orman vasfını kaybetti" diye ortalığı asfalt ve betonla doldurmazsanız.
Ozanköy'deki bahçemde şu veya bu işi yapmak için çömeldiğimde yerde hep minik bitkiler görürüm. Kibrit çöpü büyüklüğünde çamlar, selviler, zeytin ve keçiboynuzu ağaçları, minik bir siklamen yaprağı, kaktüsler, çiçekler ve daha birçok bitki.
Onları yerinde bırakırım. Ormanda olduğu gibi düştükleri yerde büyüsünler. Şimdi minare uzunluğunda olan bazı ağaçlarımı ta bu hallerinden tanırım. En sağlam ağaç uçan, düşen veya kuş pisliğine sarılı olarak gelen tohumdan çıkar, dükkândan alıp diktiklerinizden değil.
İngiltere'nin Cambridgeshire eyaletindeki Monks Wood ulusal parkının yakınlarında dört hektar büyüklüğünde bir arpa tarlası varmış. En son 1961'de sürüldükten sonra terk edilmiş. Ağaçlandırma işi sincaplara, kuşlara ve rüzgâra bırakılmış. Yıl 1988 olduğunda, tarla, içinde 12 metre yüksekliğinde 891 meşe, 582 dişbudak ve 1,481 değişik ağacı barındıran bir koru olmuş. Yirmi yedi yıl. Beş milyar yıllık gezegen için zaman mı?
Doğa benim bahçem gibi minik ağaçlarla doludur. Büyümeleri için ihtiyaç duydukları tek şey rahat bırakılmaktır. Fidan olarak ekilen ağaçların üçte biri ise beş yaşına gelmeden önce kurur. Ölüm oranının yüzde doksan olduğu ağaçlandırma projeleri az değildir. Fidan olarak ekilen hemen hemen bütün bitkilerin kurak aylarda sulanması, rüzgâra karşı desteklenmesi gerekir. Tohumdan yetişenlerin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Üzerlerine basılıp ezilmemek dışında.


13 Ağustos 2006 Pazar

Oeko-Tex standardına göre evlat yetiştirmek

Geçenlerde bir gün alışverişe gittim.
Bir şeyi almaya veya vermeye ihtiyacım olduğu için değil. Canım sıkılıyordu. Bir şeyler satın alırsam hem vakit geçirir hem de havam değişir diye düşündüm. Yeni şeyler satın almak insanın kendini iyi hissetmesini sağlayan hormonlar salgılıyormuş beyinde. Geçenlerde bir yerlerde okudum bunu. Neyse.
Akmerkez'e gittim. Birçok dükkânda ucuzluk vardı. Tom Cruise'dan fazla çorabım olmasına rağmen Façonnable'a girip dört çift çorap aldım.
"Çoraplar ucuzlukta değil" dedi satıcı.
Ardından Beymen'e gittim. Yeni sezonun ürünlerinden birkaç kaşmir ceket denedim.
"İhtiyacınız varsa sezon başlamadan alın" dedi satıcı. "Sezon ilerleyince bedeninize göre bulamayabilirsiniz."
Yazın göbeğinde kışlık ceket?
"Sonra gene uğrarım" dedim.
Bu sırada gözüme bir tezgâhın üzerinde teşhir edilen iç çamaşırları çarptı. Zimmerli. Dünyanın en kaliteli erkek iç çamaşırı olduğu söylenir. İsviçre'de eski makinelerde yapılıyor.
"Varsa büyük bir tişört denemek istiyorum" dedim. Satıcı bir tane büyük verdi. Denedim.
Tıpatıp vücuduma uydu.
"İki tane alacağım" dedim.
"Zaten iki tane kaldı" dedi satıcı. Ekledi. "Bunlar ucuzlukta değil."

Birkaç gün geçtikten sonra, tişörtü giymeye karar verdim. İçine sarılı olduğu yumuşak kâğıttan çıkardım. Tırnak makasıyla üzerinden sarkan şeyleri kesip ne yazdıklarına göz gezdirdim. Çöp tenekesine attım. Sonra çöp tenekesinden çıkarıp tekrar okudum.
Aldığım giysi Vitafresh'miş. Vitafresh hem bakterileri kovuyormuş hem de "koku kontrol etkisi"ne sahipmiş. Bu özellikleri "30 evde yıkama" boyunca muhafaza ediyormuş.
Bunu neye göre biliyormuşuz?
Oeko-Tex Standard 100'e göre.
Oeko-Tex Standard 100 ne?
Biliyorsanız siz bana söyleyin.
O gün bu gündür -dört veya beş gün oldu- tişörtü sırtımdan çıkarmadım. Ara sıra çaktırmadan koltuğumun altını kokluyorum. Ter kokusu yok. Günde birkaç defa duşun bunda bir etkisi olabilir mi, bilmiyorum.
Bu sabah bilgisayarın başına geçip Google'a "Oeko-Tex Standard 100" yazdım.

Efendim. Orta Avrupa'da tekstilciler insanların çevre sorunları dolayısıyla teyakkuz durumunda olduklarını bildikleri için arayışa geçmişler. Organik pamuk kullanarak, üretim sürecinden zararlı boya, beyazlaştırıcı ve diğer kimyevi maddeleri devre dışı bırakarak sağlıklı ürünler meydana getirmişler.
Tüketiciler bir tekstil ürününün özel ihtimamla yapıldığını, sağlık riski taşımadığını nereden anlayacak? Bir marka bulmamız lazım. "Oeko-Tex" olabilir mi? Tabii.
Sonuç? Dört gün önce benim cebimde duran para şimdi İsviçrelilerin cebinde duruyor.
İşte bu gâvurlar böyle. Milletin değerlerine hakaret edene gereken dersi verecek evlatlar yetiştireceklerine, ekolojik iç çamaşırı yapıp milletin değerlerine hakaret edene gereken dersi verecek evlatlar yetiştiren Türkleri kazıklıyorlar.
Bu gâvurlar adam olmayacak.
http://www.oeko-tex.com/en/start/start.html

6 Ağustos 2006 Pazar

Ma Gıbrız Türk Hava Yolları'nı batırdıngız?

Ma dovru mu be Memedali Talat gardaş? Gıbrız Türk Hava Yolları'nı (GTHY) batırdıngııız?
Haçanda? Bu yerimoyu Türkiye'ye yalvar yakar özelleştirmeden alalı daha bir sene olmadı? Aceleniz neyidi ya a oğlum?
Bu işden annayan birkaç gişiye telefon eddim. Baa söylediklerin göre geçen seneki zarar 4.5 milyon dolarımış. Bu sene ilk altı ayda 11.5 milyon dolar daha gaybetmişler.
Be gardaş, daha yaz bitmedi. Bunun daa sombaharı var, gışı var. Bunnar böyle gidersa ... Vallahi bilmem artık, yıl sonuna kadar ... Peee!
Memedali gardaş. Kusura bakma. Gabahatı sana bulurum, başından açık gonuşayım. Be gardaş, ne luzum varıdı Ahmet Derya'yı getirsiniz GTHY'nin başına, bu işden annayan adam varıkana? Adam ilkokul muallimi. Deylim saa geldi. "Memedali Bey, ben yıllarca Cumhuriyetçi Türk Partisi'ne hizmet eddim. Partimizi igdidara daşıdık. Ben da isderim olayım bir müdürcük. Daha açık gonuşayım, isderim olayım GTHY müdürcük" dedi.
Farazam böyle gonuşdu.
Ne demedin genne: "Be Ahmet gardaş, işden geçesin GTHY başına ama sen ne annan, be gavvole, bu yerimo işden? Kaç defa bindin be tayyareye? Be gavvole, sana Airbus desem başını galdırıp havada otobüs araycang. Bu iş Angolem'de çorba içmeye benzemez."
Dedimin?
Demedin.
Oh ne güzel! Annam de bana, lokum alayım sana!
Sen o gambana kafalı UBP'lileri harranga edip iktidara gelince biz zanneddik adam gayırma bitecek. İş bilenler iş yapacak. Sen aldıng muallimi yabdıng melmeketin en böyük şirketine genel müdür. E tabii androş oldu.
Bir da hiiic kontrol edmeding. Habering var mı, seninki işe 200 gişi daha almış 200 gişi çıkaracağına. İlk altı ay devlet yüzde 7 zam vermiş, seninki %9. Devlet 13.5 ay maaş verir her sene, bu verir 14.
Ne demeding be Memedali gardaş genne: "Yediği bulleze bak! Ma nerden bulacang be bezobullo kafalı parayı da ödeyesing?"
Duyduğuma göre Tayyip Beyiden para isdemişsiniz. O da "vermem" demiş. Vermez tabbi. Abolohurno! Haçana bir bu Türkiye size para verecek be gardaş? Hangi parayı verecek? Bee, Vallahi AYEMEF çakısdez gibi ezer genni ossat. Postekisini söker.
Belki sen deding: Urumlar Cyprus Airways'i batırdı, biz da GTHY'yi batıralım. Urumlarına her saha eşitlik demedi miyik? Bir onnardan bir bizden. Onnarınki baddı, bizimki batmadı, Gıbırz tezimiz iflas eder.
Eee? Şimdi ne deyceng Ahmed gardaşa? "Yüzüne gözüne suvadın! Allah'tan dilerim, afacan ölümü büksün seni" deyceng?"
Bırakacang gitsin tumbalabaş, yoksa virra virra bütceden para vereceng?
Vallahi, gardaccığım, yerlerde cirilensen bu şirketi gurtamang, saa söyleyim, başına doğru dürüst birini getirip gurrada politkacıları uzak dudmassang.
Ma nerde gezer.
Arendez gurendez! Biz da boşuna gonuşuruk.

23 Temmuz 2006 Pazar

Aylak adam ve göbekli kadın

OZANKÖY

Başım çam ağacının toprağın üzerinde kalan kökünde, yatıyorum. Buraya sıcaktan kaçmak için geldim.
Var olmakta büyülü bir şey var. İşte gökyüzü. İşte deniz. İşte ağaçlar. İşte iki keklik. İşte sessizlik.
Bu anı birisiyle paylaşmak istiyorum. Cep telefonumu çıkarıyorum ve yere uzanmış bacaklarımın kemerimden aşağı fotoğrafını çekiyorum. Altına, "Kim bu ve ne yapıyor tahmin et?" yazıp göbekli kadına yolluyorum.
Sonra telefonun fotoğraf makinesini yukarı çeviriyorum ve yumuşak mavi gökyüzünde, taranmış saç kadar ince, buğday demetlerini andıran bulutları çekiyorum. "Yere uzanmış bunları seyrediyor" yazıp onu da yolluyorum.
Az sonra telefonum bipbipliyor. "Çok şanslısın. Ben de evde dolapları düzenliyorum. Orada olmayı yeğlerdim."
Geleceğini bilsem, "O zaman dolapları bırak ve gel" yazardım, ama gelmez.

Boş ver. Dolap düzenlemek istiyorsa, bırak dolap düzenlesin.
Aşağıdaki tepelerdeki golf sahası inşaatından bir buldozer sesi geldi. Bu sesler beni uzun müddet yalnız bırakmıyor. Artık onlardan kurtuluş yok. Alçak dağ ve dar sahil arasında nereye gidersen git birilerinin doğaya gürültüyle bir şeyler yaptığını duyacaksın.
Bir işadamı arkadaşım, inşaat sektörünün itmesiyle "kalkınma" hızının astronomik boyutlara ulaşmış olduğunu söylemişti.
Buna yere çimento dökme, ağaç sökme, kaya kırma, çevreyi kirletme hızı da diyebilirsiniz.
Gençlikten yaşlılığa geçmek nasıl bazı şeyleri yitirmek, yoksun yaşamayı öğrenmekse, ekonomik kalkınma da doğayı yitirmek, ondan yoksun yaşamaya başlamaktır. Bu daha büyük bir kayıp ama. Yaşlandığınızda yitirdikleriniz size aittir. Doğanın kaybettikleri doğada yaşayan bütün canlıları yoksullaştırır.
Kalkınıyoruz ama ilerlemiyoruz. Kim etmişti bu lafı?
İşte yerde boş kovanlar. İşte kaçak kesilip kökü ve dalları bırakılan çam. İşte plastik su şişesi. İşte boş sigara paketi.

"Bütün ağaçları keseceksin, bütün hayvanları avlayacaksın, bütün suları kirleteceksin, havayı her yerde teneffüs edilemez hale getireceksin ve ancak o zaman paranın karın doyurmadığını anlayacaksın" demişti Cree şefi beyaz adama.
Sadece güzel şeylere bak. Bu tavsiyeyi kimden almıştım?
Göbekleniyorsun demiştim ona bir gün.
"Haklısın" demişti. "Bazen göbeğime hayretle bakıyorum. Bu da nereden geldi? Bazen önümdeki yuvarlaklığı seviyorum. Genelde umurumda değil. Çünkü göbeğimin benim ne olduğumla veya ne yapmak istediğimle bir alakası yok."
Acıktım. Eve dönüp patatesli yumurta yapacağım. Ve öğleden sonra uykusuna yatacağım.
İşte araba. İşte toprak yol. İşte kertenkele. İşte geriye kalan hayatın.

9 Temmuz 2006 Pazar

Aile sırları

OZANKÖY

Sabahleyin yüzümü yıkamak için banyoya giderken sofadaki merdiven tırabzanında bir güvercin gördüm. Sırtı duvara dönük oturmuş, elbise dolabına bakıyordu. Açık pencerelerden girmiş olmalıydı.
"Selam" dedim, "Bana bir şey söylemeye mi geldin?"
Kıpırdamadan oturmaya devam etti. Banyonun kapısında durup ona ıslıkla bir Mikis Theodorakis şarkısı çaldım. Tren saat sekizde kaçıyor. Gene kıpırdamadı. Beni görmesi için kıpırdamasına gerek yoktu - gözleri başlarının yanında olduğu için kuşların yanlarını görmek için kafalarını sağa sola çevirmelerine gerek yok, biliyorsunuz.
Kırmızı ayaklı, kurşuni, kuyruk kısmı beyaz bir güvercin. Bahçede elektrik tellerinin üzerinde veya toprakta tohumları gagalarken gördüğüm güvercinlerden biri olmalı.
"Nasıl istersen" dedim.
Banyoya girip dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım. Yüzümü kurularken geri dönüp baktım. Güvercin pozisyon değiştirmişti. Bu defa sırtını dolaba dönmüş, beyaz duvara bakıyordu.

Basamaklardan inerken yanından geçmek zorundaydım. Ürkütmeden yürümeye çalıştımsa da merdivene doğru iki adım atınca kanatlarını gürültüyle çırparak uçtu, elbise dolabının üzerine tünedi. Basamaklardaki pisliğinden misafirimin geceyi benimle beraber geçirmiş olduğunu anladım. Mutfaktan ıslak bir bez alarak basamağı temizledim.
Neden yalnızdı? Kendine kalacak yer arayan genç bir güvercin olabilir miydi? Yoksa bahçedeki sürünün yolladığı bir öncü müydü? Belki de evin sürü için uygun olup olmadığını keşfetmeye yollanmıştı.
Ama birkaç gün sonra dönüyorum ahbap. Ardımdan Mehmet kapıları ve pencereleri kapatacak ve kilitleyecek. Buradaki günler çok çabuk bitti. Yıllar geçtikçe zaman gittikçe daha hızlı geçiyor. Güvercinler için de öyle mi? Sen kaç yıl yaşarsın?

Yukarı çıktığımda güvercin hâlâ dolabın üzerinde tünüyordu. Beni görünce pencere yönüne birkaç adım attı. Rengi gri değil morumsuymuş. Boynunun altı yeşil. Başı takkeli. Acaba güvercin değil de güvercine benzeyen bir kuş musun? Yoksa dolabın üzerine yumurtladın mı? O zaman işler karışabilir.
Bu durumlarda dostum Hikmet'i ararım. "Güvercindir" dedi. "Öteki kuşlar pek girmez eve. Yanlışlıkla girdi, çıkamıyor. Bazıları insancıl olur. Kaçmaz. Yuva yapmak isteyebilir. Gönder gitsin."
"Ben yürüyüşe gidiyorum" dedim güvercine. "Sen en iyisi kendine başka bir yer bul. Mehmet seni içeri kilitlerse açlıktan ölürsün."
Arabayı köyün üst başına park edip asfalttan yokuş yukarı yürümeye başladım. Alevkaya'ya varmam bir saatimi aldı. Avucunuzda bileğinize damlatıp kokladığınız pahalı bir parfüm kadar nefisti güneşin dağdan çıkardığı selvi ve çam kokusu. Batıya, Girne ve Beşparmak dağlarına doğru manzara sıcak havanın yerden çektiği su ve nemle sisliydi. Bir kayanın üzerinde "Zeyno'yu seviyorum-Nazım" yazılıydı.

Tepede, piknikçiler için yapılan yerde, bir tek ruh yoktu. Sol tarafımda görünmeyen bir yerden bir kuzunun acı acı melemesini duydum. Herhalde kaybolmuştu. Çünkü buralarda koyun sürüleri bulunmaz. Yoksa oğlak mıydı? Bir yerlerde kartal ötüşü duydum ama tekrar tekrar bakmama rağmen göremedim. Kuzunun melemesi aniden kesildi.
Ben daha doğmadan babam buralarda ormancılık yapmıştı.
Bir gün ablamdan şu e-mail'i aldım: "Annemle babamın evliliklerinin ilk yıllarını Alevkaya'da geçirdiklerini biliyor muydun? Nenemden dinlediğime göre annemle babam nikâhlandıktan sonra babam geceleri ata atlar ve Alevkaya'dan Lefkoşa'ya, anneme gelirmiş. Hatta annem düğünde bana 5-6 aylık hamileymiş. İşte tapınağım dediğin ormanda belki babamın ayak izlerini izliyorsundur. Belki de ağaçlarda gördüğün o işaretlerin bir kısmını bizzat babamız yapmıştı."
Eve döner dönmez yukarı çıktım. Güvercin aynı yerde duruyordu. Ertesi sabah da ordaydı. Bir gün sonra da. O gece bir arkadaşım bende kalmaya geldi. İkimiz de uyuyamadık. Gün ağarıncaya kadar konuşmalar, odalar arasında gitme gelmeler oldu.
Ertesi sabah güvercin yoktu. Bir daha geri dönmedi. "Bunlar beni geceleri uyutmayacak, en iyisi ben kendime başka bir yer bulayım" demiştir.

2 Temmuz 2006 Pazar

Uzaklardan ara sıra

OZANKÖY

Uzaklardan ara sıra gök gürültüleri geliyor. Ben burada sıcaktan yanarken bir yerlere yağmur yağıyor.
Hava raporunda Türkiye'de hafta sonuna kadar sürecek sağanak yağmurlar vardı. Ucu buralara dokunabilir mi?
Yataktan kalkıp pencereden dışarı bakıyorum. Kararsız bulutlar geçiyor. Geri yatağa dönüyorum. Başımı yatağın ayakucuna yerleştirdiğim yastık yığınına dayayıp uzanıyorum. Biri dağa, diğeri denize bakan pencerelerden ara sıra gelen esintiyi yakalamak ümidiyle böyle yatıyorum, yelkenleri sarkık kotra gibi.
Sıcak düşünmeyi yavaşlatıyor. Seks isteyen ağustosböcekleri sıcak kadar ısrarcı. Ötüşleri birbirine karışıyor. Saksağanların ötüşünden iyice eve yaklaştıklarını anlıyorum. Aralarında heyecanla bir şeyler konuşuyorlar sanki.
Aylardır yağmur yememiş, susuzluktan yanmış toprak, ağzı açık bekliyor. Ben de bekliyorum. Bir boşalsa hepimiz rahatlayacağız.
On on beş dakika, bir şey yok. Sonra dut yapraklarına birkaç damlanın düştüğünü duyuyorum. Sonra her taraftan serpişen damlaların sesi geliyor.

Bazen bulutun içinde fazla yağmur yoktur. Yolladığı her damlanın sesi teker teker duyulur. Düşen öyle bir yağmur. Birkaç dakika devam ediyor ve duruyor. Sıcak devam ediyor. Bir zaman daha geçiyor. Yeniden başlıyor. Bu defa yağmaya devam ediyor. Gene kesiliyor. Gök gürültüleri çok uzaklarda gidiyor.
Gene kalkıyorum. Dut ve incir ağaçlarının yapraklarındaki toz tabakasında damlalar kanal açmış. Toprakta ıslanma belirtisi yok. Ama ısı hafifçe düştü ve havada toprak ve ağaç kokusu var. Denizden ara sıra gelen esinti hafifçe perdeleri kaldırıyor.
Tembel, amaçsız günler. Tek başımayım. Zaman gibi akıyorum günlerin içinden, su gibi en az mukavemet noktalarını bularak. Uykum geldiğinde uyuyorum. Acıktığımda yiyorum. Yüzmek istediğimde denize gidiyorum. Film görmek istediğim zaman makineye bir DVD takıyorum.
Dün düşünüyordum. Yalnız olmak dışında bir sorunum yok. "Yalnızlığını sona erdirecek birini gerçekten bulmak istiyor musun?" diye sordum kendi kendime. "Yoksa yalnızlık keyfini çıkardığını bir türlü kabul etmek istemediğin bir şey mi?" Her iki sualin de cevabı galiba "hem evet hem hayır"dır.
Çok şeye sahibim. Sahip olduklarıma şükredip sahip olmadıklarım için ağlaşmamayı öğretmeliyim kendi kendime. Hayatımdan daha çok memnun olmayı öğretmeliyim.
Kalkıp sırtıma eski bir tişört, ayaklarıma sarkık bir şort geçirip benden başka kimsenin yüzmediği çakıllı koya gidiyorum. Yağmur bana gelmezse ben de denize giderim.
Kayalarda kargalar ötüşüyor. Sahilde kulaklarına numara takılı birkaç keçi var. Yanlarına yaklaşınca yavaş yavaş uzaklaşıyorlar. O zaman mayoya gerek yok.
Kendimi sulara bırakıp sırtüstü kulaçlarla ileriye, denizin daha derin ve serin olduğu yerlere yüzüyorum.

25 Haziran 2006 Pazar

Kemal Baba'nın bir çiftliği vardı

LONDRA

Hafta sonunu arkadaşımın İngiltere'nin güneyindeki evinde geçirecektik. Yolda sordu: "Blenheim Sarayı'nı gördün mü?"
"Görmedim."
"O halde orada biraz duralım. Yolumuzun üstünde. İngiltere'nin muhakkak görülmesi gereken yerlerinden biri" dedi ve öyküsünü anlattı.
Blenheim (Blenım okunuyor) Sarayı adını 1704'te Tuna Nehri'nin kuzeyindeki küçük Blindheim veya Blenheim adlı köyün yanında yapılan bir meydan savaşından alıyor. İngilizlerle Fransızlar arasında yapılan bu muharebeyi İngiliz güçleri kazandı. İngiliz ordusunun komutanı Birinci Marlborough Dükü John Churchill'di (1650-1722).
Marlborough (Marlbra okunuyor) İngilizlerin en büyük komutandır. Yaptığı bütün muharebeleri kazandı, kuşattığı bütün şehirleri zaptetti. Ama kazandığı 10 zaferden en büyüğü Blenheim'dır. Savaş Fransızların Avrupa üzerinde egemenlik kurma hayallerini yıktı. İngilizlerle aynı safta çarpışan Avusturya ve Hollanda'yı Fransız istilasından kurtardı. İngiltere'nin yükselişi başladı.

Kraliçe Anne minnetini göstermek için Marlborough'ya Oxford yakınlarında büyük bir arazi bağışladı ve içine bir saray yapılması için parlamentodan tahsisat çıkardı.
Birkaç saat sonra sarayın önünde durduğumuzda ağzım şaşkınlıkla açıldı. Uçsuz bucaksız bir ağaçlık ve yeşilliğin ortasında duran Blenheim Londra'da İngiliz hükümdarlarının oturduğu Buckingham Sarayı'ndan daha görkemliydi. http://www.blenheimpalace.com/
Kraliçe Anne, komutanına kendi oturduğundan daha görkemli bir saray yaptırmıştı.
Aklıma Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği hakkında arkadaşım Süha Umar'ın 20 Mayıs'ta gazetemizin ekinde çıkan yazısı geldi. İçime kasvet çöktü.
Atatürk o zamanlar başkent dışında olan bu araziyi dinlenmek için satın aldı. İçine küçük bir ev inşa ettirdi ve model bir çiftlik haline getirmeye çalıştı.

Hikâyenin gerisini Süha Umar şöyle anlatıyor:
"Çiftlik arazisinde bıldırcın, çil keklik yaşardı. Ve tabii tüm ötücü kuşlar.Yaban ördekleri çiftliğin kuzey sınırını belirleyen Ankara Çayı'nın üzerinden akşam geçidi yapardı. Sonra Atatürk Orman Çiftliği'ne orman lojmanları, orman binaları yaptılar. Böylece adındaki 'orman' sözcüğü anlam kazandı! Çiftliğin adında 'ordu' yoktu ama içinde orduevi oldu! Otel yoktu, iki tane oldu. Tren yolunun kenarına, kokoreççiler, köfteciler, testi kebapçıları dizildi!
"Bugünlerde oradan geçmek bile başlı başına bir macera. Atatürk'ün soluklandığı Söğütözü el kadar kaldı. Her tarafını yollar, otobüs garajları, holding binaları, alışveriş merkezleri, enerji şirketi binaları, hatta apartmanlar sardı. Yüksekokulları bile oldu Orman Çiftliği'nin! Şimdi çiftliğin kalan arazisinin belediyeye devredilmesi, bu bölümlerin de yapılaşmaya açılması için yasa hazırlanıyor. Çankaya'ya giden yol üzerindeki tek bir iğde ağacı kesildiği için hüzünlenen Mustafa Kemal, çiftliğini aramaya çıksaydı ne derdi diye düşünmeye gerek yok."
Birinci Marlborough Dükü 284 yıl önce gömüldüğü mezarından kalksa Blenheim'da değişmiş çok az şey bulurdu. İçinde hâlâ ecdadı yaşıyor.
Türkleri kurtaran adamın çiftliği ise ulusal bir miras olarak korunacağına, uçsuz bucaksız Anadolu'da yer kalmamış gibi, sivil-asker bürokratlar tarafından görgüsüz bir açgözlülükle talan edildi.
Yüzü kızaran var mı?

18 Haziran 2006 Pazar

Yılanbalığının yolculuğu

Londra

Her Londra'ya gelişimde muhakkak uğradığım yerlerden biri kitapçı Hatchards'tır (Haçards okunuyor).
Aynı mekânda 1797'den bu yana faaliyet gösteren Hatchards Londra'nın en eski kitapçısıdır.
Yeni çıkan Nuclear Renaissance (Nükleer Rönesans) adlı kitabı arıyorum. Girişteki dikdörtgen masanın üzerinde teşhir edilen yeni çıkan kitaplara göz gezdirdikten sonra birinci kattaki küçük bilim bölümüne gidip kasiyerin önüne dikildim. Kitabın adını bilgisayar yazdı.
Londra'da bir tek nüsha var dedi. British Museum'un yanındaki Gower Street Waterstone kitapçısında. Ama bulurum diye gitmeyin, çünkü muhtemelen bir müşteri için ısmarlanmıştır. Fiyatı 45 sterlin (135 YTL civarında). Bu tür fiyatta kitaplar stokta tutulmaz.
Geri bilim bölümünün raflarına döndüm, çünkü orada ilgimi çeken bir kitap görmüştüm. The Book of Eels. Yılanbalığı Kitabı. Kitabın eleştirisini bir gazetede okumuştum. Raftan alıp kasiyere götürdüm ve parasını ödedikten sonra Panton Street'teki sinemaya yürüdüm. Sinemanın kapıları yarım saat sonra açılacaktı. Leichester Square meydanına yürüyüp oradaki banklardan birinde beklemeye karar verdim.
Güneş çıkmış, havayı ısıtmaya çalışıyordu ama zaman zaman kıpırdayan serin rüzgâr İngiliz havasının her an değişmeye aday olduğunu hatırlatıyordu. Çevresinde Londra'nın en büyük sinemalarının bulunduğu meydan her zaman olduğu gibi kalabalıktı. Banklarda çoğu genç kız ve erkekler konuşuyor, karton kutulardan yemek atıştırıyor, fotoğraf çekiyor, gülüşüyor. Bilet kulübesinden çevredeki tiyatroların o akşamki seanslarının son kalan biletlerini almak isteyenlerin meydana getirdiği uzun bir kuyruk var.
Bir banka oturdum. Yanımda bir adam, onun yanında Türkçe konuşan iki genç kız oturuyordu. Bir süre sonra adam kalkıp gitti. Onun yerine ise, oturur oturmaz sandviçini açıp yemeye başlayan başka bir adam oturdu. Dalları birbirine değen uzun çınarların altındaydık.
Sandviçli adam yemeğini bitirir bitirmez kalktı. Kızlar sohbetlerine devam ettiler. Birisinin arkası bana dönük olduğu ve diğerinin görüntüsünü kapattığı için yüzlerini göremiyordum. Önemsiz şeylerden bahsediyorlardı. Dil öğrenmek için Londra'ya gelen ve barınak karşılığı çocuk bakanlardandılar.
Sinema saati yaklaşınca kalktım. Meydanın ortasındaki ünlü İngiliz şairinin heykelinin dizine dayalı taş bir kalkan var. Üzerinde İngilizce "Tek karanlık cehalettir" yazıyor.
Tek aydınlık da bilgiden gelen olmalı, o zaman.
Yılanbalıkları dünyanın en esrarengiz yaratıklarıdır. 15-20 yaşına geldiklerinde bulutlu ve aysız bir gece yaşadıkları nehirleri, dereleri, tatlı su göllerini terk edip Atlantik'in ötesindeki Saragosa Denizi'ne giderler. Yolculuk binlerce kilometre sürer. Saragosa Denizi sakindir ve kendine has bir ısı ve tuzluluk derecesi var. Yılanbalıklarını çeken belki de budur. Denizin karanlık diplerinde yüz binlerce, belki de milyonlarca yılanbalığı çiftleşir. Erkek yılanbalığı dişi yılanbalığının doğurduğu binlerce yumurtanın üzerine spermlerini serper. Bu birleşmenin meydana getirdiği şeffaf, minik yılanbalıkçıkları Atlantik'le boğuşarak geri anne babalarının terk ettiği nehirlere, derelere dönerler. Anne babalar ise ortadan kaybolur. Neden ve nereye, hiç kimse bilmiyor. Yüzyıllardan beri Batı'da bu konuda araştırmalar yapılıyor olmasına rağmen yılanbalıklarının hayatıyla ilgili birçok şey hâlâ bilinmiyor.
İnsanın kaderi bu. Ne bilgisinin aydınlığı ne de cehaletinin karanlığı tam değil.

187 Piccadilly, Londra W1J 9LE
http://www.hatchards.co.uk/

11 Haziran 2006 Pazar

Zaman tattır

PALMANOVA, KUZEY İTALYA

Venedik devrinden kalma yeşil panjurlu, iki katlı binanın üzerindeki güneş saatinin altında "Il tempo e sapore" yazıyor.
İtalyan arkadaşıma soruyorum, ne anlama geldiğini. "Zaman tattır" diyor. "Her mevsim ayrı tatlar getirir."
Her mevsimin meyvesi ve sebzesi ayrıdır. Onu kastediyor.
Kış başlangıcında pazara önce kabuğu yapay olarak sarartılmış mandalina gelir. Suyu azdır. Tadı ekşidir. Zamanla tatlanır, turunculaşır, suyu dilimlerin cidarını zorlamaya başlar. Isırdığınızda tombul dilimden suyu ağzınıza fışkırır. İlkbahara doğru mandalinanın kabuğu buruşur, dilimler rejim yaparak zayıflamış bir insanın karnı gibi yumuşar, elastikiyetini kaybeder. Keskin mandalina tadı azalır. Sonra yavaş yavaş mandalina tezgâhlardan kaybolur.

Bu yazdıklarım duvarın üzerine "İl tempo e sapore" yazıldığı on altıncı yüzyılda doğruydu. Artık değil.
Artık yılın her mevsiminde, paranız varsa, hemen hemen her meyve ve sebzeyi bulmak mümkün. Gübreler, hormonlar, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar, seralarda yaratılan yapay iklim koşulları sayesinde yılın 365 günü çilek, salatalık yiyebilirsiniz. Seralarda mevsim hep yazdır.
İnatla sadece kendi mevsiminde güneşe bakarak meyve vermekte ısrar eden üzüm, kiraz, zerdali gibi meyveleri de kuzey küre kış yaşarken yaz yaşayan güney küre ülkelerinden getiriyorlar.
Çocuklara bir zamanlar her meyve ve sebzenin ayrı mevsimi vardı deseniz inanmayacaklar.
Zaman tat olma özelliğini kaybetti.
Doğal zamanında toprakta büyüyüp güneşin etkisiyle olgunlaşmayan meyve ve sebzelerin tadı yok.
Temmuzda muz, aralıkta kiraz yenmez.
Bilimsel olmadığına eminim ama, bana sanki mevsimsiz yenen meyve ve sebzenin vücuda faydası yokmuş gibi geliyor.
Artık zamanın tadının olmasını istiyorsanız o tadı kendiniz yaratacaksınız.
Böyle bir arkadaşım var. İstanbul yakınlarındaki çiftliğinde organik meyve yetiştiriyor ve dostlarına dağıtıyor. Beni de birkaç hafta önce listesine alarak mutlu etti.
Adını vermeyeceğim, çünkü bir talep bombardımanına tutulmasını istemiyorum.

"Geçen yıl, dostumuz olan 8-10 aileye deneme mahiyetinde haftalık sürpriz kutular gönderdik" dedi arkadaşım. "Bu haftalık kutulardan çok mutlu olan arkadaşlarımız bu yılki hedefimiz olan 30 aileyi bulmak için yardımcı oldular. Şu anda 22 aileye tarladan bir saat önce toplanmış ürünü kapılarına kadar götürüp teslim ediyoruz."
Kutularımızdan ne çıkabilir? Balkabağı, fındık, patlıcan, domates, salata cinsleri, pırasa, maydanoz, fesleğen, nane, sarmısak, havuç, ceviz reçeli, karpuz, turp, yabani roka, biberiye, yabani erik reçeli (Yabani erik de ne?), ev turşusu, zeytinyağı. Il tempo ancora sapore yazdırıp evinin kapısının üzerine asmalıyım. Zaman hâlâ tattır.

4 Haziran 2006 Pazar

Keşke on bin yıl önce

Beşparmak Dağı... Altında oturmak istediğim çamın dalında bir kartal oturuyordu. Beni fark edince kalkıp birkaç ağaç ileride bir başka dala kondu. O yöne doğru yürümeye devam ettiğimi görünce gene kalktı ve bulutsuz, sıcak güneşin maviliğini azalttığı gökyüzüne yükseldi. Orada bir başka kartal daha vardı. Bir süre birbirlerinin etrafında döndüler. Sonra biri doğuya, diğeri batıya uçtu. Geniş bir kavis çizdiler, başladıkları yerde buluştular. Aşağıya, denizle dağ arasındaki yamaca serpiştirilmiş köye doğru uçtular.
Bir ara nesilleri tükendiği sanılan, sonra tek tük görülmeye başlanan Kıbrıs kartalıydı bunlar.
Oturunca etrafta küçük beyaz kuş tüylerinin olduğunu görüyorum. Birkaç metre ileride narin bir kuş iskeleti var. Başsız. Eti tamamen sıyrılmış. Üzerinde iri bir karınca dolaşıyor. Belki de kartalın yakalayıp yediği bir göçmen kuşu.
Yerdeki tüylerden birini alıp dudaklarıma sürüyorum. İnanılmaz hafif, yumuşak ve temiz. Hâlâ kuş kokuyor.
Kuş solucanı yiyor, kartal kuşu yiyor. Her yaratığın kendine özgü bir düşmanı var.
İnsan bütün yaratıkların düşmanı.
İnsanın düşmanı kim? İnsan. Homo homini lupus. İnsan insanın kurdudur.
Yürüyüşten terlemiş ve ısınmış vücuduma serin bir hava vuruyor.
Etrafta bir kuş bolluğu var. En yukarıda dolanan kartalların altında, uçuruma yakın yabani güvercinler, kargalar uçuşuyor. Sol tarafımda bir yerlerden adını bilmediğim bir göçmen kuşun ötüşü geldi. Bir daha dönmeyeceğini bildiği birini çağırıyor sanki.
Buraya gürültüden kaçmaya geldim. Köpek havlamalarından, kamyonlardan, buldozerlerden, çimento karma makinelerinden, kaya parçalayıcılardan, evime sürekli bir uğultu olarak gelen sahil yolundaki trafikten. Havasında oksijenden çok para kazanma hırsı olan yerlerden.
İstanbul'un gürültüsünden uzaklaşmak için buraya gelirdim. Şimdi buranın gürültüsünden uzaklaşmak için dağa kaçıyorum. Ama sanki burada da trafik uğultusu duyuyorum. Galiba gürültüyü küpe gibi kulağımda taşıyorum.
Kendime kaçacak başka bir yer bulmalıyım. Finlandiya veya Norveç belki. Veya Gürcistan, Yeni Zelanda.
İnsanlar gürültüyle çoğalıyor ve daha çok şey istiyor. Sofra her gün yeniden kuruluyor, her gün bağdaş kuranlar arasında bir gün önce olmayanlar var.
Daha çok, daha çok, daha çok. Daha uzun yaşamak istiyorum. Gençliğim hiç bitmesin. Daha çok üretin benim için. Daha çok satın alayım. Daha büyük uçak. Daha büyük ev. Daha geniş yol. Daha fazla araba. Daha çok kredi.
Doğanın sermayesi tükenmek üzere. Duvardaki delikten çekilen geri ödemesi mümkün olmayan bir kredi. Ama farkında değil. Kartı deliğe sokmaya devam ediyor.
İnsan doğanın kendi kendini imha genidir.
İçime kırmızı bir hiddetle doluyor.
Ömrümde bu kadar değişikliğe ihtiyacım yoktu. Bu adada sevdiğim her şeyin yok olmasını görmesem de olurdu. Denizler bu kadar çabuk pislenmemeli, hava bu kadar çabuk kirlenmemeliydi. Her yıl geri dönen kırlangıç sayısı bu kadar azalmamalıydı.
Keşke on bin yıl önce bir taş devri adamı olarak burada oturuyor olsaydım.

28 Mayıs 2006 Pazar

Ben galiba farkında olmadan...

Ben galiba farkında olmadan Kanderiye tarikatına mensubum. Bunun geçen gün Ali Püsküllüoğlu'nun Türkçe Sözlük'ünü karıştırırken farkına vardım.
Kalender kelimesini arıyordum. Altındaki "Kalenderiye" kelimesinin açıklamasında şu bilgilere rastladım.
Kimin ne amaçla kurduğu bilinmeyen Kalenderiye dünya malına ve gösterişe önem vermeyen bir İslam tarikatıymış. On ikinci yüzyılda Şeyh Cemaleddini Savi tarikatın kurallarını saptamış, belli bir düzene koymuş. Hindistan, Orta Asya, İran, Irak, Suriye, Mısır ve Selçuklular devrinde Anadolu'da yandaş bulmuş.

Kalenderler derin bir Alevi inancı taşırmış. ( Bu ben değilim. Alevi değilim. Ama Alevileri seviyorum.) Kalender dervişleri her türlü kural ve bağlantıdan kopmuş, canlarının istediği gibi yaşar, giyim kuşama, gösterişe önem vermez, kalenderce davranırlarmış. (Aşağı yukarı ben.) Saç, sakal, bıyık ve kaşlarını tamamıyla kazırlarmış. (Kaş ve saç hariç.) Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanırlarmış. (Tamamen ben.)
Özetle, kalender (veya Kalender) "yaradılışça alçakgönüllü ve gösterişsiz, sade yaşamaktan yana olan ve öyle yaşayan kimsedir." (Aşağı yukarı gene ben.)
Demek ki, ben kendimi bugüne kadar kalender sanarken meğer Kalender'mişim.
Artık "kış geliyor" dendiğinde "titremeye hazırım" diyebileceğim.
Acaba tekke veya zaviyemiz var mı?
Varsa da yasak olduğu için gizlidir.
Ama önemli değil.
Dünyadaki tek Kalender olmak kötü mü? Belki daha bile iyi. Hem tarikat, hem şeyh, hem de mürit olurum. Yatak ve çalışma odamın bulunduğu çatı katı, Ozanköy'deki evim ve bahçesi, Beşparmak Dağları'nda dolaştığım yerler de tekkem.

Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanmak.
Bunu kaç kişi becerebiliyor acaba, dini ve mezhebi ne olursa olsun?
Tanrı'nın yarattığı her şey güzeldir. Doğada çirkin hiçbir şey yoktur. Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey gizli değildir. Ortadadır. Geceleyin yıldızların önüne perde çekilmez. Gündüzün başınızı her kaldırdığınızda gökyüzü ordadır. Kuşlar kafesle doğmaz. Çiçekler peçe takmaz, ağaçlar örtünmez, yaratıklar giyinmez.
Yarattığı hiçbir güzelliği gizlemeyen, gizlenmesini istemeyen Tanrı, neden yarattıklarının en güzeli olan kadının örtünmesini ve saklanmasını istemiş olsun?
İlginç bir sual. Ama beni ilgilendirmez. Ben kalenderim. Kim ne giyerse giysin. Ne olursa olsun. Ne düşünürse düşünsün.
Kimse bana karışmasın, ben de kimseye karışmayayım.

Lev üzere kimdir yazan
Azdıran kim, kimdir azan
Bu işleri kimdir düzen
Bu suale cevap nedir?

21 Mayıs 2006 Pazar

Keşke gazeteci olacağıma

Keşke gazeteci olacağıma şarkıcı olarak dünyaya gelseydim. "Şarkıların bu kadar güzel,/ Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Orhan Veli'nin şiirlerini okumadan önce biliyordum. Yanlış meslek seçtim.
Kelimeler düşer, müzik yükselir.
Keşke hayatımı tek başına yazı yazdığım odalarda kelimelerle değil, kalabalıklara şarkı söyleyerek kazansaydım.
Zimbabwe'li yaşlı bir şarkıcı; el çırparak eşlik eden genç kızlar korosuyla şarkı söyleyebilseydim.
Veya asfalt öncesi yollarda türkü söyleyen, başı bulutlarda bir âşık. Karlı dağların başında /salkım salkım olan bulut/ saçın çözüp benim için/ yaşın yaşın ağlar mısın gibi mısralar dökebilen.
İri göğüslü şişman bir İtalyan soprano ya da piyano eşliğinde Pergolesi'nin, Scarlatti'nin aşk şarkılarını söyleyen, kılıktan kılığa giren usta bir sesle.
Kuzgun siyahı saçları yağlı, alnının ortasında kırmızı bir nokta, beyaz elbiseleri içinde uzun şarkılar söyleyen bir Hintli. Nehrin karşı yakasından duman yükseliyor/ Beni yollara düşüren kadın/ belki de onun cesedidir yakılan.
Müzik insanın Tanrı'yla arasındaki mesafeyi kısaltır. Söylenmeye değenlerin en iyi anlatılabileceği lisan müziktir. En korkunç insan müziksiz olandır.
İnsan annesinin karnında duymaya başlar. Kulak ve duyma hamileliğin sekizinci haftasında şekillenmeye başlar, 24'üncü haftada tamamlanır. Ama bebek 4.5 aylık iken duymaya başlar, çünkü içkulağın kemikleri şekillenmiş ve beyinle olan sinir bağlantıları tamamlanmıştır.
Anne karnı sessiz bir yer değildir. Kalbin tak takları, nefes alıp verilirken çıkan ses, kanın göbek bağından akışı, midenin ve bağırsakların sesleri bebeğin duyduğu ilk müziktir.
Nerede dünyaya gelirlerse gelsinler bebeklerin beynine aynı anne iç sesleri nakşedilir. Herkes her yerde aynı müziği dinlemiş olarak doğar. Müzik bunun için her yerde anlaşılabilen tek dildir. Bunun için insanlığın ortak dilidir.
Ritim duygusu muhtemelen anne kalbinin dinlenmesiyle oluşur. Davulun coşturması, annenin yaptığı işe veya ruh durumuna göre temposu sürekli değişen kalp atışlarını hatırlattığı içindir.
6.5 aydan sonra bebek annesinin ve babasının sesini duymaya ve tanımaya başlar.
Bebeğin ana karnındaki hareketleri duyduğu sese göre değişir. Yakınlarda bir kapı çarpar veya veya egzoz patlaması duyulursa bebek zıplar veya tekme atar. Anne konuşurken bebeğin kalp atışları yavaşlar, çünkü bebek annesinin sesine kulak verir ve bu ses onu sakinleştirir.
Araştırmacılar bebeğin anne karnında edindiği "tecrübelerin" kişiliğin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorlar. Beyne yapılan ilk kayıtlardan bir kısmı bu tecrübelerdir. Bunların olumlu veya olumsuz olması annenin çocuğa ne yayımladığı ile ilişkilidir. Anne bir anlamda hamileliği sırasındaki tecrübelerini karnındaki bebeğiyle paylaşır.
Ne annemin ne de babamın müzikle pek ilgisi yoktu. Bense -bu bir muamma- kendimi bildim bileli tutku derecesinde müziğe bağlıyım. İkinci defa dünyaya gelmeden yetkililere dilekçe verip beni şarkıcı olarak yollamalarını isteyeceğim.


14 Mayıs 2006 Pazar

Sıra halinde sekiz sarı tırtıl

Sekiz kahverengi-sarı tırtıl sıra halinde Fethi Paşa Korusu'ndaki parke yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor.
Ya da ben öyle yaptıklarını sanıyorum.
Yolun karşısında bu tarafta olmayan ne arıyor olabilirler?
Bir tren katarını andırıyorlar. Ya da bazı oyunlarda birbirinin beline sarılarak sıra yapan çocukları. Her bir tırtıl diğerine dokunuyor. Sanki de en öndeki hepsini çekiyor gibi. Ama eğilip bakınca hepsinin aynı anda yürüdüğünü görüyorum.
Yokuşun başladığı yere yakınım. Yeni yaprakları ve beyaz-pembe çiçekleriyle dev at kestanelerinin gölge attığı yerden biraz uzakta. İleriden çocuklu büyüklü, kadınlı erkekli bir grup geliyor. Pazar gezinticileri.

Muhakkak birileri üzerlerine basacak karşıya varmadan. Ya farkına varmadan, ya isteyerek. Bunlar değilse başkaları. Her türlü böceğe tepkisi -neden olduğunu düşünmeden- üzerine basıp öldürmek olan çok insan var. Gaddar çocuklar. Duygusuz büyükler. Doğa cahilleri. Sayıları artıyor. İnsan şehirleştikçe doğaya ve yaratıklarına yabancılaşıyor.
Gelenler yaklaşıyor. Tırtılları alıp karşıya mı koysam? Neyle? Belki de koyar koymaz geri dönmeye başlayacaklar. Koyduğum yerde daha çok güven içinde olacakları ne malum?
Yürümeye devam ediyorum. Yokuşun bitmesine yakın, yolun ortasında önüme başka bir tırtıl katarı çıkıyor. Sayıyorum: 15. Hepsi ölü. Teker teker başları ezilmiş. İçlerinden çıkan sıvının içinde, yapıştırılmış gibi hareketsiz yatıyorlar.
Sıraları bozulmuş. İçlerinden biri -muhtemelen en öndeki- öldürülünce, diğerleri onun öldürülmüş olduğu mesajını aldılar. Belki kurtulurum ümidiyle kaçıştılar. Bunu vücutlarının pozisyonundan görmek mümkün. Kimi sağa, kimi sola dönük. Ama hiçbiri kaçma fırsatı bulamadı. Aralarındaki mesafe yarım tırnak boyu ya var ya yok.
İçlerinden biri öldürülünce, diğerlerinin cinayet mesajını almış olduklarına eminim.

İngiliz bitki biyoloğu Nicholas Harberd, Thale-cress (Arabidopsis thaliana) adlı kır bitkisini incelerken şunu keşfetti. Thale-cress (teyl-kres okunuyor ve maalesef Türkçe adını bilmiyorum) bir salyangoz tarafından yenmeye başlandığında bir enzim salgılıyor. Bu enzim bütün hücrelere bitkinin bir salyangoz tarafından yenmekte olduğu mesajını veriyor. Mesajı alan bütün hücreler salyangozun midesine kötü gelen bir madde salgılamaya başlıyor.
Ağaç yaprakları birinin kopyası gibi görünür. Ama Harberd'in bulguları hiçbir yaprağın diğerinin tıpatıp aynısı olmadığını gösteriyor. Hepsi değişiktir. Her yapraktan bir tane var. O yaprak gibi bir yaprak hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman olmayacak. Her yaprak eşsiz ve benzersizdir.
Bu gerçek her canlı için geçerlidir. Her canlı eşsiz ve benzersizdir. Dünyaya gelen hiçbir canlı gibi bir canlı olmadı. Ölen hiçbir canlının aynısı hiçbir zaman doğmayacak.
Tepeye tırmanınca gölgede bir taşın üzerine oturdum. Park edilmiş araçların üzerinde ağaçlar, ağaçların üzerinde gök, gökte maviliğe serpiştirilmiş top top bulutlar. Dünya ne kadar güzel. İnsanlar ne kadar kör.
İkinci turu yapmadan arabama binip eve döndüm. Diğer tırtılları da ezilmiş olarak görmek istemiyorum. Aklımda, güneşin altında sıra halinde yürüyen sekiz kahverengi-sarı tırtıl olarak kalsınlar istiyorum.

7 Mayıs 2006 Pazar

Heathrow kuşatması

Londra

Heathrow Havaalanı'nın 1 numaralı terminalinin 41 numaralı çıkış kapısı, uçağa çağrılmayı beklerken önce sessiz ve sakindi.
Arkamda bir yerlerde, sesi kısık bir televizyondan, İngiltere Başbakanı Tony Blair'ın Avam Kamarası'ndan nakledilen sesini saymazsak.
Ama çok geçmeden cep telefonlular tarafından kuşatılıyorum. Aynı anda cep telefonuyla konuşan üç kişi var hava sahamda. Bir kadın, iki erkek.
"Uğraşıyoruz bakalım." Geniş koridorda bir aşağı, bir yukarı yürüyen genç bir adam da yayımlıyor bu cümleyi. Türkçe. "Çok seyahat ediyorum. Çok iş var. Çin'deydim geçen hafta. Çok cins bir yer."
Benden uzaklaşınca sesi duyulmaz oluyor ama fazla uzağa gitmediği için çok geçmeden gene duyuş sahama giriyor.
"Yakında baba oluyor" diyor bu defa. "Çok acele ettiler."
Kadın oturduğundan beri susmadı. Yanımdaki boş koltuğun yanındaki koltukta oturuyor. Bazen Atina ağzıyla Rumca, bazen aksansız İngilizce konuşuyor.
Büyük göğüslü, oturmak için kullandığı yeri oturduğu yer kadar geniş genç bir kadın. (Uçakta, önümdeki sırada oturduğu için, kolunun dirseğiyle omzu arasındaki bölümünün ayağımın dizimle topuğum arasındaki nahiye kadar kalın olduğunu fark edeceğim.)
Birini aramıyorsa, aranıyor. Telefonu, her arandığında değişik bir melodiyle çalıyor. İngilizce konuşurken Rumca, Rumca konuşurken İngilizce kelimeler kullanıyor. Her kiminle konuşuyorsa onunla flört ediyor.
"Hafta sonuna kadar İstanbul'dayım. Sonra Atina'ya döneceğim." Karşıdakini dinlerken uzunca bir sessizlik oluyor, sonra uzun uzun kahkahayla gülüyor.
Tekerlekli valizini çekerek gelen ve sırtı bana dönük olarak önümdeki sıraya oturan İngiliz'in saçları dökülmüş başına dayalı bir telefon var. "Mike'la her konuda hemfikir olduğumu söyleyemeyeceğim" diyor ciddi ciddi, "ama bu aşamada onunla sorun çıkarmak istemiyorum."
Uçağa girinceye kadar konuşacaklar.
Yakında uçaklarda da telefonda konuşulabilecekmiş. O zaman ne olacak?
Cep telefonu sigara dumanının ses hali sayılabilir, rahatsızlık yaratmak ve sağlığa zarar vermek açısından. Benim ve benim gibi düşünenlerin sağlığına tabii.
Belki eskiden uçaklarda sigara içilmeyen bölümlerin olduğu gibi telefonla konuşulmayan bölümler olacak. Cep telefonu, üzerinde kırmızı bir çizgi. Ama bu yeterli değil. Ses sigara dumanından uzağa gider.
Veya belki kabinler olacak, tuvaletler gibi, konuşmalar için. Ama bu da sorunu çözemeyebilir. Bazı insanlar -mesela yanımda oturan kadın- bir girdi mi bir daha çıkmak bilmeyebilir.
Kendi kendine olmaya, sessizliğe, yalnızlığa tahammül edemeyen çok insan var.
Devamlı irtibat halinde olma isteği ilginç bir ihtiyaç.
Bense devamlı irtibat halinde olmama ihtiyacındayım.
Bir insanın başkalarıyla beraber olduğu zamana orantılı olarak tek başına olma ihtiyacı olduğunu okumuştum bir yerde. Belki o cep telefonu öncesi bir ihtiyaçtı.
Tek başına olma hali sanki kurutulması gereken bir bataklık veya doldurulması gereken bir dere yatağı gibi.


30 Nisan 2006 Pazar

Biralı kadın ve şair

DUBLIN

Kanalın bir yakasında ben oturuyorum, diğer yakasında İrlandalı şair Patrick Kavanagh.
Aramızdaki kıpırtılı suda ağaçlarda yeni açılmaya başlayan yaprakların aksi var.
Şehrin içinden geçip yakınındaki denize akan kanal -bir zamanlar dereydi- şehrin ana caddelerinden birini ikiye ayırıyor. Kanalın iki yakasındaki ağaçların altında patikalar ve banklar var.
Kavanagh, ayak ayak üstüne atmış, kollarını göğsüne kavuşturmuş, sabit nazarlarla suya bakıyor. Gözlüklü, sadece kulak hizasının alt kısmında saçları kalan orta yaşlı bir adam.
Yanındaki boş yere bir kadın oturuyor ve elindeki süpermarket poşetini şairle arasına koyuyor. Sırtında ucuz bir anorak, bacaklarında beyaz şeritli lacivert eşofman var. Siyah saçları ağarmaya başlamış. Yüzü kırmızı ve şişkin. Torbasından bir defter ve birbirine naylonla tutturulmuş dört teneke bira çıkarıyor. Defteri dizine dayayıp yazmaya başlıyor.
Kanalın diğer yakasında ben de bir şeyler yazıyorum. Kadın birkaç satır yazdıktan sonra defteri katlayıp şairin kucağına koyuyor, ayağa kalkıyor, biralardan birini tepesinden açıyor ve başını geriye itip ufak bir yudum alıyor. Oturuyor. Bira tenekesini şairin bacağına dokunduruyor, "sağlığına" der gibi. Öne eğilip küçük bir yudum içiyor. Defterini şairin kucağından alıyor ve yazmaya devam ediyor.

Kavanagh, istifini ve pozisyonunu bozmadan, dünyada kendinden ve kanaldan başka bir şey yokmuş gibi, sakin sakin suyu seyretmeye devam ediyor.
O bir heykel.
Kavanagh 50 yaşındayken akciğer kanseri oldu. Bir ciğerini aldılar. İyileşirken Dublin'lilerin Grand Canal olarak bildiği bu kanalın kıyısında oturup vakit geçirmeyi alışkanlık haline getirdi. Bu kanal günlerindeki şiirlerinde yeni bir tat ve güç var.
En ünlü şiiri Raglan Road'dur (Raglan Sokağı). Belki de hâlâ sık sık dinlenen hüzünlü bir şarkı olarak bestelendiği için.
Kavanagh 1967'de, 63 yaşında öldü. Şiirlerinin birinde anıtmezar veya görkemli bir mezar taşı istemediğini, kanalın kıyısında gelip geçenlerin oturabileceği bir bankla anılmak istediğini yazmıştı.
Kadın bira tenekesini şairler arasına koyup yazmaya devam ediyor. Belki o da şiir yazıyor. Bacakları açık. Defter sağ dizinin üstünde. Bir adam yürüyerek geçiyor. Suda aynı adam ters yürüyor. Suyun üzerinden süratle uçarak arka arkaya iki ördek geçiyor. Siyah, yeşil tüylü, kırmızı gagalı.
Puset iterek bir kadın geliyor. Pusetin yanında 2-3 yaşlarında bir oğlan yürüyor. Göğsüne bastırarak taşıdığı bir soğan filesi var. Filenin içinde iri, yuvarlak üç soğan var.
Sırtı çantalı bir kadın -bir turist olmalı- fotoğraf makinesini çıkararak şairin ve kadının fotoğrafını çekiyor. Arkama doğru yürüyor. Başımı çevirince onu, beni, şairi ve kadını kareye almaya çalışırken görüyorum. Dudaklarında bir tebessüm var.
Ağaçların arkasındaki yoldan geçen araçlara rağmen serin havada taze ot kokusu var.
Kadın, yanında oturan şair kadar benim tarafımdan seyredildiğinden bihaber, birasından küçük yudumlar alarak yazmaya devam ediyor. Güneş bulutların arkasında kalıyor. Hava soğuyor. Kalkıp otele doğru yürümeye başlıyorum.
Onu ilk defa Raglan Sokağı'nda gördüm bir güz günü/ ve içime doğdu/siyah saçlarının bir gün hayatımdan bezdirecek tuzak ördüğünü/